Hamrâü'l-Esed Seferi
Uhud'dan Medine'ye dönen Peygamber Efendimizin gönlü bir türlü rahat değildi.
Kureyş müşriklerinin geri dönüp Medine'ye saldırmaları ihtimalini göz önünde
bulunduruyordu.
Ayrıca Uhud mağlubiyetinin Müslümanlar aleyhinde gerek içte ve gerekse dışta
meydana getirdiği bir menfi hava vardı. Bu havanın da bir an evvel bertaraf
edilmesi gerekiyordu. Müslümanların eski güç ve cesaretlerini korudukları etrafa
gösterilmeli idi.
Peygamber Efendimiz Uhud'dan Medine'ye Cumartesi günü dönmüş idi. Pazar günü
sabah namazını kıldırdıktan sonra Hz. Bilâl'i huzuruna çağırdı ve şöyle
seslenmesini emretti:
"Resûlullah, düşmanımızı takip etmemizi size emrediyor! Dün, Uhud'da bizimle
birlikte çarpışmada bulunmayanlar gelmeyeceklerdir. Sadece, Uhud'a katılanlar
geleceklerdir!"627
Sahabîlerin çoğu Uhud'dan yaralı dönmüşlerdi. Buna rağmen Resûlullahın İ'lâ-yı
Kelimetullah uğrunda çarpışmak için yaptığı davete icabet etmede asla tereddüt
göstermediler.
Abdü'l-Eşheloğullarından iki kardeş olan Abdullah ile Rafi' bin Sehl ağır yaralı
idiler. Nebiyy-i Ekrem Efendimizin bu dâvetini duyunca bir anda yaralarının ağrı
ve sızısını sanki unutuverdiler ve ne yapıp da bu dâvete katılabiliriz diye
düşünmeye başladılar. "Binecek bir bineğimiz bile yok! Yoksa Resûlullah ile
gazâya çıkma fırsatını kaçıracak mıyız?" diyorlardı.
Abdullah, Rafi'e, "Haydi gidelim," deyince, Rafi', "Vallahi benim yürümeye takatım yok" diye cevap verdi.
Abdullah diretti, "Haydi gel! Olmazsa bir hayvan kiralarız!"
Sonunda yola çıktılar. Rafi' takattan kesilince Abdullah onu sırtlıyordu.
Böylece mücahidlere katıldılar.628
Ağır yaralılardan biri de Useyd bin Hudayr adındaki Sahabî idi. Onların
tedavisiyle meşgul olmak istiyordu. Fakat Resûl-i Ekremin emrini duyunca,
yaralarının tedavisini bir tarafa bırakarak mücahidlere katıldı.
Resûl-i Ekrem Efendimiz yaralı idi. Yüzünde iki halka yarası vardı. Alnı
yarılmıştı. Azı dişi kırılmış, dudağı yarılmış, sağ omuzu yaralanmıştı. Bu
haliyle sefere çıkıyordu. Mescide girip iki rekât namaz kıldı. Sonra da zırhlı
gömleğini giydi ve miğferini başına geçirdi. Gözlerinden başka yeri
görünmüyordu. Bu hâliyle ordusunun başına geçti. Sancağı Hz. Ali'ye verdi,
yerine Abdullah bin Ümmi Mektum'u vekil bırakarak Medine'den ayrıldı.
Peygamber Efendimiz önden üç kişilik bir keşif kolu gönderdi. Biri yorulup yolda
kaldı. Kureyşliler, diğer iki gözcüyü fark ettiler ve fırsat kollayarak onları
yakalayıp şehid ettiler.
Resûl-i Ekrem, Hamraü'l-Esed mevkiine vardı. Karargâhını orada kurdu. Şehid
edilen gözcülerden ikisini de orada bir kabre defnetti. Sonra geceleyin yakmak
üzere mücahidlere odun toplamalarını emir buyurdu. Gece olunca bütün ateşler
yakıldı. Yakılan beş yüze yakın ateş etrafa bir korku ve dehşet saldı. Müşrik
ordusu ortalıkta görünmüyordu. Sadece uyuyup kalan bir kişi yakalandı. Bu adam,
Bedir'de Müslümanların eline düşen, fakat bundan sonra Peygamberimiz ve
Müslümanlara şiirleriyle eziyet ve hakaret etmeyeceğine dâir söz verince
fidyesiz salıverilen şair Ebû Azze idi. Verdiği sözünde durmamış ve tekrar
Uhud'a gelerek müşrikleri şiirleriyle Müslümanların aleyhinde tahrik edip
durmuştu.
Ebû Azze yine Peygamber Efendimizden serbest bırakılması için dilekte bulundu.
Ancak bu sefer aldığı cevap sert ve keskin oldu:
"Mü'min bir yılanın deliğinden iki kere sokulmaz. Vallahi, bundan sonra seni
serbest bırakarak Mekke'de ellerini yanaklarına sürdürüp 'İki kere Muhammed'i
aldattım, onunla gönül eğlendirdim' dedirtmem.
"Emir üzerine, boynu vuruldu.629
Resûl-i Ekrem Efendimiz henüz Hamrâü'l-Esed mevkiinden ayrılmamıştı. Bu sırada
Tihame bölgesinde oturan Huzaalılardan Ma'bed bin Ebî Ma'bed huzuruna geldi.
Huzaalıların Müslümanları kadar, müşrik olanları da Peygamber Efendimize son
derece bağlı idiler. Olup bitenlerden hiçbir şeyi ondan gizlemezlerdi.
Ma'bed henüz Müslümanlığı kabul etmemişti, ama Resûl-i Ekrem Efendimize sadık
biri idi.
"Yâ Muhammed! Uhud musibeti bizim de gücümüze gitti. Allah'ın onlara karşı sana
sıhhat ve afiyet vermesini dileriz" diyerek Peygamber Efendimize bir nevi
teselli vermeye çalıştı.
Ma'bed, Peygamber Efendimizle bu konuşmasından sonra yoluna devam etti. Revhâ
denilen mevkide müşriklerin toplantı halinde olduklarını gördü. Onlar,
Müslümanların üzerine yürümek maksadıyla bu toplantıyı tertiplemişlerdi. Şöyle
diyorlardı:
"Muhammed'in Sahabîlerini, en şerefli ve en cesur adamlarını öldürdük. Fakat
onların köklerini tamamıyla kazımadık. Bu durumda Mekke'ye nasıl gideceğiz?
Onlardan geri kalanlarının da üzerine yürüyüp işlerini bitirmeliyiz."
Görüldüğü gibi gelişmeler Peygamber Efendimizin kanaatını doğruluyordu.
Müşrikler dönüp Medine üzerine yürümeyi düşünüyorlardı.
Kureyşin reisi Ebû Süfyan, Ma'bed ile karşılaşınca, "Ey Ma'bed, geldiğin yerden
ne haber?" diye sordu.
Ma'bed, "Muhammed ve Sahabîleri, şimdiye kadar bir benzeri görülmemiş sayıda
askerle takibinize çıktılar" cevabını verdi:
Ebû Süfyan hayretle, "Eyvah! Neler söylüyorsun sen!" dedi.
Ma'bed gayet sakin bir edâ ile, "Vallahi, sen buradan ayrılmadan, atların
alınlarını görürsün" diye konuştu.
Ebû Süfyan hiddetli hiddetli, "Vallahi, biz de onlara saldırmak için bir araya
gelmişiz. Geri kalanlarının da köklerini kazıyacağız" dedi.
Ma'bed, Ebû Süfyan'ın hiddetine aldırmadan, "Ben sana, böyle tehlikeli bir işe
girişmemeni tavsiye ederim. Vallahi, ben o kalabalığı görünce, haklarında bazı
beyitler söylemekten kendimi alamadım" dedi.
Ebû Süfyan'ın hiddeti meraka döndü. "Neler söyledin bakayım?" dedi.
Ma'bed şiirine başladı:"Çocuklarından ve dehşetli gürültülerinden, az kalsın
hayvanım korkusundan yere düşecekti!
"Sanki yeryüzünde insan ve at seli akıyordu. Yanlarında mızrak ve kalkanları
bulunmayan, silahsız bodur ve şanlı arslanlar koşuyorlardı sanki!
"Ağırlıklarından yeryüzü çökecek sandım!
"Acele yanlarından uzaklaştım.
"Onlar, yalnız olmayan ve yardımsız kalmayan reisleriyle yüksekmişler!
"Onlar, sizinle karşılaşınca, Bethâ Vadisi sakinleriyle beraber sallanacak!
"Yazık oldu dedim, Ebû Süfyan bin Harb'a!
"Ben, güneşin altında kavrulan Mekkeliler ve onlardan her düşünen kimse için,
neticenin dehşetli olacağını haber veren bir ikazcıyım!
"Anlatmaya çalıştığım ordu Ahmed'in ordusudur ki, o ordu bayağı insanlardan
teşekkül etmemiştir!
"Tavsiflerim ve ikazlarım da boş lâflardan ibâret değildir."630
Ma'bed'in şiirini beğenip öven Ebû Süfyan'la arkadaşlarının kalplerine korku
düştü. Müslümanlar üzerine yürüme kararından vazgeçip Mekke'nin yolunu tuttular.
Müslümanlar lehine büyük bir hizmet ifâ etmiş olan Ma'bed ise kabilesinden biri
ile durumu Peygamber Efendimize bildirdi.
Resûl-i Ekrem Efendimiz, Hamrâü'l-Esed'de üç gece kaldı. Düşmandan herhangi bir
hareket görmeyince Medine'ye döndü. Bu sefer, mevkiin adına nisbetle
Hamrâü'l-Esed Seferi olarak da anılır.
Bu sefer münasebetiyle inen âyet-i kerimelerin bir kaçında meâlen şöyle
buyuruldu:
"Yaralandıktan sonra yine Allah'ın ve Resûlünün dâvetine uyanların mükâfâtını
Allah elbette zâyi etmez. Onlardan iyilik edip de vazifelerini hakkıyla yerine
getiren ve kötülükten sakınanlar için pek büyük bir mükâfât vardır.
"Onlar öyle kimselerdir ki, insanlar onlara 'Düşman size karşı büyük bir kuvvet
topladı; onlardan korkun' dedikleri zaman onların îmanı ziyadeleşti ve 'Allah
bize yeter; O ne güzel vekildir' dediler.631
553. Tabakât, 2/37
554. Sîre, 3/64; Tabakât, 2/37
555. Sîre, 3/64; Tabakât, 2/37
* Benî Mustalıkla Benî Hevn bin Huzeyme, Mekke'nin alt tarafındaki Hubşâ Dağı
eteklerinde toplanıp, düşmanlarına karşı; sonuna kadar birlikte hareket
edecekleri hakkında Mekkeli müşriklerle andlaşmış oldukları için, toplantı
yerlerine nisbetle bu kabilelere Ahâbîş adı verilmiştir.
556. Tabakât, 2/37; Taberî, 3/12
557. Tabakât, 4/31
558. Sîre, 3/66-67; Tabakât, 2/37-38
559. Buharî, 3/27; İbni Kesir, Sire, 3/22
560. Tabakât, 2/45; İbni Kesir, Sîre, 3/24
561. İbn-i Kayyim, Zadü'l-Maad, 1/353
562. İbn-i Kesir, Sîre, 3/24
563. Belâzurî, Ensab, 1/315
564. Sîre, 3/38; Tabakât, 2/38
565. Tabakât, 2/38
566. Sîre, 3/63; Tabakât, 2/39
567. Sîre, 3/63; Tabakât, 2/39
568. Üsdül-Gâbe, 2/349; İsâbe, 2/206; Beyhakî, 9/24
569. İstiâb, 3/1168
570. Tabakât, 2/48; İnsanü'l-Uyûn, 2/232
571. Taberî, 3/12-13
572. Megazî, 169-170
573. Tabakât, 2/39
574. Sîre, 3/68; Tabakât, 2/39
575. Âl-i İmrân Sûresi, 122
576. Âl-i İmrân Sûresi, 166-167
577. A.g.e., 3/69; Tabakât, 2/39
578. Sîre, 3/70
579. Sîre, 3/70; Tabakât, 2/40
580. Tabakât, 2/40
581. Sîre, 3/70-71; Tabakât, 2/40
582. Tabakât, 2/41
583. Taberî, 3/17
584. Sîre, 3/71
585. A.g.e., 3/73; Taberî, 3/15
586. İbn-i Kesîr, Sîre, 3/87; Üsdü'l-Gâbe, 3/232
587. Sîre, 3/84; Tabakât, 3/410
588. Sîre, 3/84; Tabakât, 3/410
589. Sîre, 3/85
590. Âl-i İmrân Sûresi, 128-129
591. Taberî, 3/17
592. Tabakât, 3/141; Buharî, 3/22-23; Üsdü'l-Gâbe, 2/290
593. Tabakât, 3/217
594. Vakidî, 199
595. Tabakât, 3/218
596. Sîre, 3/76
597. A.g.e., 3/76
598. İnsanü'l-Uyûn, 2/275
599. Tabakât, 2/42
600. Sîre, 3/77
601. Tabakât, 2/46
602. Sîre, 3/88
603. Sîre, 3/84-86; Tabakât, 8/413-415
604. Sîre, 2/171-172; Taberî, 3/26
605. Sîre, 2/172; Taberî, 3/26
606. Taberî, 3/26
607. Uyunü'l-Eser, 2/24
608. Sîre, 3/89
609. A.g.e., 3/89
610. Tabakât, 4/125
611. Sîre, 3/89; Belâzurî, 1/324; Uyunü'l-Eser, 2-13
612. Sîre, 3/99-100; Tabakât, 2/48; Taberî, 3/24
613. Sîre, 3/103-104; Tabakât, 3/13-14
614. Sîre, 3/101-102; Tabakât, 3/13-14; İnsanü'l-Uyûn, 2/360
615. Sîre, 3/103
616. A.g.e., 3/101-102
617. A.g.e., 3/103-104; Tabakât, 3/13-14
618. Ahzab Sûresi, 23
619. Buharî, 2/26
620. Ebû Davûd, 2/174; Nesâî, 4/83
621. Müsned, 3/424
622. Şifâ, 2/119
623. Sîre, 3/106
624. A.g.e., 3/106
625. İstiâb, 1/176
626. İsâbe, 1/154
627. Tabakât, 2/49
628. Sîre, 3/107
629. A.g.e., 3/110-111; Tabakât, 3/46
630. Sîre, 3/108-109
631. Âl-i İmrân Sûresi, 172-173