Hz. Mus'ab'a kefen olacak bir şey bulamamışlardı. Üzerinde
kaftanı vardı. Sahabîler bu kaftanım baş tarafına örttüklerinde ayak tarafı
açılıyor, ayak tarafına çektiklerinde ise baş tarafı açılıyordu. Resûl-i Kibriyâ
Efendimiz bu durumu görünce, "Baş tarafını kalkanı, ayaklarını ise ızhır otu
[bir çeşit kokulu ot] ile örtünüz" diye emretti.
Allah yolunda, Resûlullah ve İslâm uğrunda her fedakârlığı göstermek, her
meşakkati göze almak ve sonunda şehid olmak! Şehid olduktan sonra ise örtülecek
kefenden bile mahrum kalıp ottan kefene sarılmak! İbret ve şeref dolu bir sahne!
Bütün bunlardan sonra Resûl-i Ekrem Efendimiz, şehidlerin namazlarını kıldı. O
zaman, Uhud şehidlerinin namazlarının kılınmadığı, defnedildikten sekiz sene
sonra kılındığı da rivâyet edilmiştir.619
Daha sonra Peygamber Efendimiz, üzerindeki silâh ve zırhları çıkarıldıktan sonra
şehidlerin kanları ve kanlı elbiseleriyle gömülmelerini emretti.
Sahabîler, "Yâ Resûlallah, önce hangilerini defnedelim?" diye sordular.
Resûl-i Ekrem, "En çok Kur'ân bileni önce defnediniz" buyurdu.620
Resûl-i Ekrem, müşriklerin Medine üzerine yürüyüp, kadınlarla çocukları yok
etmelerinden endişe duyuyordu. Bunun için düşmanın gerçekten Mekke'ye gidip
gitmediğini öğrenmek istiyordu. Hz. Ali'yi huzuruna çağırdı, "Git, müşrikleri
takip et! Gör bakalım ne yapıyorlar? Ne yapmak istiyorlar?
"Eğer, onlar develerine biniyor, atlarını ise yedeklerine alıyorlarsa, Mekke'ye
dönmek istiyorlardır. Şayet, atlara biniyor, develeri sürüyorlarsa, niyetleri
Medine'ye yürümektir" diyerek kendisini keşfe memur kıldı.
Müşrikleri takibe çıkan Hz. Ali, develere bindiklerini, atlarını ise yedekte
götürdüklerini gördü. Gelip durumu Resûl-i Ekreme haber verdi.
Peygamberimizin Harb Sonrası Duâsı
Şehid Sahabîler defnedildikten sonra, Resûl-i Ekrem Efendimiz, mücahidlerle
birlikte Medine'ye dönmek üzere harekete geçti. Harre mevkiine geldiğinde,
ordusunu durdurarak Rabb-ı Rahimine şu içli niyazı yaptı:
"Allah'ım! Hamd ve senâ ancak Sanadır."Allah'ım! Senin açıp yaydığını dürecek,
senin dürdüğünü de açıp yayacak hiçbir kuvvet yoktur.
"Senin dalâlette bıraktığım, hidâyete erdirecek yok, Senin hidâyete erdirdiğini
de saptıracak yoktur.
"Senin vermediğini kimse veremez ve Senin verdiğini de kimse engelleyemez.
"Allah'ım! Rahmet ve bereketini, fazl ve keremini bize aç, yay üzerimize.
"Allah'ım! Ben, yoksul olduğum günde senden ni'met, korkulu olan günde de
emniyet dilerim.
"Allah'ım! İmanı sevdir bize! Kalblerimizi imanla süsle! Küfür, isyan ve
tuğyandan nefret ettir bizi! Din ve dünyamıza zararlı olan şeyleri bilenlerden,
doğru yola erenlerden eyle bizi.
"Allah'ım! Bizleri, Müslüman olarak yaşat! Müslüman olarak öldür! Bizi, sâlihler
ve iyiler zümresine kat. Ki onlar, ne şeref ve haysiyetlerini kaybedenler ve ne
de dinlerinden dönenlerdir.
"Allah'ım! Senin Peygamberini yalanlayan, Senin yolundan yüz çeviren,
Peygamberinle savaşan kâfirlerin cezâlarını ver! Onlara hak ve gerçek olan azabı
indir!"621
Fahr-i Kâinatın bu içli, hazin ve düşündürücü duâsına mücahidler de "Âmin"lerle
katılıyorlardı.
Cenâb-ı Hak, Sevgili Resûlünün bu duâsını kabul buyuracak, İslâm dininin
düşmanlarını kısa zamanda mahv u perişan edecektir.
Medine'ye Dönüş ve Karşılanış
Ensar kadınları Mekke sokaklarına dökülmüşlerdi. Gelen orduyu seyrediyorlar, Hz.
Resûlullahın sağ salim gelip gelmediğini öğrenmek ve görmek istiyorlardı. İslâm
ordusu 7 Şevvâl Cumartesi günü akşam üzeri Medine'ye giriyordu. Kadınlar şehid
olan erkekleri için ağlıyorlardı. Bunu duyan Resûl-i Ekremin de gözlerinden
yaşlar aktı.
Atı üzerinde bulunan Peygamber Efendimize bir kadın yaklaştı. Bu kadın,
Efendimizin atının dizginini elinde tutan Sa'd bin Muâz'ın annesi Ubedy kızı
Kebşe idi. Uhud'da oğlu Amr bin Muâz'ı şehid vermişti. İçi acıyla buruk buruktu.
Resûl-i Ekreme iyice yaklaştı, onun nuranî simasına başını kaldırıp baktı ve
"Babam, anam sana fedâ olsun, yâ Resûlallah! Seni sağ salim gördüm. Sen sağ
salim olunca hangi felâkete uğrarsam uğrayayım bana hiç gelir" dedi.
Bu cümleler gerçek imanın ve Resûl-i Ekrem Efendimize sonsuz sakadâtın
ifadesiydi. Şehid düşen oğlunu sormuyor, Hz. Resûlullahın sağ salim dönmesinden
dolayı hadsiz sevinç duyuyordu.
Resûl-i Ekrem de, bu kahraman İslâm kadınına şehid olan oğlundan dolayı taziye
diledi ve şu müjdeyi verdi:
"Ey Sa'd'ın annesi sana ve onun ev halkına müjdeler olsun ki, onlardan şehid
düşenlerin hemen hepsi Cennette toplandılar ve birbirlerine arkadaş oldular.
Onlar ev halklarına da şefâat edeceklerdir."
Sonra da Kebşe Hatunun arzusu üzerine ev halkına şu duâda bulundu:
"Allah'ım! Onların kalblerinde bulunan üzüntüleri yok et! Geri kalanlarını da,
geride kalmışların en hayırlısı kıl."
Kalbi nübüvvet iksiriyle temas halinde olan Sahabînin Allah ve Resûlü için göze
alamayacağı fedakârlık, zahmet ve meşakkat yoktu. Öz evladını da kaybetse, bu
yolda yine sabırlı, yine mütehammil olurdu. Zira, İslâm davâsının ancak
fedakârlıklar, ferağat ve meşakkatlerle yücelebileceğini gayet iyi biliyordu.
İslâm uğrunda, Resûlullah uğrunda gösterilecek fedakârlıkların
Allah katında en
makbul fedakârlık olduğunun derin şuurunda idiler. Onun içindir ki Kâinatın
Efendisi onlar hakkında şöyle buyurmuştur:
"Cenâb-ı Hak, Ashabımı - Nebî ve Resûller hariç - bütün âlemin üzerine üstün ve
seçkin kıldı.622
Uhud'dan dönen Sahabîler mağlubiyetin kalblerinde meydana getirdiği acı ve buruk
bir hava içinde evlerine dağılırken, Peygamber Efendimiz de Hâne-i Saâdetine
gitti. Kızı Hz. Fâtıma'ya kılıcı Zülfikârı uzatarak, "Yavrucuğum, al bunun
kınını yıka. Vallahi o, bugün yapacağı vazifeyi bihakkın yaptı!" buyurdu.623
Kâinatın Efendisi ümitli idi. Tattığı bu acı mağlubiyetten dolayı asla meyûs
değildi. Hak ve hakikatın er geç şer ve batıla galip geleceğini çok iyi
biliyordu. Kızı Hz. Fâtıma'ya söylediği şu sözler bu gerçeği aksettiriyordu:
"Allah, fethi bize nasib edinceye kadar, müşrikler bizi bir daha böyle bir
musibete uğratamayacaklardır."624
Medine'ye gelen Peygamberimiz hâlâ müşrik tehlikesinden emin değildi. Yarı
yoldan dönüp şehre ânî baskın yapma tehlikesi her an söz konusu idi. Bu sebeple
bütün gece Müslümanlar Hâne-i Saâdetin kapısında nöbet tuttular.
Uhud mağlubiyeti neticesinde birçok Müslüman kadın dul kalmış, birçok anne
ciğerpârelerini kaybetmiş ve birçok çocuk da yetim kalmıştı. Hepsi de acılarını
dindirmek, üzüntülerini giderip ruhlarını teselliye kavuşturmak için Peygamber
Efendimize koşuyorlardı. O da onların dertlerine derman olmaya çalışıyordu.
Büceyr isminde melek yüzlü bir çocuk da Efendimize yarasının sarılması için
koşanlar arasındaydı. Uhud'da babası Akrabe şehid olmuştu. Hz. Resûlullahın
huzuruna babasız kalmanın verdiği ızdıraptan ağlayarak girmiş, onun şefkat ve
merhamet duygularını coşturmuştu.
Resûl-i Ekrem Büceyr'in de derdine derman oldu. "Ey sevimli çocuk! Ne diye
ağlayıp duruyorsun? Sus ağlama! Baban ben, annen de Âişe olursa razı olmaz
mısın?" dedi.
Bu teklif karşısında henüz şefkate muhtaç yaşta bulunan Büceyr'in gözlerinin içi
güldü. Üzüntü ve kederini unuttu ve babasız kalmanın verdiği eziklik duygusundan
kurtularak, "Babam, anam sana fedâ olsun yâ Resûlallah! Razı olurum elbet!"625
diyerek sevincini izhar etti.
Resûl-i Ekrem şefkatli elleriyle sevimli çocuğun başını okşadı ve "Adın ne?"
diye sordu.
Çocuk, "Büceyr" dedi.
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, "Hayır! Sen Beşir'sin" buyurarak ismini
değiştirdi.
Peygamberimizin kendisine verdiği yeni ismiyle Beşir sonradan şöyle diyecektir:
"Başımda Resûlullahın elinin değdiği yerlerdeki saçlarım siyah kaldı. Diğer
taraftaki saçlarım ağardı. Dilimde pelteklik vardı, peltekliğim de o andan
itibaren geçti gitti!"626
Uhud Mağlûbiyetinin Bazı Hikmetleri
Uhud Muharebesinde, Müslümanların mağlup duruma düşmeleri bir kısmının
yaralanması, diğer bir kısmının şehid olmasının bir takım hikmetleri vardı:
1) Allah ve Resûlünün emirlerine en ufak bir muhalefetin Müslümanları
büyük bir felâketle karşı karşıya getirebileceği bu musibetlede gayet açık bir
surette anlaşılmıştır. Zira, Peygamber Efendimiz, Ayneyn Tepesine yerleştirdiği
okçulara, yerlerinden ayrılmamaları için şiddetli emir verip tembihlediği halde,
onlar Müslümanlar galip geldiler düşüncesiyle yerlerini terk ederek bu emre
muhalefet ettiler. Yerlerini terk etmeleri neticesi ise, Müslümanların elde
ettikleri parlak muzafferiyet bir anda acı bir mağlubiyete döndü.
2)Peygamberlerin de dünya mihnet ve meşakkatinden uzak kalmayacakları
dersi verilmiştir. Zira, onlar insanlara her hususta rehber olarak
gönderilmişlerdir.Peygamber Efendimiz de, bütün insanlığa mutlak rehber ve imam
olarak gönderilmiştir. Tâ ki, insanlar, gerek şahsî ve gerekse içtimaî
hayatlarını alâkadar eden düsturları ondan öğrensin. Eğer İlâhi yardıma mazhar
olup, her halinde harikulâdelere ve mu'cizelere istinad etseydi, o vakit mutlak
îmân ve insanlığın en büyük rehberi olamazdı. Bu hikmete binaendir ki, Peygamber
Efendimiz, yalnız davasını tasdik ettirmek için arasıra ihtiyaç duyulduğunda,
münkirlerin inkârlarını kırmak için mûcize göstermiştir. Sair zamanlarda o da,
diğer insanlar gibi, Cenâb-ı Hakkın kâinata koyduğu Adetullah kanunları
çerçevesinde hareket ederdi. Düşmana karşı zırh giyerdi, "sipere giriniz"
emrederdi. Uhud'da olduğu gibi de yara alır, zahmet çekerdi.
Ayrıca, şayet Peygamber Efendimiz, her zaman İlâhî yardıma mazhar olup mûcizeler
göstermiş olsaydı, o zaman aklı bir nevi imana icbar etmiş duruma girerdi. Bu
ise, dünyadaki imtihan sırrına aykırı olurdu. O zaman, ister istemez Ebû Cehil
de Ebû Leheb de iman edip Hz. Ebû Bekir-i Sıddık safına geçecekti. Gerçek
Müslümanlarla münafıkların birbirinden ayırdedilmesi bu durumda mümkün
olmazdı.Bilhassa, muharebeler esnasında, İlâhî yardımların zaman zaman gecikmesi
neticesinde, kalben iman etmemiş münâfıklar, sözleri ve davranışlarıyla
kendilerini açığa vuruyorlardı. Böylece, onları tanıyabilme imkânı da doğmuş
oluyordu.
3)Müşrikler içinde, o zamanda Sahabîler safında bulunan Sahabîlere
mukabil gelecek Hz.Halid bin Velid, Amr bin As gibi birçok zatlar vardı.
Denilebilir ki, Hikmet-i İlâhiyye, istikbalde, Sahabîler safında yer alıp büyük
hizmetler görecek olan bu zatların şanlı ve şerefli olan istikballeri nokta-i
nazarlarında bütün bütün izzetlerini kırmamak için, istikbalde elde edecekleri
hasenatlarına bir peşin mükâfat olsun diye, bu galibiyeti onlara vermiş. "Demek,
mâzideki Sahabîler, müstakbeldeki Sahabîlere karşı mağlup olmuşlar. Tâ o
müstakbel Sahabeler, berk-i süyûf [kılıç] korkusuyla değil, belki bârikâ-ı
hakikat şevkiyle İslâmiyete girsin ve şehâmet-i fitriyeleri çok zillet
çekmesin!"(Bediüzzaman Said Nursî, Lem'alar, s. 26)