İslâm Ordusu Uhud'da
Sabaha yakın Peygamber Efendimiz (a.s.m.), ordusuyla birlikte Şeyheyn'den
ayrıldı ve Uhud'a doğru yürüdü. Artık her iki ordu da birbirini fark
edebiliyordu.
Düşman karşıda görünüyordu. Mücahidler cephesinde sabah ezânı göklere dalga
dalga yayılıyordu. Saf bağlayan Müslümanlar, Hz. Resûlullahın arkasında
silâhlarını çıkarmadan düşmanlarının gözleri önünde namazlarını edâ ettiler.
Bu arada Peygamber Efendimiz, tedbir babında, zırhının üzerine ikinci bir zırh,
takkesinin üzerine ise miğfer giydi.573
Münafıkların Ordudan Ayrılması
Artık iki ordu karşı karşıya gelmişti. Her biri harp nizamıyla meşgul oluyordu.
Bu sırada oraya kadar çekine çekine korku içinde gelmiş bulunan Abdullah bin
Übey bin Selûl ortaya atıldı.
"Muhammed, rey ve görüş sahibi olmayan gençlerin sözünü dinledi. Benim sözümü
dinlemedi.
"Ey ahali! Bir türlü anlayamıyorum; şuracıkta biz ne diye canımızı vereceğiz"574
deyip kavminden ve münâfıklardan üç yüz kadar askerle geri döndü.
Münâfıkların ayrılmasıyla İslâm ordusu 700 kişiden ibâret kaldı. Kureyş
ordusunun dörtte biri kadar.
Abdullah bin Übey, münâfıklardan bir grupla, İslâm ordusundan ayrılmakla
kalmadı. Sâir Müslümanları da tesir altına almaya çalıştı. Onun geri döndüğünü
gören Hazreç Kabilesine mensup Selimeoğulları ile Evs Kabilesine mensup
Hariseoğulları da geri dönmeye niyetlendiler. Fakat, Allah'ın inâyeti yetişti ve
onları bu tereddütlerinden kurtardı.
Kur'ân-ı Âzimüşşanda bu hususla ilgili olarak şöyle buyurulur:
"Allah, sizden iki birliğin halini de işitip görüyordu ki, onlar dostları ve
yardımcıları Allah olduğu halde, bir an bundan gaflet ederek dağılmaya yüz
tutmuşlardı. Halbuki mü'minler ancak Allah'a güvenip Ona tevekkül etmelidir."575
Münâfıklarla İlgili İnen Âyet
"İki ordunun karşılaştığı gün başınıza gelen, Allah'ın izniyle idi ve gerçek
mü'minleri ayırd etmek içindi.
"Münâfıkları da mü'minlerden ayırıp ortaya çıkarmak içindi. Onlara 'Gelin,
Allah yolunda savaşın veya müdâfaada bulunun' denildi. Onlar ise, 'Eğer gerçekten bir
savaş olacağını bilsek elbette sizin peşinizden gelirdik' dediler. Onlar o gün
küfre îmandan daha yakın idiler. Onlar, kalblerinde olmayan şeyi dilleriyle
söylerler. Allah ise onların gizlediklerini hakkıyla bilir."576
Muhayrık'ın İslâm Ordusuna Katılışı
Muhayrık büyük bir Yahudî âlimi idi. Medine'de bol serveti vardı. Resûl-i Ekrem
Efendimizi, mukkaddes kitaplardaki sıfatlarıyla tanırdı. Fakat, kavminden
çekindiği ve dininin tesirinden kendisini bir türlü kurtaramadığı için bu
sıfatları açıklamıyordu. Bu durumu Uhud Harbine çıkışa kadar devam etti.(İbni
Hişâm, Sîre, 2:164-165.)
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, mücahidlerle Uhud Gazâsına çıktığı sıradaydı. O âna
kadar bildiğini açıklamayan Muhayrık şöyle dedi:
"Ey Yahudî cemaâti! Vallahi, siz Muhammed'in peygamber olduğunu, ona yardım
etmenin, üzerinize düşen bir vazife ve yerine getirmeniz gereken bir hak
olduğunu pekâla bilirsiniz!" Yahudîler, "Bugün Cumartesi günüdür! Hiçbir şeyle
meşgul olunmaz" diye cevap verdiler.
Bunun üzerine Muhayrık, kılıcını ve harçlığını yanına aldı. Akrabasından
birisine, "Eğer, bugün öldürülürsem, mallarımın hepsi Muhammed'indir. O
dilediğini yapmaya serbesttir." diyerek vasiyette bulundu ve gidip İslâm
ordusuna katıldı. Şehid düşünceye kadar da müşriklerle çarpıştı.
Bunun üzerine Resûl-i Kibriyâ Efendimiz ona şu iltifatta bulundu:
"Muhayrık, Yahudî ırkından, hayırlı bir kişidir."(İbni Hişâm, Sîre, 2:165)
Muhayrık'ın vasiyeti üzerine Peygamber Efendimize kalan mülkleri: Bisab, Sâfiye,
Delâl, Hüsnâ, Avaf, Bürka ve Meşrebe adlarını taşıyan yedi bahçe ve bostandı.(İbni
Sa'd, Tabakât, 1:502-503.)
Muhayrık'ın mallarını teslim alan Efendimiz, onların hepsini vakfetti.
Medine'deki vakıfları umumiyetle Muhayrık'ın mallarındandı.(İbni Hişâm, Sîre,
2:165)
İslâm Ordusu Karargâhı
Günlerden Cumartesi idi. Peygamberimiz atından indi, yürüyerek sayıca az, îmân
ve cesarette büyük ordusunun saflarını bizzat kendisi tanzim etti. Sağ ve sol
kanadı düzene soktu. İslâm ordusunun arkasında Uhud Dağı vardı. Yüzü ise
Medine'ye doğru idi.577
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz bu arada oldukça mühim bir yer olan Ayneyn Tepesine
elli muharipten teşekkül eden bir okçu müfrezesini vaziyet almak üzere
vazifelendirdi. Başlarına Abdullah bin Cübeyr'i tayin etti. Vazifeleri, Uhud ile
Ayneny Tepesi arasındaki geçidi muhafaza etmek, düşmanın buradan İslâm ordusunu
arkadan vurmasına fırsat vermemekti.578
Resûl-i Ekrem okçulara şu emri verdi:
"Düşmanı yendiğimizi görseniz de, size haber vermedikçe, adam göndermedikçe
yerlerinizden asla ayrılmayınız."
Düşmanın bizi mağlup ettiğini görseniz de, yine kesinlikle yerinizi terk edip,
yardımlarına koşalım demeyin."579
Bu emir ve tâlimatını iki sefer tekrarlayan Peygamber Efendimiz, daha sonra
okçulara şu emri verdi:
"Kuşların cesetlerimizi kapıştıklarını görseniz dahi, ben size adam
göndermedikçe asla yerinizden ayrılmayınız."590
Resûl-i Kibriyânın emri ve talimatı böylesine net ve kesindi.
İki Ordu Karşı Karşıya
İki ordu da artık harp nizamına girmiş ve karşılıklı bekliyorlardı.
İslâm ordusunda, Zübeyr bin Avvam zırhlı kuvvetlerin, Hz.Hamza ise zırhsız
askerlerin başında vazifeli idi.
Müşrik ordusunun sağ kol kumandanı Halid bin Velid, sol kol kumandanı ise Ebû
Cehil'in oğlu İkrime idi. Süvari birliklerinin başında Safvan bin Ümeyye,
okçuların başında ise Abdullah bin Ebi Rabia bulunuyordu.581
Müşrik ordusu cephesinde gürültü ve şamatanın bini bin paraydı. Gönülleri
intikam hırsıyla dolu kadınlar türküler, şarkılar söyleyerek ve defler çalarak
müşrikleri coşturmaya çalışıyorlardı.
İslâm ordusu cephesi ise dualar, tekbirler, âminlerle inliyordu.Allah'tan yardım
dileniyor, nusretini ihsan etmesi niyaz ediliyordu. Resûl-i Kibriyâ Efendimiz de
hitabesinde onları cihada, Allah yolunda savaşa, bu yolda sabır ve sebata, her
şeye rağmen gayretle çalışmaya teşvik ve davet ediyordu. Gönülleri îmânla dolu,
gözlerinden cesaret kıvılcımları sıçrayan mücahidler, bir an evvel "hücum"
emrini heyecanla bekliyorlardı. Ya vurulup şehid olarak Allah'ın huzuruna
çıkmak, ya da müşrik topluluğunu yerle bir etmek için yerlerinde duramıyorlardı.
Taraflar birbirlerine oldukça yaklaşmışlardı.
Bu sırada Kureyş ordusunun sancaktarı Talha bin Ebî Talha ortaya atılarak
kendinden emin, mağrurane bir edâ ile seslendi:
"Benimle çarpışmaya er meydanına kim çıkar?"
Karşısına "Esedullah" ünvanının sahibi Hz. Ali çıktı.
"Varlığım kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, seni kılıcımla Cehenneme
göndermedikçe veya kılıcınla Cennete girmedikçe seni bırakmayacağım!" diyerek
hasmına şiddetli bir kılıç darbesi indirdi. Başını çenesine kadar yarıp ikiye
ayırdı. Talha yere yıkılınca Hz. Ali geri döndü. Mücahidler, "Neden onun başını
gövdesinden ayırmadın?" diye sordular.
Hz. Ali, "Yere düşünce edep yeri bana taraf açıldı. Ondan hemen yüzümü çevirdim.
İyi biliyorum ki; Allah onu yaşatmayacak öldürecektir" diye cevap verdi.
Kureyş sancaktarının yere serilmesine Peygamber Efendimiz (a.s.m.) ve mücahidler
son derece sevindiler ve bu sevinçlerini tekbirler getirerek izhâr ettiler.
Talha yere serilince, Kureyş müşriklerinin sancağını kardeşi Osman bin Ebî Talha
aldı. Ona karşı da Hz. Hamza çıktı ve omuzundan kılıçla vurup kolunu kesti.
Bu sefer sancağı yine Abdüddaroğullarından Ebû Sa'd bin Ebî Talha aldı. Resûl-i
Ekrem Efendimiz, Ebû Sa'd'a karşı da Hz. Ali'yi çıkardı. Çarpışmadan galip çıkan
yine Ali oldu. Ebû Sa'd "Esedullah"ın kılıç darbeleri arasında can verdi.
Sa'd öldürülünce Kureyş sancağını hemen Müsafi bin Talha bin Ebî Talha eline
aldı. Onu da Âsım bin Sâbit Hazretleri okla vurup öldürdü.
Ondan sonra Kureyş müşriklerinin sancağını Hâris bin Ebî Talha aldı. Âsım bin
Sâbit Hazretleri onu da bir okla yere serdi.582
Hâris'ten sonra sancağı Kilab bin Talha aldı. Onu da Zübeyr bin Avvam (r.a.) bir
hamlede yere serdi.
Bu sefer sancağı Cülâs bin Talha aldı. Onu da Talha bin Ubeydullah Hazretleri
öldürdü.
Abdüddâroğullarından baba, oğul, kardeş ve amca olan tam yedi kişi Kureyş
müşriklerinin sancağı altında kahraman mücahidler tarafından böylece yere
serildiler.
Bundan sonra sancağı yine Abdüddâroğullarından Ertat bin Şürahbil aldı. O da Hz.
Ali'nin amansız darbeleriyle yere serildi. Sonra sancağı Şurayb bin Kâriz aldı.
O da Ashab-ı Kirâmdan biri tarafından öldürüldü.
Sancaktarlarının bir bir yere serildiğini gören Kureyş müşriklerini bir dehşet
ve korku sardı. Öyle ki, sancaklarının yanına bile kimse yanaşmaya cesaret
edemiyordu. Sonunda onu Alkame kızı Amre yerden alıp Kureyşlilere teslim
etti.583 Abdüddâroğullarından sancağı tutacak kimse bulunmadığından yine onların
kölelerinden Suvap sancağı taşıdı. Kuzman, vurup onun sağ elini kesti. Suvap
sancağı sol eline aldı. Kuzman sol elini de kesti. Bunun üzerine Suvap sancağı
kol ve pazularıyla tutmaya çalıştı. Fakat, daha fazla dayanamayıp arka üstü yere
yıkıldı.
Artık iki tarafın da beklemeye tahammülü kalmamıştı. Çarpışma, bir anda şimşek
hızıyla başladı. Kılıç şakırtısı, ok vınlaması, at kişnemesi ve deve böğürmesi
ortalığı kapladı. Allah yolunda savaşmaya can atan mücahidler kahramanca
savaşmaya başladılar.
Resûl-i Ekrem'in elinde bir kılıç vardı. Üzerinde: "Korkaklıkta ar, ilerlemekte
şeref ve itibar var! İnsan korkaklıkla kaderinden kurtulamaz!" meâlindeki beyit
yazılı idi.
"Bu kılıcı benden kim alır?" diye sordu.
Birçok Sahabî birden atıldı. "Ben, ben yâ Resûlallah!" diyerek ellerini
uzattılar.
Bu sefer Peygamberimiz, "Bunu hakkını vermek üzere kim alır?" diye sordu.
Yine hararetle isteyenler çıktı. Aralarında Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer ve Hz.
Zübeyr bin Avvam da vardı. Resûlullah (a.s.m.) vermek istemedi.
Bu sırada korkusuz, gözünü daldan budaktan sakınmayan biri ortaya atıldı. Ebû
Dücâne'ydi bu! Resûlullaha, "Nedir onun hakkı, yâ Resûlallah!" diye sordu.
Resûl-i Ekrem, "Hakkı; eğilip bükülünceye kadar düşmana sallamandır!" buyurdu.
Bunun üzerine Ebû Dücâne, "Yâ Resûlallah! Ben onu, hakkını yerine getirmek üzere
alıyorum!" dedi ve Hz. Resûlullahtan kılıcı teslim aldı.
Ebû Dücane, elinde Resûl-i Ekremin şartlı teslim ettiği kılıcı, başında ise
kırmızı sarığı olduğu halde müşriklere doğru çalımlı çalımlı yürümeye başladı.
Bunun üzerine Fahr-i Âlem Efendimiz Ashabına şu ölçüyü ders verdi:
"Bu öyle bir yürüyüştür ki, Allah onu, şu yerin [harp halinin] dışında hiçbir
zaman sevmez!"584
Ebû Dücane, şimşek sürâtinde, düşman safları arasına girdi, kılıcını var
kuvvetiyle hakkını vermek için sallamaya başladı. Önüne geleni bir-iki darbede
yere seriyor, durmadan ilerliyordu. Bir ara dağın eteğinde deflerle müşrikleri
savaşa teşvik eden kadınların yanına kadar vardığını fark etti. Orada biri
müşriklere hiddetli hiddetli bağırıyor, onları vuruşmaya teşvik ediyordu. Yanına
yaklaştı, kılıcını kaldırıp vuracakken, hasmından bir çığlık koptu. Bu Ebû
Süfyan'ın karısı Hind'in çığlığı idi. Ebû Dücane, ona vurmadı. Kendisini o
sırada gören Hz. Zübeyr bin Avvam, sonradan, neden o kadına kılıç sallamadığını
soracak, Ebû Dücane ise şu cevabı verecektir:
"Resûlullahın kılıcına hürmetimden, o kadının kanına bulaştırmak istemedim!"585
Diğer taraftan Hz. Hamza, elinde iki kılıç, "Ben Allah'ın arslanıyım" diye diye
bir öne bir arkaya dönerek kılıcını sallıyor, müşriklerin üzerine cesaretle
saldırıyordu.
Mücahidlerin hepsi de düşmanla cesurca döğüşüyor ve kıyasıya mücadele
veriyorlardı!
Düşmanın Bozguna Uğraması
Şirk ordusu, mücahidlerin bu kahramanca döğüş ve çarpışması karşısında fazla
dayanamadı. Kendilerini bir korku ve dehşet sardı. Gerisin geriye kaçışmaya
başladılar. Müşrik kadınlar defler çalıyor, şarkılar söylüyor ve paniğe kapılıp
kaçan askerleri geri çağırıyorlardı. Ancak, cesaretin kaynağı îmândan mahrum
kalbe deflerin çalınması, şarkıların söylenmesi ve şiirlerin okunması bile fayda
veremiyor, müşrik askerleri gerisin geri herşeylerini, canlarını kurtarmak
uğrunda terk ederek kaçıyorlardı.
Harbin ilk safhası işte böylesine mücahidlerin üstün çarpışmaları ve Allah'ın
yardımı ile Müslümanlar lehine neticelendi.
İslâm ordusu henüz bozulmamıştı. Bu esnâda bir müşrik tarafından Abdullah bin
Amr bin Harâm şehid edildi. Uhud'un ilk şehidi bu mücahid oldu.
Oğlu Hz. Cabir der ki: "Babam Uhud seferine çıkmak için hazırlandığı sırada,
geceleyin beni yanına çağırdı ve 'Yavrucuğum! Belli olmaz. Belki de yarın Uhud
günü ilk şehid ben olurum! Kızkardeşlerine iyi davranmanı vasiyet ederim.
Üzerimde borç var. Borcumu öde' dedi. Gerçekten dediği gibi, ilk şehid kendisi
oldu."586
Harbin Seyrini Değiştiren Hâdise
Düşman ikiye bölünüp sürâtle harp yerinden uzaklaşırken, mücahidler de geride
terk edilen ganimetleri toplamaya başlamışlardı. Ayneyn Tepesinde vazifeli
okçular ise, Uhud meydanındaki manzarayı seyrediyorlardı.
Bu arada okçularda yerlerinden ayrılıp mücahidlere katılma isteği uyandı. Onlar,
harp bitmiş kendilerinin görevi ise sona ermiştir düşüncesini taşıyorlardı.
Ayrılmak isteyen okçulara, kumandanları Abdullah bin Cübeyr verilen emri
hatırlattı:
"Resûlullahın size söylediklerini, verdiği emri ve talimâtı unutunuz mu?"
Fakat bu hatırlatmaya rağmen, kumandanlarıyla birlikte kalan bir kaçı müstesna,
diğerleri Ayneyn Tepesini terk ederek harp sahasındaki mücahidlerin yanına
gittiler. Onlarla birlikte ganimet toplamaya başladılar.
Birçok okçunun yerlerini terk etmeleriyle İslâm ordusunun arka cephesi
müdafaasız kaldı. Harp dâhisi ve Kureyş ordusunun süvari kumandanı Halid bin
Velid de zaten böyle bir fırsat kolluyordu. Harbin en hararetli zamanında da bu
geçitten girmek istemiş, ancak okçular tarafından püskürtülmüştü.
Halid bin Velid, emrindeki kuvvetlere tepede kalan on kadar okçuyu şehid
ettikten sonra, Müslüman saflarının arkasına daldı. Hücum ânî ve beklenmedik bir
anda olmuştu. Herşey birden değişiverdi. Mücahidler, düşman bozguna uğrayıp
gitti diye gayet rahat idiler. Hattâ bazıları silâhlarını bile bırakmıştı.
Bu durumu görünce, kaçan Kureyş kuvvetleri de geri döndü. Mücahidler iki ateş
arasında kalmışlardı. Beklenmedik bir hücuma maruz kaldıklarından şaşırmışlardı.
İki taraftan sarılınca kuvvetlerini haliyle kaybetmişlerdi. Beklenmedik bir
anda, beklenmedik bir hücum, beklenmedik bir netice doğuruyordu.
İslâm Ordusunun Dağılması
Önden ve arkadan hücuma mâruz kalıp sıkıştırılan mücahidler, bir anda
kendilerini toparlayamadılar ve ister istemez dağılmak zorunda kaldılar.
Peygamber Efendimizin çevresinde herşeye rağmen on on beş kadar Sahabî kalmıştı.
Bu bir avuç mücahid, canını dişine takarak, müşriklerden gelen oklara, mızrak ve
kılıç darbelerine göğüslerini geriyor, vücutlarını siper ederek Kâinatın
Efendisini korumaya çalışıyorlardı. Bu arada küfür ordusundan atılan taşlardan
biri Hz. Resûlullahın sağ alt çenesindeki mübârek dişlerinden birini şehid etti.
Bir diğer taş ise alnını ve alt dudağını yardı. Abdullah İbni Kamia adındaki
kâfirin kılıç darbesiyle de elmacık kemiği yara aldı. Darbenin şiddeti ile
miğfer parçalandı ve iki halkası mübârek yüzüne battı.587
Sevgili Peygamberimizin mübârek yüzüne miğferin iki halkasının battığını gören
Ebû Ubeyde bin Cerrah bir anda kendisini onun önüne atıverdi ve yanından bir an
dahi olsun ayrılmayan Hz. Ebû Bekir'e, "Yâ Ebâ Bekir! Allah
aşkına olsun, Resûlullah la aramızdan çekil. Bırak da mübârek yüzünden halkaları çıkarayım!"
diyerek halkaların her birini dişleriyle çekip çıkardı. Bu arada kendisi de iki
dişinden oldu.588
Öte taraftan Mâlik bin Sinan (r.a.) ise, Fahr-i Âlemin yüzünden akan kanları
diliyle temizledi. Bu hareketi üzerine Efendimizin, "Kanım kanına dokunan ve
karışan kimseye Cehennem ateşi erişmez" müjdesine muhatap oldu.589
Bir müşrik tarafından Müslümanların düşürülmesi için kazılmış bir çukur vardı.
İslâm ordusunun bozulmaya yüz tuttuğu o dehşetli anda harbin şiddetinden farkına
varamayarak Resûl-i Ekrem kazılmış olan çukura yanı üzeri düştü. Çukurun etrafı
derhal mücahidler tarafından sarıldı ve düşman askerlerinin yaklaşmasına müsâade
edilmedi.
Çukurdan çıkmaya muvaffak olan Kâinatın Efendisinin yüzü gözü kanlar içinde
kalmıştı. Elini kanayan yüzüne sürdü:
"Kendilerini Rablarına îmâna dâvet ederken, Peygamberlerinin yüzünü kana bulayan
bir kavim nasıl felâh bulabilir?" dedi.
Bu, bir sitemdi, bir serzenişti. Cenâb-ı Hak, sevgili Resûlünün bu sitemi
üzerine şu meâldeki âyetleri indirdi:
"Kullarımın tedbir ve idâresinden senin elinde birşey yoktur ve sen onların
inkârlarından mes'ul değilsin. Allah dilerse onlara tevbe nasip eder, dilerse
zâlim oldukları için onlara azap verir.
"Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi Allah'ındır. O dilediğini doğru yola
eriştirip bağışlar, dilediğine de hak ettiği azabı verir. Allah
çok bağışlayıcı,
çok merhamet edicidir."590
Çok az sayıda Müslümanın müşriklere karşı direndiği sıradaydı. Peygamber
Efendimiz, bir grup müşrikin kendisine doğru gelmekte olduğunu fark etti.
Yanından ayrılmayıp kahramanca çarpışan Hz. Ali'ye, "Hücûm et, onlara!" diye
emretti.
Allah'ın arslanı Hz. Ali, cesaretle müşrik birliğin üzerine yürüdü. Onları
püskürtüp, içlerinden birini de yere serdi.
Bu esnada Cebrâil (a.s.), "Yâ Resûlallah! Bu, sizin için yapılan iyilik ve
civanmertliktir" diye seslendi.
Peygamber Efendimiz cevaben, "O, bendendir, ben de ondanım" buyurdu.
Tam o esnada bir ses işittiler: "Zülfikâr gibi kılıç, Ali gibi yiğit
bulunmaz!"591
Mücahidlerin, Resûl-i Ekrem Efendimizin etrafından dağıldıkları esnâda, Hz. Sa'd
bin Ebî Vakkas da bir köşeye çekilmiş kararsız duruyordu. Kendi kendine,
"İçimden ne şehidlik arzusunu, ne de kurtulma arzusunu atabiliyorum" diyordu.
O sırada mücahidin biri ona, "Yâ Sa'd! Resûlullah seni çağırıyor," dedi. Hz.
Sa'd, derhal, Peygamber Efendimizin huzuruna çıktı. Sonrasını Hz. Sa'd şöyle
anlatır:
"Resûlullah beni önüne oturttu. Ok atmaya başladım. Her atışta, 'Allah'ım! Bu
senin okundur! Onunla düşmanını vur!' diyordum."Resûlullah da (a.s.m.),
'Allah'ım! Sad'ın duâsını kabul et! Allah'ım! Sa'd'ın atışını doğrult! Devam,
devam Sa'd! Babam, annem sana fedâ olsun' buyuruyordu.
"Her ok atışında Resûlullah (a.s.m.) aynı duayı tekrarlıyordu.Ok çantam
boşalınca, Resûlullah (a.s.m.) kendi çantasında bulunan okları da birer birer
yayıma yerleştirip attırdı. Okları, yaya yerleştirmekte o, herkesten daha çabuk
ve sürâtli idi."
Hz. Ali der ki:"Resûlullah (a.s.m.), anne ve babasını, Sa'd'dan başka hiç kimse
hakkında birleştirerek 'feda olsun' dememiştir.
"Uhud günü ona: 'At, ey Sa'd! Annem babam sana fedâ olsun! At, ey kısa boylu,
kuvvetli delikanlı!' buyurdu.
"Nebî'nin (a.s.m.) ondan başkasına böyle söylediğini bilmiyorum."592
Hz. Talha bin Ubeydullah'ın Kahramanlığı
Harbin en nazik ve dehşetli anı idi. Müslümanlar önden ve arkadan hücuma geçen
müşrik kuvvetlerinden kendilerini kurtarmak için tepelere doğru çıkıyorlardı. Hz.
Resûlullahın etrafında kala kala on beş kadar mücahid kalmıştı. Bunlar Peygamber
Efendimizle (a.s.m.) birlikte sabır ve sebât göstererek müşriklere karşı
kahramanca savaşıyorlardı. Bunlardan biri de Hz.Talha bin Ubeydullah idi.
Müşriklerin Resûlullahın dört tarafını sardıkları sırada, Hz. Talha sağa sola
dönerek kılıcıyla onları uzaklaştırmaya çalışıyordu.
Bir ara, müşriklerin keskin nişancı okçularından Malik bin Zübeyr, Efendimize
nişan alıp bir ok attı. Hz. Talha, bu okun Kâinatın Efendisine isabet edeceğini
anlayınca, buna mâni olmak için, elini oka hedef tuttu. Son sürâtle gelen ok,
parmağını delip, elini çolak yaptı.593
Peygamber Efendimiz, "Yeryüzünde gezen Cennetlik bir kimseye bakmak isteyen,
Talha bin Ubeydullah'a baksın" buyurdu.
Hz. Resûlullahı korumak uğrunda müşriklerden gelen kılıç darbelerine ve oklara
vücudunu siper eden Hz. Talha'nın baş ve gövde damarlarından biri kesildi.
Gövdesi yaralar içinde kaldı. Fazla kan kaybından bayılıp yere düştü. O sırada
Hz. Ebû Bekir Peygamberimizin yanına geldi. Resûl-i Ekrem ona, "Amcanın oğlu ile
ilgilen" dedi.
Hz. Ebû Bekir yüzüne su serpince Hz. Talha kendine geldi. Yaralarının acısı,
sızısı umurunda değildi. Şahsını düşünmüyordu. Uğrunda bunca fedakârlığa
katlandığı zâtın durumunu merak ediyordu. Başucunda duran Hz. Ebû Bekir'e "Resûlullah
ne yapıyor?" diye sordu.
Hz. Ebû Bekir, "İyidir. Beni sana o gönderdi" diye cevap verince bu kahraman ve
fedakâr Sahabî şöyle dedi:
"Allah'a şükürler olsun! Resûlullah sağ olduktan sonra her musibet bizim için
bir hiçtir!"594
İ'lây-ı Kelimetullah uğrunda gösterdiği bunca kahramanlık ve fedâkarlıktan
dolayı Hz. Resûlullah tarafından bu harpte "Talha-tü'l-Hayr (Hayırlı Talha)"
olarak adlandırılan Hz. Talha, Uhud'dan döndüğü zaman vücûdunda tam yetmiş beş
yarası vardı. Başı dört köşeli yarılmış, uyluk damarı baştan aşağı kesilmişti.
Eli ise çolak olmuştu.595