Hz. Hamzâ'nın Şehâdeti
Müslümanların tepelere doğru dağıldıkları karışık hengâmede idi.
Hz. Hamza, var gücüyle müşriklere karşı direniyor ve "Allah'ım! Müslümanların şu
hallerinden dolayı sana sığınır, senden af dilerim" diye duâ ediyordu.
Müşrikler, onun yanına pek yaklaşamıyorlardı. Onu uzaktan vurup düşürmenin
çâresini arıyorlardı.
Mekke'de, Vahşi adında bir köle vardı. Habeş usûlüne göre kargı atmakta oldukça
maharetli ve becerikli idi. Tesbit ettiği hedefe isabet edemediği pek az olurdu.
Kureyş ordusu Mekke'den ayrılmadan önce idi. Efendisi Cübeyr bin Mut'im kölesi
Vahşi'yi yanına çağırmış ve "Orduya katıl. Eğer Muhammed'in amcası Hamza'yı
amcam Tuayma bin Adiy yerine öldürürsen hür ve âzadsın" demişti. 596
Bedir'de babası öldürülen Ebû Süfyan'ın karısı Hind de bunun için Vahşi'ye bir
çok mükâfatlar vaad etmişti.
Bu sebeple Vahşî, harp boyunca Hz. Hamza'yı gözetip duruyordu. Hz. Hamza'nın
müşrikleri kasıp kavurduğu, kılıcıyla biçtiği bir sıradaydı. Vahşî, fırsat
kollamak için bir kayanın arkasına gizlenmiş bekliyordu.
Düşmanın üzerine dolu dizgin yürüyen Hz. Hamza'nın bir ara ayakları kaydı ve
arka üstü yere yıkıldı. Keskin bir nişancı olan Vahşî, mızrağını fırlattığı gibi
bu kahraman Sahabînin böğrüne sapladı ve onu şehid etti. Vahşî bununla da
yetinmedi. Ebû Süfyan'ın karısı Hind'in gönlünü yapmak için göğsünü yarıp,
ciğerini de alıp ona götürdü. Üzerindeki kıymetli eşyaları başardığı bu büyük
işten dolayı Vahşî'ye çıkarıp veren Hind, intikam hırsıyla bu aziz şehidin
ciğerini çiğnedi.597 Bununla da intikam hırsı dinmeyince, bizzat Hz. Hamza'nın
başucuna vardı; burnunun, kulağını kendine bilezik, pazband ve halhal yapmak
niyetiyle kesti.598
Mücahidlerin birçoğu oraya buraya dağılmıştı. Herşeye rağmen Resûlullahın
yanından ayrılmayan mücahidler de vardı. Bunlardan biri de İslâm ordusunun
sancaktan Hz. Mus'ab bin Umeyr idi.
İbni Kamia denilen kâfir, bir ara atlı olduğu halde Resûl-i Ekrem Efendimize
yaklaştı:
"Gösteriniz bana Muhammed'i! O, kurtulursa, ben kurtulmayayım" diyerek
haykırıyordu.
Hz. Mus'ab, mücahidlerden birkaç kişi ve Nesîbe Hatun ile İbni Kamia'ya karşı
çıktı. Bu kâfir, Hz. Resûlullahı korumaya çalışan Hz. Nesîbe'nin omuzuna bir
kılıç darbesi indirdi. Nesîbe Hatun da, cesurca ona bir çok darbeler indirdi.
Fakat, bu müşrikin üzerinde iki kat zırh bulunduğundan darbeler pek tesir
etmedi.
İbni Kamia, önüne çıkan Hz. Mus'ab'ın sağ elini bir kılıç darbesiyle kesti. Hz.
Mus'ab İslâmın izzet ve şerefini sembolize eden sancağı sol eline aldı. İbni
Kamia bir kılıç darbesiyle sol elini de kesti. Bu sefer Hz. Mus'ab sancağı
kollarıyla tutup göğsüne bastırdı. O anda tek gayesi, bu zındığın Resûlullaha
ulaşmasına mâni olmak ve İslâm sancağını yere düşmekten korumaktı. İbni Kamia bu
sefer mızrağıyla vücûdunu deldi. Hz. Mus'ab, artık dayanamayıp yere yıkıldı.
Böylece o da şehâdet şerbetini içenler arasına katıldı. Sancak da yere düştü.599
Hz. Mus'ab, şehid düşünce, Peygamber Efendimiz sancağı Hz. Ali'ye verdi. Hz.
Ali, çarpışmaya gidince de, sancağı sonuna kadar Ebürrum taşıdı.
"Muhammed Öldürüldü" Yaygarası
Mus'ab bin Umeyr Hazretleri zırhını giydiği zaman Resûl-i Kibriyâ Efendimize pek
benzerdi. İbni Kamia da Hz. Mus'ab'ı şehit etmekle Peygamber Efendimizi
öldürdüğünü zannetmişti. Derhal müşriklerin yanına vararak: "Muhammed'i
öldürdüm" dedi.600
Bunu duyan müşrikler sevinç çığlıkları attılar. Onlardan birisi de dağ başına
çıkarak, "Muhammed öldürüldü" diye yaygarayı bastı.
Bu dehşetli yaygarayı duyan mücahidlerin birden kolu kanadı kırılıverdi. İslâm
ordusunda umumî bir geri çekilme ve panik havası başladı. Her biri başka başka
istikametlerden ve harp sahasını terk ediyorlardı. Bu dehşetli hengâmede farkına
varmadan, düşman askeri diye din kardeşlerine kılıç sallamaya kalkanlar bile
oluyordu. Hatta, bu karışıklık esnasında Huzayl bin Cabir, bir başka Sahabî
tarafından yanlışlıkla şehid edildi.
Müşriklerin kopardığı yaygaraya inanmak istemeyen mücahidler, Hz. Resûlullahı
aramaya koyuldular. Bunlardan Hz. Ali, hem önüne gelen düşman askerine kılıç
sallıyor, hem de etrafa göz gezdirerek Peygamberimizi arıyordu. Harp sahasında
bulunan mücahidlerin o anda en büyük ve tek arzusu artık, Resûl-i Kibriyâ
Efendimizi bulmak olmuştu.
Bu esnada yürekleri ferahlatıcı bir ses yükseldi: "Ey Müslümanlar! Müjde size,
işte Resûlullah!"
Bu sesin sahibi Ka'b bin Mâlikti. Resûl-i Ekrem Efendimizi Şi'b mevkiinde,
miğferinin altında pırıl pırıl parlayan mübarek gözlerinden tanımıştı.
Müslümanlara seslenirken eliyle de Resûl-i Ekremin bulunduğu yeri
gösteriyordu.601
Peygamber Efendimiz, düşman tarafından nerede olduğunun bilinmesini istemiyordu.
Müslümanlara müjdeyi veren Ka'b'â eliyle, "Sus, sus!"602 diye işaret verdi.
Artık Hz. Resûlullahın yeri tesbit edilmiş ve etrafa yayılan haberin bir
şayiadan ibaret olduğu anlaşılmıştı... Mücahidler derhal Resûl-i Ekremin
bulunduğu yere doğru koştular ve kendisini emniyet çemberi içine aldılar. O anda
mücahidlerin bir tek gayesi vardı: Hz. Resûlullahın vücudunu muhafaza etmek!
Bunu başardılar.
Ümmü Umâre Nesîbe bint-i Ka'b, kocası ve iki oğluyla birlikte İslâm ordusuna
katılıp Uhud'a gelmişti. Kocasıyla oğulları müşriklerle çarpışacak, kendisi de
yaralanan Müslümanlara yardım edip su yetiştirecekti. Ancak, harbin ikinci
safhasında Müslümanlar bozulmaya başlayıp Resûlullahın etrafında çok az sayıda
mücahidin kaldığını gören Nesîbe Hatun, derhal Resûl-i Kibriyâ Efendimizin
yanına vardı ve çarpışmaya koyuldu. Kılıçla, okla Resûl-i Zişan Efendimizi
müşriklerden korumaya çalıştı. Bu sırada yaralandı. Peygamber Efendimiz sağına
soluna baktıkça Nesîbe Hatunun müşriklere karşı koyduğunu görüyordu. Şöyle
buyurdu:
"Ey Ümmü Umâre! Senin katlandığın dayanabildiğin şeye, herkes dayanamaz ve
katlanamaz."
Peygamberimiz, Nesibe Hatunun omuzundan aldığı yarayı görünce oğlu Abdullah'a,
"Annenin yarasını sar, annenin!" dedi. Sonra da şöyle buyurdu:
"Ev halkınızı Allah mübârek kılsın. Senin annenin makamı, filânca ve
filâncalarının makamından hayırlıdır. Babanın makamı da filân ve filânların
makamından hayırlıdır. Senin makamın da filân ve filânların makamından
hayırlıdır! Allah size, ev halkınıza rahmet etsin."
O esnada îmânın verdiği cesaretle müşriklere karşı cesurca kılıç sallayan Nesîbe
Hatun, "Yâ Resûlallah! Allah'a duâ et de, Cennette sana komşu olalım!" dedi.
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, "Allah'ım, bunları, Cennette bana komşu ve arkadaş
et" diye duâ etti.
Bunun üzerine Nesîbe Hatun sevinç içinde, "Bana artık dünyada ne musibet gelirse
gelsin gam çekmem. Bu bana yeter,"603 diyerek Allah ve Resûlullaha karşı olan
muhabbet ve bağlılığını ortaya koydu.
Müslümanlar safında mertçe çarpışıp cesaretle düşmanın üzerine hücum eden biri
vardı. Hatta, Müslümanlar arasından müşriklere ilk ok yağdıran da o olmuştu.
Gariptir ki, Kuzman adındaki bu adamın ismi her ne zaman zikredilse, Efendimiz,
"O, Cehennemliktir" derdi. Sahabîler bunun sırrını bir türlü çözemiyorlardı.
Kuzman, harbin en şiddetli anında büyük kahramanlıklar gösterdi. Hattâ İslâm
ordusu bozulup dağıldığı sırada kılıcının kınını kırdı, "Ölmek kaçmaktan
hayırlıdır. Ey Evs hânedanı, siz de benim gibi, şeref ve şan için çarpışınız"
diye seslenerek müşriklerin arasına daldı. Yedisini sekizini öldürdükten sonra,
kendisi de muharebe meydanında yaralanıp kan revan içinde kaldı.
Sahabîler hâlâ Efendimizin, "O, Cehennemliktir" sözünün mânâsını anlamış
değillerdi.
Bunca, kahramanlık ve cesareti Müslümanlar safında gösteren Kuzman nasıl
Cehennemlik olabilirdi?
Ancak Hz. Resûlullah, Kuzman'ın gerçek yüzünü Cenâb-ı Hakkın bildirmesiyle
biliyordu.
Ağır yaralarının sızısıyla kıvranan Kuzman'ı Sahabîler: "Tebrikler ey Kuzman!
Cenneti müjdeleriz sana," diyerek tebrik ettiler. Kuzman ise verdiği cevapla
gerçek mahiyetini ortaya koydu: "Ne diye beni tebrik ve tebşir ediyorsunuz?
Benim maksadım şehâdete ermek değildir. Dinin muhafazası hususu dahi asla
hatırımdan geçmemiştir. Ben, kavmimin gayreti için ve Kureyşliler Medine
hurmalıklarına zarar vermesin diye çarpıştım."604
Yaralarının ağrısı şiddetlenip yaşayacağından ümidini kesince de, bir ok alıp
kolunun damarını keserek intihar etti.605
Sahabîler, bundan sonra Resûl-i Kibriyâ Efendimizin sözünün hakikatını
anladılar. Kuzman'ın bunca kahramanlığı ve fedakârlığı Allah
yolunda, Allah için
değil, kavim ve kabilesinin şan ve şerefi ve Medine'deki hurmalıklarını korumak
uğrunda gösterdiğini öğrendiler.
Kuzman'ın kendi kendisini öldürdüğü haberini alan Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, "Allahü
Ekber! Allahü Ekber! Ben, Allah'ın Resûlü olduğuma şüphesiz şehâdet ederim!"
dedi. Sonra da şöyle buyurdu:
"Şüphe yok ki Allah, isterse, bu dini facir bir adamla da teyid eder!"606
Âmellerin makbuliyet ölçüsü ihlâs ve samimiyettir. Yani, amelin Allah'ın rızası
gözetilerek yapılmış olmasıdır.
İhlas ile söylenmeyen bir sözün yapılmayan bir hareketin, gösterilmeyen bir
kahramanlığın Allah katında hiç bir kıymeti ve değeri yoktur. İşte bunun apaçık
bir misâli Kuzmân hâdisesidir.
Çok az sayıda mücahidin, yağmur gibi yağan müşrik oklarına karşı, kendisini
korumaya çalışırlarken, Resûl-i Kibriyâ Efendimizin mübârek dudaklarından ise şu
cümleler dökülüyordu:
"Allah'ım, kavmimi affet. Onlara doğru yolu göster. Çünkü onlar ne yaptıklarını
bilmiyorlar."607
Hazin Netice
Müşrikler, daha fazlasını yapamayacakları kanaatına varınca, derlenip toparlanan
mücahidler karşısında tekrar bir hezimetle karşı karşıya gelmemek için, en uygun
yolun geri çekilmek olacağını hesapladılar ve mağrur bir edâ ile geri
çekildiler.
Netice, gerçekten hazin, ibretli ve düşündürücü idi.
Harpte, mücahidlerden yetmiş kişi şehid düşmüştü. Bunlar arasında Hz. Hamza, Hz.
Mus'ab bin Umeyr gibi çok güzîde Sahabîler de bulunuyordu. Ebû Dücâne, Nesîbe
Hatun gibiler, Resûl-i Kibriyâyı muhafaza etmeye çalışırlarken, vücudları delik
deşik olmuştu.
Harbin bir safhasında mücahidlere gülen parlak muzafferiyet, Hz. Resûlullahın
emir ve talimatına riâyet etmeyen okçulardan bir kısmının yerlerini terk
etmeleriyle bir anda hazin ve acı bir mağlûbiyete inkılab etmiş; Uhud,
Müslümanların kanıyla boyanmıştı. Peygamber Efendimizin, "O bizi sever, biz de
onu severiz" buyurduğu Uhud'u bir hüzün bulutu kaplamıştı.
Peygamber Efendimiz yaralıydı, yorgundu. Kendi başına yürüyecek kuvveti
kalmamıştı. Sa'd bin Muaz ve Sa'd bin Ubâde'ye dayanarak, Müslümanların
sığındığı Şi'b'deki kayalığa doğru çıktı. Burada dinlenmek, yorgunluğunu
gidermek istiyordu. Bir müddet yürüdükten sonra, bu takattan da mahrum kaldı.
Üzerindeki iki zırlı ise, oldukça ağırlık yapıyordu. Bu sırada Talha bin
Ubeydullah yere çöktü, "Buyur, yâ Resûlallah, ben kuvvetliyim" diyerek Peygamber
Efendimizi sırtına aldı ve kayalığa kadar taşıdı.
Resûl-i Ekrem, kanlar içinde kalan yüzünü gözünü burada suyla yıkadı ve başına
su döktürdü.
Peygamberimizin, Übeyy bin Halef'i Öldürmesi
Bedir Harbinden önceydi. Resûl-i Kibriyâ Efendimiz harp sahasında dolaşırken,
"Burası Ebû Cehil'in, burası Utbe'nin, burası Ümeyye'nin, buralar da filânın ve
filânın öldürülecekleri yerlerdir. Übeyy bin Halefi de ben kendi elimle
öldüreceğim" buyurmuştu.
Bedir'de haber verdiği gibi, Ebû Cehil, Utbe ve Ümeyye bin Halef, mücahidler
tarafından gösterilen aynı yerlerde öldürülmüşlerdi. Geriye Übeyy bin Halef
kalmıştı. Bu adam Kureyşin ileri gelenlerinden biri idi. Peygamberimize, her
karşılaşmasında şöyle derdi:
"Ey Muhammed. Bir atım var. Her gün ona on altı ölçek darı yedirip besliyorum.
Birgün gelir, onun sırtında seni öldürürüm."
Peygamber Efendimizin ise, bu azgın ve şaşkın adama cevabı sadece şu oluyordu:
"Belki, İnşallah, ben seni öldürürüm."608
İşte Übeyy bin Halef, Bedir'de mücahidler tarafından canı Cehenneme yollanan
kardeşi Ümeyye'nin intikamını almak ve Peygamber Efendimizin vücudunu ortadan
kaldırmak üzere yemin ederek, Uhud'a çıkıp gelmişti.
Hz. Resûlullahın Şi'b'e doğru çıktığı sıradaydı. Übeyy'in gelmekte olduğu
görüldü. Mekke'de günde on altı okka darı ile beslediği atının üzerindeydi.
İntikam dolu bakışlarla Peygamberimize yaklaşıyordu. Bunu fark eden Sahabîler
önüne çıkıp, hesabını görmek istediler. Ancak Hz. Resûlullah, "Bırakın, gelsin"
diyerek mücahidlerin karşı çıkmasına mâni oldu. Resûl-i Ekreme oldukça yaklaşan
bu azgın müşrikin ağzından, "Ey Muhammed, sen kurtulursan, ben kurtulmayayım"
lafları dökülüyordu.
Bu sözleri duyan Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, bir anda celâllendi. Elindeki
mızrağıyla heybet ve haşyet verici adımlarla hasmının üzerine yürüdü. Übeyy, bir
anda şaşkına döndü. Hz. Resûlullahın heybet ve haşyet verici tavrı karşısında
duramayıp, geri kaçmaya başladı. Peygamber Efendimiz peşini bırakmıyor ve
arkasından, "Nereye kaçıyorsun, ey yalancı" diye sesleniyordu.
Bu kaçışla Übeyy kendini kurtaramadı. Peygamber Efendimizin fırlattığı mızrak,
miğferle zırhı arasındaki kısma saplandı ve Übeyy sığır böğürmesi gibi böğürerek
atından yere yuvarlandı.
Müşrikler, yaralı halde onu alıp götürdüler. Yarasından kan akmıyordu. Ağrısına
sızısına zor dayanıyordu. Zaman zaman arkadaşlarına, "Vallahi, Muhammed beni
öldürdü" diyordu. Arkadaşları bu sözünü ciddiye almıyorlar ve yarasının önemsiz
olduğunu ifade ederek teselli etmeye çalışıyorlardı. Ne var ki, Übeyy,
kurtulamayacağını anlamıştı. Arkadaşlarına şöyle dedi:
"O bana (Mekke'de) 'Seni öldüreceğim' demişti. Vallahi, o benim üzerime tükürse,
yine beni öldürür."609
Übeyy bin Halef, birgün bile yaşamadan, "Susadım, susadım!" çığlıkları arasında
ölüp gitti. Resûl-i Kibriyânın, Allah'ın izniyle, istikbalden haber vermiş
olduğu bir mûcizesi de böylece tahakkuk etmiş oldu.
Müslümanların bozulup dağılmaya yüz tuttukları bir sıradaydı. Azılı müşriklerden
Abdullah bin Şihab-ı Zührî, Utbe bin Vakkas, Abdullah bin Kamia ve Übeyy bin
Halef bir araya gelerek Peygamber Efendimizin hayatına son vermek için sözleşip
and içmişlerdi.610
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, bu dört azılı müşrik hakkında, "Allah'ım, onların
hiçbirisi senesine ulaşmasın" diye duâ etti.
Sa'd bin Ebî Vakkas der ki: "Vallahi, Resûlullahı vuran veya yaralayanlardan
hiçbirinin üzerinden bir yıl geçmedi."
Bunlardan biri olan İbni Şihab'ı, Mekke yolunda ak benekli, dişi bir yılan
ısırıp öldürdü. Resûl-i Kibriyâ Efendimizin yüzünü yaralayan İbni Kamia ise,
Uhud'dan Mekke'ye döndükten sonra, davarlarının yanına gitti. Dağın en yüksek
tepesinde davarını buldu. Önünü kesip tutmak isteyince, bir koç üzerine
yürüyerek onu boynuzlarıyla toslaya toslaya didik didik edip parçaladı.611