TÂİF KUŞATMASI
Huneyn Harbinde, Müslümanlar karşısında hezimete uğrayan
Sakifliler, yurtları olan Tâif'e gidip sığınmışlardı. Şehrin kapılarını
üzerlerine kapayarak, savaşmaya hazırlanmışlardı.
Burası şirkin son sığınaklarından biriydi. Bir daha iman ve İslâma karşı koyacak
cesareti kendisinde bulamayacak bir şekilde başı ezilmeliydi. Havazin ve
Sakiflileri Müslümanlara karşı ayaklandıran Mâlik bin Avf da gelip buraya
sığınmıştı. Onun da yakalanıp hakettiği cezaya uğratılması gerekiyordu.
Bu sebeple Peygamber Efendimiz, mücahidlerle birlikte Tâif'e doğru yol almaya
başladı. Burasını çok iyi biliyordu. Seneler önce, burada hayatının en acı ve
acıklı günlerini yaşamıştı. Tâiflileri İslâma dâvet etmeye gelmişken onlar
kendisini taşa tutmuşlar, kan revan içinde bırakmışlardı.
İslâm ordusu kısa zamanda Tâif önlerine vardı. Fakat Sakifliler kuvvetli
kalelerine kapanmışlar ve bütün ihtimalleri göz önünde bulundurarak bol miktarda
yiyecek stoku da yapmışlardı.
Bu surları yarıp şehre dalmak elbette mümkün değildi. Bu sebeple Resûl-i Ekrem,
şehri muhasara altına aldı. Ordugâh surlara çok yakın kurulmuş olduğundan,
mücahidler düşmanın yağmur gibi oklarına maruz kaldılar. Bu arada bir kaç
mücahid de atılan oklarla şehid oldu.618
Bunun üzerine Resûl-i Ekrem, ordugâhı surlardan uzaklaştırdı ve bugünkü Tâif
Mescidinin yanına nakletti.619
Bu arada yanında bulunan hanımlarından Hz. Ümmü Seleme ile Hz. Zeynep için iki
çadır kuruldu. Resûl-i Ekrem, namazlarını bu iki çadır arasında kılar ve orada
otururdu. Sakifliler Müslüman olduktan sonra burada bir mescid yapacaklar ve
adına da "Sâriye Mescidi" diyeceklerdir.620
Muhasara esnasında çarpışma, karşılıklı şiddetli ok atışlarıyla devam etti.
Mancınık Kurularak, Tâiflilerin Taşa Tutulması
Muhasaranın uzadığını ve Sakiflilerin teslim olmaya niyetli görünmediklerini
anlayan Peygamber Efendimiz, bu sefer mancınık kurulup düşmanın taşa tutulması
hususunda mücahidlerle istişârede bulundu. Selmân-ı Farisi Hazretleri, "Ben de
bunu uygun görüyorum. Çünkü biz Fars ülkesinde düşman kalelerine mancınıklar
dikerdik, onlar da bize karşı mancınıklar dikerlerdi. Böylece birbirimizi
yenmemiz mümkün olurdu. Mancınık kurulmadığı zamanlarda uzun müddet beklemek
zorunda kalırdık" diyerek fikrini beyân etti.
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, bu teklifi güzel karşıladı ve mancınık yapılmasını
emretti. Emri derhal yerine getirildi. Daha önce orduda bulunanlarla birlikte
mancınıkların sayısı üç oldu. İslâm ordusunda Ayrıca iki debbâbe (sığır
derisinden yapılmış kuvvetli araba) vardı.
Mücahidler bu debbâbelerin altına girerek şehir kalesine yaklaşmayı ve duvarını
kazıp delmeyi denedilerse de, bunda başarılı olamadılar. Zira, düşman askerleri
tarafından atılan oklar, kızgın demir parçaları ve şişler bu derileri delip
ilerlemelerine mani oluyordu. Hattâ bu arada İslâm ordusu şehid de verdi.
Muhasara uzuyor ve arzu edilen netice elde edilemiyordu. Bunun üzerine Resûl-i
Ekrem Efendimiz bir başka tedbire başvurdu:Düşmanı, iktisadi baskı altına almak
için, şehrin dışındaki Tâiflilerin ileri gelenlerine âit kaliteli ve nâdir
üzümler yetiştiren bağ ve bahçelerin tahrip edilip, kesileceğini duyurdu ve
kesilmesini mücahidlere emretti. Tek geçim kaynakları olan bağ ve bahçelerinin
kesildiğini gören Sakifliler, telaşa kapıldılar ve Peygamberimize, "Ey Muhammed!
Mallarımızı neden kesiyorsun? Bizi yenersen, ya onları alırsın. Yahud da dediğin
gibi Allah'ın rızasını ve akrabalık* hakkını gözeterek bize bırakırsın" diye
seslendiler.621
Bunun üzerine Resûl-i Ekrem Efendimiz, "Ben, bağınızı, Allah rızasını ve
akrabalık hakkını gözeterek yerinde bırakıyorum" dedi ve üzüm asmalarının
kesilmesini menetti.622
Bu arada kahraman Sahabî Hz. Hâlid bin Velid ortaya atılarak düşmandan
çarpışacak er diledi. Fakat, düşmanda bu yolda hiç bir hareket görülmedi.
İçlerinden biri, Hz. Hâlid'in er dilemesine şu cevabı verdi:
"Bizden hiç kimse seninle çarpışmak üzere kaleden aşağı inmeyecektir. Biz
kalemizde, oturmaya devam edeceğiz. Çünkü, yıllarca bize yetecek yiyecek
stokumuz var. Eğer bu yiyecekler tükenir ve sen de o zamana kadar beklemeyi göze
alırsan, o takdirde hepimiz kılıcımızı sıyırır, senin karşına çıkarız. Son
nefesimize kadar seninle çarpışırız."623
Yeni Bir Taktik
Kuşatma uzadıkça uzuyordu. Sakiflilerinse kaleden çıkıp göğüs göğüse çarpışmaya
niyetleri yoktu. Teslim olmayı da düşünmüyorlardı.
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (a.s.m.) başka bir tedbire başvurdu:
"Kaleden inip yanımıza gelen ve Müslüman olan köle hürdür" diye ilân ettirdi.624
Bu ilân üzerine yirmiye yakın köle kaleden indi ve İslâm ordusuna katılıp
Müslüman oldu. Peygamber Efendimizde onları azad etti. Sonra da hepsini hali
vakti yerinde olan Müslümanlara teslim ederek, onlara Kur'an okutmalarını ve
sünnetleri öğretmelerini emretti.
Sakifliler Müslüman olduklarında, bu kölelerin kendilerine geri verilmesini
isteyecekler, Peygamberimiz ise, "Onlar, Allah'ın azâd etmiş olduğu kimselerdir.
Sizlere geri veremem!" buyurarak isteklerini reddedecektir.625
Bir ara Uyeyne bin Hısn huzura çıkarak, "Yâ Resûlallah! İzin ver de gidip
onlarla konuşayım. Onları İslâmiyete dâvet edeyim, olur ki Allah onlara hidâyet
ihsan eder" dedi.
Resûl-i Ekrem Efendimiz izin verince, Uyeyne çıkıp Tâiflilerin yanına gitti.
Peygamber Efendimize söylediklerinin tam aksine onlara, "Vallahi, Muhammed hiç
bir zaman sizin gibisiyle karşılaşmadı. Kaleleriniz korunmaya müsaittir.
Direnmenize devam ediniz" dedi.
Bundan sonra dönüp geldi. Resûl-i Ekrem Efendimiz, "Ey Uyeyne, onlara neler
söyledin?" diye sordu.
Uyeyne hiç bozuntuya vermeden, "Onları Müslüman olmaya dâvet ettim. Muhammed,
sizi teslim almadıkça, geri çekilmeyecektir. Kendiniz için ondan eman alınız
dedim" diye konuştu.
Uyeyne sözlerini bitirince Peygamber Efendimiz hiddetle, "Yalan söylüyorsun! Sen
onlara, şöyle şöyle söyledin" dedi ve onun söylemiş olduğu sözleri teker teker
nakletti.
Kızarıp bozaran Uyeyne af diledi:
"Doğru söylüyorsun, yâ Resûlallah Söylediklerimden dolayı Allah'tan affımı
dilerim. Pişmanım. Allah'a tevbe ediyorum." 626
O sırada Hz. Ömerü'l-Faruk, "Yâ Resûlallah! Müsaade buyur da, götürüp şunun
boynunu vurayım" dedi.
Resûl-i Ekrem Efendimiz, "Hayır! Ashabımı öldürüyorum diye insanlar, hakkımda
söz ederler"627 buyurdu.
Resûl-i Ekrem'in Rüyâsı
Bu arada Peygamber Efendimiz bir rüyâ gördü. Rüyâsında kendilerine bir kap
tereyağı ikram ediliyor, bir horoz ise gagasıyla kabı devirip içindeki yağı
döküyordu.
Efendimiz rüyâsını anlatınca, Hz. Ebû Bekir, "Yâ Resûlallah! Sanırım bugünlerde
Tâifliler hakkında umduğun şeye eremeyeceksin" dedi.
Peygamber Efendimiz de aynı kanaatte idi. "Buna, ben de imkân görmüyorum"
buyurdu.628
Muhasaranın Kaldırılması
Resûl-i Ekrem, Tâif'i fethetmenin o anda kendisine nasib olmayacağını artık
anlamıştı. Bundan sonraki bekleme, vakit kaybetmekten başka bir işe
yaramayacaktı.
Bu arada Ashabına şimdilik kendilerine Tâif'i fethetme izni verilmediğini
duyurdu. Bunun üzerine Hz. Ömer gelerek, "Göç etmeye hazırlanmaları, halka
duyurulacak mıdır?" diye sordu.
Peygamber Efendimiz, "Evet" buyurdu. Bunun üzerine Hz. Ömer, Müslümanlara Tâif'i
terk etme hazırlıklarına geçmelerini ilân etti.
Hz. Ömer, o arada bir de, "Yâ Resûlallah! Sakifler aleyhinde duâ etsen olmaz
mı?" diye sordu.
Peygamber Efendimiz, "Allah, onlar aleyhinde dua etmeye de izin vermedi"
buyurdu.
Sonra da, "Siz hemen göç etmeye bakınız" diye emretti.629
Fakat, mücahidlerin bir kısmı, netice almadan buradan ayrılmak istemiyordu.
Hattâ, "Tâif'i fethetmeden nereye gideceğiz?" dedikleri de duyuluyordu.
Bu mücahidler gidip, Hz. Ebû Bekir'e başvurdular. Hz. Sıddık onlara, "Bu işi,
Allah ve Resûlü daha iyi bilir. Emir, Resûlullaha gökten gelir" diyerek cevap
verdi.
Bunun üzerine Hz. Ömerü'l-Faruk'un yanına vardılar, onunla konuştular.
Hz. Ömer ise onlara şu cevabı verdi:
"Biz, Hudeybiye hâdisesini gördük. Hudeybiye'de içime, Allah'tan başkasına malûm
olmayan bir şüphe girmişti. O gün, Resûlullaha (a.s.m), hiç söylemediğim sözlere
başvurdum. Az kalsın ev halkım ve malım mahvolup gidecekti.
"Resûlûllahın (a.s.m.), Allah tarafından yaptığı işte bizim için hayır vardır.
Halk için, Hudeybiye Sulhundan daha hayırlı bir fetih olmamıştır. Resûlullahın
(a.s.m.) Peygamber olarak gönderildiği günden, Hudeybiye'de sulh şartlarının
yazıldığı güne kadar, Müslüman olanlardan daha çok kimse, kılıç kullanmadan
Müslüman oldular.
"Resûlullahın yaptığı işte bir hayır vardır. Ben, o Hudeybiye işinden sonra, hiç
bir zaman, hiç bir iş hakkında ona dönüp itiraz edemem. bu iş Allah'ın işidir.
O, dilediğini Peygamberine vahyeder."630
Peygamber Efendimiz, umumî kanaatın, Tâif'te bir müddet daha kalmak olduğunu
fark edince, mücahidlere, "Öyle ise, yarın sabah çarpışmaya hazır olunuz" diye
buyurdu.
Sabah olunca, çarpışmaya girdiler. Ancak, bu çarpışma yara almalarından başka
bir işe yaramadı. Bundan öteye bir netice elde edemeyeceklerine artık kendileri
de kanaat getirdiler. Peygamber Efendimiz tekrar "İnşallah yarın döneceğiz"
deyince sevindiler. Hemen göç hazırlıklarına başladılar. Peygamberimiz onların
bu haline tebessüm buyurdu.
Resûl-i Ekrem Efendimiz ordusuyla otuz gün kadar süren bir kuşatmadan sonra
Tâif'ten ayrıldı.
Sakifliler mücahidleri fazlasıyla uğraştırmış, yormuş, yaralamış ve 14 kadar
Müslümanı da şehid etmişlerdi. Bu sebeple ayrıldıkları sırada, Peygamber
Efendimizden Sakifliler aleyhinde duâ etmesini istediler.
Fakat âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber Efendimiz (a.s.m.), ellerini
açarak, "Allah'ım! Sakiflilere doğru yolu göster! onları bize getir!" diye duâ
etti.631
Kâinatın Efendisi, öylesine engin bir merhamet duygusuna, öylesine bitmez
tükenmez bir şefkat deryasına sahipti ki, en azılı düşmanlarının bile
mahvolmasına gönlü razı olmuyor, bilâkis onların da İslâm ve iman nuru ile mânen
hayat bulmasını istiyor ve bunu Yüce Rabbinden niyaz ediyordu.
Resûl-i Ekrem Efendimiz, kuşatmayı kaldırdıktan sonra mücahidlerle birlikte
Huneyn ve Evtas'ta alınan ganimetlerin muhafaza edildiği Ci'râne mevkiine dönmek
üzere Tâif'ten ayrıldı.
Sürâka bin Cu'şum'un Müslüman Olması
Resûl-i Ekrem Efendimiz Ashabıyla Tâif'ten Ci'râne'ye doğru yol alıyordu. Bu
sırada Efendimize doğru birinin yaklaşmakta olduğu fark edildi. Müslümanlar onu
tanımadıklarından buna mani oldular. Hattâ art niyetli biri olabilir
düşüncesiyle, "Sen nereye gidiyor, ne yapmak istiyorsun?" diyerek üzerine
yürümek bile istediler.
Müslümanların kendisini Peygamber Efendimize yaklaştırmayacağını anlayınca,
hicret esnasında Hz. Ebû Bekir'in kendisi için yazmış olduğu yazıyı iki
parmağının arasına alarak kaldırdı, "Yâ Resûlallah! Bu, benim için yazdığın
yazıdır. Ben, Sürâka bin Cu'şum'um!" dedi.
Peygamber Efendimiz onu tanıdı, "Bugün, verilen sözü yerine getirme ve iyilik
yapma günüdür!" buyurduktan sonra Müslümanlara, "Onu bana yaklaştırınız" diye
emretti.
Efendimizin huzuruna varan Sürâka şehâdet getirerek Müslüman oldu.
Sürâka der ki:"Resûlullaha, 'Yâ Resûlallah! Kendi develerim için doldurduğum
havuzlarımın başını yitirilmiş develer sararlar. Havuzumdan onları sulasam, bana
ecir ve sevap var mıdır?' diye sordum. Resûlullah (a.s.m.), 'Evet, her ciğeri
olanı sulamakta insana sevap vardır' buyurdu."
Bundan başka bir şey sormadım. Sonra kavmimin yanına vardım. Mallarımın zekâtını
ayırıp Resûlullaha gönderdim."632
Ganimet Ve Esirler
Yoluna devam eden Efendimiz Ci'râne mevkiine geldi. Mücahidlerin bu
çarpışmalarda elde ettikleri ganimet ve esir sayısı oldukça fazlaydı. Esir
alınan kadın ve çocuk sayısı altı bini buluyordu.633
Alınan ganimet malları ise, "Yirmi dört bin deve, kırk bin davar ve dört bin
ukiyye* gümüş idi.634
Resûl-i Ekrem, Havazinlilerin gelip Müslüman olabilecekleri ihtimalini gözönünde
bulundurarak, esirlerin taksimine hemen başlamadı. Bu arada, Sahabînin birini
Mekke'ye göndererek, esirler için elbiseler getirtip hepsini giydirdi.635
On geceden fazla beklediği halde, Havazinlilerin gelmediğini görünce,
Müslümanlar arasında bölüştürüldü.
Havazin Heyetinin Gelişi
Esirlerin mücahidler arasında taksim edilmesi işi henüz yeni bitmişti ki,
Havazinlilerden bir heyet çıkageldi ve Peygamberimize, Müslüman olduklarını,
yurtlarındaki halkın da İslâmiyeti kabul ettiklerini haber verdi.636
Havazinliler, Resûl-i Ekrem Efendimizin süt annesi Halime'nin mensup olduğu
kabile idi. Yani Allah Resûlüne dadılıkta bulunmuş bir kabile idi. Bunu ileri
sürerek kendilerine lütufkâr davranılmasını, mal ve esirlerin geri verilmesini
istediler.
Resûl-i Ekrem onlara, "Ben, tevbe edip gelirsiniz diye, ganimet ve esirleri
bölüştürmeyi uzun bir müddet tehir ettim. Fakat siz artık çok geç kalmış
sayılırsınız. Esirleri, mücahidler arasında taksim etmiş bulunuyorum. Onları
size tekrar iâde etmem oldukça zor bir iştir" dedi.
Bu konuşmasından sonra da onları iki şey arasında serbest bıraktı:
"İsterlerse mallarını, isterlerse kadın ve çocuklarını tercih edeceklerdi.
Havazinliler, kadın ve çocuklarını tercih ettiler.
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, "Hisseme ve Abdülmuttaliboğulları hissesine
düşenleri size geri veriyorum" buyurdu. Sonra da şu tavsiyede bulundu:
"Öğle namazını kıldırdığım zaman ayağa kalkarak, 'Biz kadınlarımız ve
çocuklarımız hususunda Allah Resûlünün Müslümanlar nezdinde, Müslümanların da
Allah Resûlü nezdinde şefâatını diliyoruz' diye konuşursunuz. Ben de hissemi
bağışladığımı tekrarlar, Müslümanların da bağışlanmasını isterim."
Peygamber Efendimiz, öğle namazını kıldırınca, Havazinliler yapılan tavsiye
üzerine ayağa kalkarak; Hz. Resûlullah ve Müslümanlardan esirlerinin
bağışlanmasını taleb ettiler.
Resûl-i Ekrem, halkın huzurunda yüksek sesle hissesine ve Abdülmuttaliboğulları
hissesine düşen esirleri bağışladığını tekrarladı. Bunu duyan Muhacir ve Ensarın
hepsi de kendilerine düşen esirleri bağışladılar.637
Böylece, Resûl-i Kibriyânın mübârek dillerinden dökülen bir iki cümle ile, bir
anda altı bin civarındaki esir kadın ve çocuk serbest bırakıldı.
Bu hadise, hem Nebiy-yi Muhterem Efendimizin engin şefkat ve merhametini
göstermek, hem de Müslümanların ona mutlak bağlılıklarını aksettirmek bakımından
dikkat çekicidir.
Mâlik bin Avf'ın Müslüman Olması
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, Havazinlilere kadın ve çocuklarını geri verdikten
sonra, "Mâlik bin Avf ne yapıyor?" diye sordu.
Havazin temsilcileri, "Kaçıp Tâif Kalesine sığındı. Şimdi, Sakiflilerin yanında
bulunuyor" dediler.
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu:
"Ona haber veriniz ki, eğer Müslüman olur, yanıma gelirse, kendisine ev halkını
ve malını geri verir, Ayrıca da yüz deve ihsan ederim."638
Heyet, haberi kendisine götürünce Mâlik, çıkıp Hz. Resûlullahın huzuruna gelerek
Müslüman oldu. Resûl-i Ekrem vaad ettiği şekilde kendisine ev halkını, malını
teslim etti, hem de yüz deve ihsanda bulundu.Resûl-i Kibriyâ Efendimiz yüz deve
ihsanından başka, düne kadar en şiddetli düşman olan Mâlik bin Avf'ı,
kabilesinden Müslüman olanlar üzerine vâli tayin ederek taltif etti.639
İnsanları güzel davranışları, tatlı sözleri ve bol bol ihsan ve iltifatlarıyla
gönülden fetheden Peygamber Efendimizin bu ihsanı karşısında Mâlik bin Avf da
gönlünün fethedildiğini şöyle ifade etti.
"İnsanlar arasında Muhammed'in bir benzerini şimdiye kadar ne görmüşüm ve ne de
işitmişim. Kendisinden ihsan edilmesi istenildi mi, fazlasıyla verir. İstediğin
takdirde, yarın meydana gelecek olan hadiselerden de sana haber verir."640
Bir ay kadar önce Müslümanlara karşı büyük bir ordu hazırlamış olan Mâlik bin
Avf, o andan itibaren İslâmın emir ve hizmetindeydi.
Esirlerin sahiplerine iâdesinden sonra, Resûl-i Ekrem Efendimiz ganimetlerin
taksimine başlayacaktı. O sırada bedevîlerden bir kısmı, "Yâ Resûlallah,
deveden, davardan ganimetlerimizi bölüştür" diyerek, Efendimizi rahatsız
ettikleri ve ridâsından çekiştirdikleri görüldü. Bedevîler o derece ileri
gittiler ki, Efendimiz bir ağaca dayanmak zorunda kaldı. Bu hareket karşısında
Kâinatın Efendisi şöyle buyurdu:
"Siz, Allah'ın size nasip ettiği ganimeti aranızda bölüştürmeyeceğimi mi
zannediyorsunuz? Vallahi, ganimet malları Tihâmenin ağaçları sayısınca bile
olsaydı, hiç bir cimrilikte ve korkaklıkta bulunmadan onları aranızda
bölüştürürdüm." Sonra da eline bir deve tüyü alıp, herkesin görebileceği şekilde
parmakları arasında tutarak kaldırdı ve şöyle buyurdu:
"Ey insanlar! Vallahi sizin ganimetinizden beşte bir dışında, bana şu tüy kadar
bile geçmiş birşey yoktur. Beşte bir pay da gerektiğinde yine sizlere
harcanıyor."641
Bundan sonra ganimet mallarını saydırdı ve herkesin hissesine düşen miktarı
dağıttırdı.