Müellefe-i Kulûba Yapılan İhsan
Ci'râne'de bulunan İslâm ordusunda Mekke'nin fethi günü Müslüman olmuşlardan iki
bin kadar yeni iman etmiş kimseler yanında, henüz İslâmla şereflenmemiş Mekke
ileri gelenlerinden de bir çok kimseler vardı. Yeni iman etmişlerin imanlarının
sabitleştirilmesi, imandan mahrum bulunanların ise İslâma gönüllerinin
ısındırılması için Peygamberimiz bir usûle başvurdu.
Bilindiği gibi ganimetin beşte biri Peygamberimizin tasarrufundaydı. Beytülmâl
namına alınan beşte birden istediği ve lüzûm gördüğü yere sarfederdi.
İşte yukarıda zikrettiğimiz sebep ve gayeye binâen yeni Müslüman olmuşları
memnun etmek ve Müslümanlığa henüz pek ısınmamış Kureyş ileri gelenlerinin
gönlünü İslâma ısındırmak için beşte bir ganimetten onlara fazlaca verdi.
Kureyş reisi Ebû Süfyan'a, oğlu Yezid ve Muâviye'ye yüzer deve ve kırkar ukiyye
gümüş ihsanda bulundu. Böylece Ebû Süfyan ve oğulları toplam üç yüz deve ve yüz
yirmi ukiyye gümüş almış oluyorlardı. Böylesine büyük bir kerem ve ihsana mazhar
olan Ebû Süfyan, Efendimizin cömertlik ve ihsan severliğini şöyle dile getirdi:
"Anam, babam sana fedâ olsun! Sen ne kadar cömert ve iyilik seversin. Seninle
sulh yaptığımız zamanlarda sen ne güzel bir sulhçu idin. Allah seni hayırla
mükâfatlandırsın."642
Bunun yanında Resûl-i Ekrem, Kureyş ileri gelenlerinden bir kısmına iki yüz, bir
kısmına yüzer, diğer bir kısmına da ellişer deve ihsan etti.643
Safvan bin Üyneyye'nin Müslüman Olması
Safvan bin Umeyye, Peygamberimiz ve Müslümanlara şiddetli düşmanlık ve
muhalefette bulunanlardan biri idi. Hattâ, Mekke'nin fethi günü, görüldüğü yerde
öldürülmesi emredilenler arasındaydı. Fakat, o da gönlü şefkat deryasını andıran
Peygamberimize iltica edince, affa uğramıştı. Müslüman olması için de iki ay
mühlet istemiş. Peygamber Efendimiz ise ona dört ay mühlet vermişti.
O da İslâm ordusuna katılmıştı.
Resûl-i Ekrem Efendimizin (a.s.m.) Ci'râne'de ganimetleri kontrol ettiği bir
sıradaydı. Gözü bir anda henüz Müslüman olmamış Safvan'a takıldı. O, deve
koyunlarla dolu vâdiye gözünü dikmiş dikkatlice bakıyordu.
Bu dikkatli bakışı, Nebiy-yi Muhterem Efendimizin gözünden kaçmadı ve gönlünde
yatanı sezmesine kâfi geldi:
"Ebû Vehb! Vadi pek mi hoşuna gitti?" diye seslendi. Safvan, "Evet" dedi.
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, "O halde o vadi içindekilerle beraber senin
olsun!" buyurdu.
Safvan, birden şaşırdı, kulaklarına âdeta inanamıyordu. Hayatında kendisinden
istenen hiç bir şey için "Hayır" demeyen Kâinatın Efendisinin bu ihsanı,
cömertliği ve keremi karşısında hayret içinde bir müddet bekledikten sonra,
kalbinin fethedildiğini şöyle ifade etti:
"Peygamber kalbinden başka hiç bir kimsenin kalbi, bu kadar temiz, iyi ve cömert
olamaz!"644
Safvan, artık kendini, İslâm nurunun, nübüvvet güneşinin cazibesini kaptırmıştı.
Orada şehâdet getirerek Müslüman oldu.
Böylece senelerin İslâm düşmanı Safvan bin Ümeyye, Müslüman olması için aldığı
dört ay mühletin henüz birinci ayı bitmişken kendini Müslümanlar safında
buluyordu.
Müslümanlığını salih amellerle güzelleştiren Safvan, bu ihsanın âleminde yaptığı
tesiri sonradan şöyle dile getirecektir:
"Allah Resûlü, bana bu ihsanda bulununcaya kadar, insanlar arasında kendisine en
çok kin beslediğim bir kimse idi. Ama bu ihsandan sonra, insanların bana en
sevgilisi olmuştu."645
Bu hadise, Resûl-i Kibriyâ Efendimizin, insanları tanıma ve ona göre muamelede
bulunma sanatında ne derece mâhir olduğunu açıkça gösteren bir misaldir.
İnsanları kazanmada, bazen bir iltifatı, bazen bir tatlı sözü, bazen bir
tebessümü, gülümsemesi, bazen güzel bir hareketi ve bazen de bir ihsanı
yetiyordu. Onun bu ciheti 1.İttiâb, 3:720; Üsdü'l-Gâbe, 3:24. 2.İbni Sa'd,
Tabakât 5:449.
bile başlı başına bir tetkik konusu teşkil eder. Bu tetkik yapıldığı zaman
görülecektir ki, Peygamberimiz Hz. Muhammed (a.s.m.), dost kazanma sırrını,
insanların gönlünü fethetmenin kanun ve kaidelerini tâ bin dört yüz küsur sene
önce eşsiz bir şekilde sözleri, hareketleri ve davranışlarıyla ortaya koymuştur.
Bir bakış, bir işâret, bir söz, bir tebessüm, bir hareket ile insanları kendine
musahhar edebilmek, insanoğlunun örnek alması gereken bir peygamber hasletidir.
Peygamberimizin, Müslümanlığa henüz pek ısınmamış ve yeni Müslüman olmuş
kimselerin ruh dünyasına tesir etmek üzere başvurduğu bir tatbikatın gerçek
sebep ve hikmetini bilmeyen bazı Müslümanlar, rahatsızlık duydular. Onlar, bu
hareketle Müslüman olmamış veya yeni Müslüman olmuşların kendilerine tercih
edildiği, âdeta onlardan üstün tutulduğu düşüncesine kapılmışlardı. Ne var ki,
Resûl-i Ekrem asla böyle bir düşünceyle hareket etmemişti. Nitekim, tasarrufunda
hür olduğu beşte bir hisseden Müellefe-i Kulûba bol ihsanda bulunduğu sırada,
huzurlarına Ashabdan Sa'd bin Ebî Vakkas çıkmış ve "Yâ Resûlallah," demişti,
"Cuayl bin Sürâka dururken, siz tutup Uyeyney bin Hısn ve benzerlerine yüzer
deve verdiniz."
Resûl-i Ekrem Efendimiz, şikâyetin mâhiyetini çok iyi anlamıştı. Evet, Ashabdan
Cuayl, gerçekten maddî cihetten oldukça fakirdi. Ama iman cihetinden zengindi.
İtirazın bu cihetten geldiğini bildiğinden, Resûl-i Ekrem, Sa'd Hazretlerine şu
cevabı vermişti:
"Vallahi, Uyeyne ve Akra' gibilerle yeryüzü dolsa, Cuayl yine onların hepsinden
hayırlı ve daha faziletli olur. Ancak ben, onları İslâma, imana ısındırmak için
bu tarz hareket ediyorum."
Cuayl'ı, tereddütsüz bağlı bulunduğu Müslümanlığına ve âhirette kendisi için
hazırlanmış bulunan mükâfatlarına havale ediyorum"646
Peygamber Efendimizi asıl üzen, Medineli Müslümanların bazılarından duyduğu
sözlerdi. O Ensar ki, Kâinatın Efendisi kendilerine olan bağlılık ve sevgisini,
"Benim hayatım sizin hayatınızladır. Ölümüm de sizin ölümünüzledir" diyerek dile
getirmişti.
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, daha düne kadar İslâma ve Müslümanlara bütün
şiddetiyle düşman olan, din uğrunda en küçük bir fedakârlıkta bulunmayan, bu
yolda hiç bir zahmet ve meşakkat çekmemiş olan kimselere bolca ihsanda
bulunuyordu. Ashabı düşündüren buydu. Nebiy-yi Muhterem Efendimizin bu
davranışının gerçek hikmetini anlayamadıklarından dolayı da üzülüyorlar ve bu
üzüntülerini tavırlarıyla belli ediyorlardı. Hattâ bazıları hoşa gitmeyecek
sözler de sarf ediyordu.647
Ensardan bazı kimselerin duyduğu bu üzüntü ve kırgınlığı Resûl-i Ekrem
Efendimize, Sa'd bin Ubâde Hazretleri ulaştırdı. Bunun üzerine Peygamber
Efendimiz Ensarı bir araya toplayarak onlara, "Ey Ensar topluluğu! Söylememeniz
gereken bazı nâhoş sözleri söylediğinizi işittim. Sizler şöyle şöyle demişsiniz"
diye hitap etti.
Bu hitap karşısında Ensardan bazıları özür beyan ettiler:
"Yâ Resûlallah," dediler, "bunları biz değil, birtakım gençlerimiz
söylemişlerdir."
Resûl-i Ekrem Efendimiz, buna rağmen sözlerine şöyle devam etti:
"Ey Ensar! Sizler yollarınızı şaşırmış kimseler iken ben yanınıza gelmedim mi?
Allah benim vasıtamla sizlere hidâyet ihsan etmedi mi? Sizler fakir ve yoksul
iken, Allah vasıtamla sizi zengin kılmadı mı? Sizler birbirinize düşmanlar
idiniz. Allah benim vasıtamla kalblerinizi ısındırıp birleştirmedi mi?"
Ensar cemaatı, "Evet, yâ Resûlallah," dediler, "sen bizi karanlıklar içinde
buldun. Senin sayende aydınlığa, nura kavuştuk. Sen, bizi bir ateş çukurunun
başında buldun. Senin sayende ondan kurtulduk. Sen bizi dalâlet ve şaşkınlık
içinde buldun. Senin sayende doğru yola kavuştuk.
"Bizler, Allah'ı Rab, İslâmiyeti din, Muhammed'i de (a.s.m.) peygamber olarak
kabul etmiş bulunuyoruz. Allah ve Resûlünün üzerimizdeki minnet ve nimetleri her
şeyden üstündür. Allah ve Resûlüne minnettarız. Yâ Resûlallah, sen dilediğini
yap!"648
Buna rağmen, Nebiy-yi Ekrem Efendimiz sözlerine son vermedi. Gönüllerinde en
küçük bir endişenin, en ufak bir kırgınlığın kalmasını istemiyordu. Sözlerine
şöyle devam etti:
"Ey Ensar cemaati! Siz isteseydiniz şöyle diyebilirdiniz ve muhakkak doğruyu
söylemiş olurdunuz:
"Sen bize yalanlanmış olduğun halde geldin. Biz, seni doğruladık. Sen, bize terk
edilmiş olarak gelmiştin. Biz, senden hiç bir yardımı esirgemedik. Sen,
yurdundan kovulmuştun. Biz seni aramızda barındırdık. Sen, bize yoksul olarak
gelmiştin. Biz, sana kendi nefsimiz gibi baktık. Evet, böyle deseydiniz,
muhakkak ben de sizi bu hususta tasdik ederdim."
Karşılıklı bu konuşmalardan sonra, Resûl-i Ekrem Efendimiz asıl söylemek
istediğini şu veciz ve müessir cümlelerle ifade etti:
"Ey Ensar cemaati! Bazı insanlar elde ettikleri dünyalıklar, develer, koyunlar
ile çıkıp giderlerken, sizler Allah Resûlü ile beraber yurdunuza dönmeye razı
değil misiniz?"
Medineli Müslümanlar bu soruya hep bir ağızdan haykırarak, "Evet, yâ Resûlallah!
Biz, buna razıyız" cevabını verdiler.
Bu cevap üzerine Peygamber Efendimiz, mânâ âlemlerini bir anda değiştiren
hitabesini şöyle bağladı:
"Muhammed'in varlığı kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, eğer hicret
fazileti olmasaydı, Ensardan bir ferd olmayı arzu ederdim.
"Allah'ım! Ensarın oğullarına, onların da oğullarının oğullarına acı ve merhamet
et!"469
Fahr-i Kâinat Efendimizin bu samimi, bu muhabbet ve sevgi dolu sözleri
karşısında, Medineli Müslümanlar kendilerini tutamayarak hıçkıra hıçkıra
ağladılar. Öyle ki, gözlerinden akan yaşlar sakallarını ıslattı.
Artık kesin kararlarını vermişlerdi. "Biz, ganimet payı olarak Resûlullaha
razıyız! Başka hiç bir şey verilmezse bile" dediler.
Bu eşsiz bir ganimet hissesiydi.
Cenab-ı Hak, Sevgili Resûlüne işte böylesine müstesna bir ikna kabiliyeti ihsan
etmişti. Bir taraftan en şiddetli düşmanlarını ruhlara tesir eden sözleriyle
İslâmın sinesine celb ederken, diğer taraf tan dostların kendisine karşı
duydukları kırgınlıkları da bir çırpıda bir tek hitabesiyle giderebiliyordu.
Ci'râne'den Mekke'ye
Zilkâde ayının bitmesine on iki gün kalmıştı.
Peygamberimiz, Ci'râne'de bulunduğu zaman zarfında içinde namazlarını edâ ettiği
mescide giderek orada namaz kıldı, duada bulundu, sonra da umre için ihrama
girdi. Daha sonra Cir'âne'den ayrılarak Ashab-ı Kiramla gece Mekke'ye girdi. Yol
boyunca telbiye getiren Efendimiz Beytullahı görünce telbiyeyi kesti.
Sabahleyin Ashabıyla birlikte Kâbe-i Muazzamayı tavaf etti. Sonra da Safâ ve
Merve arasında sa'y yaptı. Sa'yın yedinci devresinde Merve yanında başını tıraş
ettirdi.
Bu umrede Efendimiz kurban kesmedi.650
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, artık Medine'ye dönmek niyetindeydi.
Bunun için, daha önce Mekke vâliliğine tâyin ettiği Attab bin Esîd'e aynı
vazifeyi tekrar verdi. Muaz bin Cebel Hazretlerini de İslâmı anlatmak ve Kur'an
öğretmek üzere orada bıraktı.651
Bundan sonra Mekke-i Mükerremeden yola çıktı. Zilkâde ayının bitmesine bir kaç
gece kala Medine-i Münevvereye kavuştu.652
618. Sîre, 4:125.
619. A.g.e., 4:125; Taberî, 3:133.
620. Sîre, 4:125.
* Peygamber Efendimizin (a.s.m.) anne annelerinden Âtike, Sakiflilerdendi.
621. Megazî, 3:928.
622. Tabakât, 2:158.
623. İnsanü'l-Uyûn, 3:80.
624. Tabakât, 2:158-159.
625. Megazî, 3:932.
626. İnsanü'l-Uyûn, 3:81.
627. A.g.e., 3:81.
628. Sîre, 4:127; Taberî, 3:133-134.
629. Tabakât, 2:159.
630. Megazî, 3:936.
631. Sîre, 4:131; Tabakât, 2:159.
632. Sîre, 2:135.
633. A.g.e., 4:131; Tabakât, 2:152.
* Bir Ukiyye, 1283 gramdır.
634. Tabakât, 2:152.
635. A.g.e., 2:154.
636. A.g.e., 2:153; Sîre, 4:131.
637. Sîre, 4:132; Müsned, 4:327.
638. Sîre, 4:133; Taberî, 3:135.
639. Sîre, 4:134; Taberî, 3:136.
640. Sîre, 4:134.
641. A.g.e., 4:135; Taberî, 3:136.
642. İnsanü'l-Uyûn, 3:84.
643. Sîre, 4:136-138; Tabakât, 2:152-153.
644. İstiâb, 3:720; Üsdü'l-Gâbe, 3:24.
645. Tabakât, 5:449.
646. Sîre, 4:139; Tabakât, 4:246.
647. Sîre, 4:140-141; Müsned, 3:76, 157, 201; Taberî, 3:138.
648. Sîre, 4:142; Müsned, 3:76; 4:42; Buharî, 3:69; Taberî, 3:138.
649. Sîre, 4:142-143; Tabakât, 2:154; Müsned, 3:77,188; Buharî, 3:69; Taberî,
3:138.
650. Tabakât, 2:154.
651. Sîre, 4:143; Taberî, 3:139.
652. Sîre, 4:144; Tabakât, 2:154.