MÜNAFIKLARIN ORTAYA ÇIKMASI
Peygamber Efendimiz, Medine'ye teşrif ettiklerinde orada
Müslüman Araplar, müşrik araplar, ehl-i kitap olan Yahudiler ve çok az sayıda da
Hıristiyan vardı.
Resûl-i Ekrem Efendimizin yerleşmesinden sonra, İslâmiyet Medine'de daha yaygın
bir hale geldi. Medineliler gruplar halinde Müslüman oldular. Bu arada Peygamber
Efendimiz, Müslümanları siyasî ve idarî bir teşkilâta kavuşturdu.
İşte bu sırada, yeni bir zümre daha ortaya çıktı. Kalben inanmadıkları halde
Müslüman gözüken bu grup münâfiklardı.
Peygamberimizin Medine'ye teşriflerinden az önce aralarında senelerce süren
dahilî çarpışma ve kavgalardan bitkin düşen Medine'nin yerli kabileleri Evs ve
Hazreç, aralarında anlaşarak Abdullah bin Übey bin Selûl'ü kendilerine hükümdar
yapmaya karar vermişlerdi. Hattâ, başına giydirecekleri, hükümdarlık tacını bile
sipariş etmişlerdi.505
Fakat, Abdullah bin Übey'in hükümdar olma hayalleri Resûl-i Ekrem Efendimizin
Medine'ye teşrifleriyle suya düşmüştü. Zira, Evs ve Hazreçlilerin hemen hepsi
Müslüman olmuşlardı ve îmânlarının icabı olarak Peygamber Efendimizin etrafında
toplanmışlardı.
Bu durum reislik hayalleri suya düşen Abdullah bin Selûl'ün fazlasıyla ağrına
gitti. Çevresinde fazla kimsenin de kalmadığını görünce, istemeye istemeye
Müslüman olmuş gözüktü.506
Zahiren Müslüman olduğunu, bunda etrafının psikolojik baskısı bulunduğunu,
bizzat kendisi de ifâde etmiştir. Müriysi Gazâsı esnasında Muhacirlerle Ensarı
birbirine düşürmek için olanca gayreti sarfetmiş ve "Medine'ye dönersek, izzetli
ve kuvvetli olan, zelil ve zâif olanı oradan muhakkak sürüp çıkaracaktır"
diyecek kadar da ileri gitmişti. Bunun üzerine münâfıklar hakkında Münâfikûn
Sûresi nazil olmuştu.
Sûrenin nazil olması üzerine Abdullah bin Übey'e, "Ey Ebû Hubab!* Senin hakkında
pek şiddetli âyetler nâzil oldu. Resûlullaha (a.s.m.) git de, senin için
Allah'tan af dilesin" denilince şu cevabı vermişti:"Benim îmân etmemi
emrettiniz, îmân ettim. Malımın zekatını vermemi emrettiniz, verdim. Muhammed'e
secde etmemden başka hiç bir şey kalmadı!"507
Abdullah bin Übey'in, reislik tasavvurunun suya düşmesinden ne kadar müteessir
olduğunu ve bunu bir türlü hazmedemediğini şu hâdise de açıkça gösterir:
Birgün Peygamber Efendimiz, evinde hasta yatan Sa'd bin Ubâde Hazretlerini
ziyârete gidiyordu. Yolda, Abdullah bin Übey'in evinin gölgesinde, Müslüman,
müşrik Araplardan ve Yahudîlerden bir takım kimselerle oturmakta olduğunu
görünce, selâm verip yanlarına oturdu. Onlara Kur'ân'dan bir parça okudu. İyi
hareketinden dolayı Cennete kavuşulacağını müjdeledi. Kötü hareketinden dolayı
da Cehenneme girileceğini anlatarak sakındırdı.
Peygamber Efendimiz, sözlerini bitirince Abdullah bin Übey şöyle dedi:
"Ey konuşan kişi! Eğer söylediklerinde doğru isen, onlardan daha güzel şey
olmaz. Fakat, sen evinde otur! Onları, sana gelenlere anlat. Sana gelmeyenlerin,
söylediklerinden hoşlanmayanların toplantılarına gelip de onları rahatsız etme!"
Peygamber Efendimiz Abdullah bin Übey'in bu sözlerinden dolayı son derece
müteessir oldu. Kalkıp oradan ayrıldı. Yoluna devam ederek Sa'd bin Ubade
Hazretlerinin evine gitti. Üzüntüsünün sebebini anlatınca, Sa'd bin Ubade
Hazretleri şöyle dedi:
"Yâ Resûlallah! Sen İbni Übey'in kusurunu affet. Hem onu mâzur gör. Sana
Kur'ân'ı indiren Allah'a yemin ederim ki,
Allah'ın iradesi sana Peygamberlik
vermek suretiyle tecelli etti. Halbuki, şu beldenin halkı, İbni Übey'in başına
taç giydirmeye, hükümdarlık sarığı sarmaya ve onu kendilerine hükümdar yapmaya
hazırlanmıştı. Yüce Allah, size ihsan buyurduğu peygamberlikle, onların bu
tasavvurunu gerçekleşemez hale getirince, İbni Übey, bundan son derece müteessir
olmuş; o, gördüğün çirkin hareketi, bunun için yapmıştır!"508
Münafıkların reisliğini Abdullah bin Übey bin Selûl yapıyordu. Etrafında bir çok
avanesi vardı. Bunun yanında; akrabalık ve müttefiklik gibi sebeplerden dolayı
körü körüne bunlara uyan sıradan bir çok kimse de vardı.
Sayıları hakkında elbette kesin bir rakam söylemek mümkün değildir. Ancak Uhud
Harbi sırasında, Abdullah bin Übey'e uyarak ayrılanların sayısı, üç yüz kadardı.
Yâni bin kişilik İslâm ordusunun üçte biri kadar... Bu, elbette küçümsenecek bir
rakam değildi ve Medine siyasî hayatında ağırlıkları bulunduğunu açıkça ortaya
koymaktadır.
Resûl-i Ekrem Efendimiz, Bedir Harbinden muzaffer olarak Medine'ye dönünce,
İslâm dini fazlasıyla kuvvet buldu. Düşmanların gözü ise yıldı. Bunun üzerine
Medine'deki Yahudîler, 1.Müslim, 5:183; Müsned, 5203.
"Tevrât'ta sıfatlarını bulduğumuz zât budur! Artık bundan sonra, ona karşı
durulmaz! Hep o galip gelir!" diyerek bir kısmı îmân etti. Bazıları ise zahiren
Müslüman oldu. Böylece Yahudîlerden de münâfıklar türedi. Yahudî münâfıklarının
çoğu, Yahudî âlimlerindendi. Şeytanî bir zekâya sahiptiler. Diğerlerine nisbetle
de daha dessas ve hilekâr idiler. Bunlar, İslâmı küçük düşürmek, Müslümanların
morallerini bozmak, müşriklerin ihtidâ etmelerine mâni olmak için gayret
gösteriyorlardı. Peygamber Efendimizi meşgul etmek, akıllarınca müşkül duruma
düşürmek, sıkıntıya sokmak maksadıyla bir çok karışık ve dolaşık sorular
sorarlardı.509
Bedevî diye adlandırılan çöl Arapları arasında da münâfıkların bulunduğunu
Kur'ân-ı Kerim'den öğreniyoruz: "Medine çevresindeki bedevîler arasında
münâfıklar da vardır. Medine halkından da münâfıklıkta inat edenler vardır ki,
onları sen bilmezsin, ancak Biz biliriz..."510
Bütün bu münâfıkların içtimaî seviyeleri, yaşayışları farklı, hattâ ayrı ırktan
olmalarına rağmen, aynı vasıfları taşıyorlardı: Birinci vasıfları: "Kalblerinde
olmayanı ağızlarıyla söylemekti."511 Yâni, içten inanmadıkları halde inanmış
gibi görünmeleri idi. Böyle görünerek Müslümanlar arasına sokuluyorlar, onlarla
düşüp kalkıyorlar, suret-i haktan görünerek, onları şüpheye düşürecek şeyler
soruyorlardı. Böylece Müslümanların birbirlerine karşı olan itimatlarını
sarsmak, aralarını açmak, onları birbirine düşürmek suretiyle zaafa uğratmak
gayesini güdüyorlardı.
Bütün maksat ve gayeleri; Müslümanları fesad ve tefrikaya götürecek fikirler
atmak, Peygamber Efendimizi yalan dolan ve binbir türlü iftiralarla Müslümanlar
nazarında küçük düşürmekti! Bu menhus emellerinin gerçekleşmesi için her türlü
yola başvuruyor, herşeyi mübah sayıyorlardı. Bu uğurda tevessül etmeyecekleri
adilik ve sahtekârlık yoktu.
Resûl-i Ekrem Efendimizin bunlara karşı takındığı tavır ve takip ettiği siyaset
ise, oldukça düşündürücü ve ibretlidir. İslâm kalesini içten sarsmak sinsî
gayesine matuf faaliyetleri Peygamber Efendimize bir çok defalar intikal
etmiştir. Peygamber Efendimiz derhal harekete geçip bu tür faaliyetlerde
bulunanları huzuruna celbederek sorguya çekiyordu. Fakat onlar, her defasında
hiç bir zararlı faaliyette bulunmadıklarını, suçsuz olduklarını söylüyorlardı.
Arkasından da kelime-i şehadet getirerek mü'min ve Müslüman olduklarını
tekrarlıyorlardı. Nitekim, Abdullah bin Übey'in, "Medine'ye varırsak, en şerefli
ve kuvvetli olan en zelil ve güçsüz olanı oradan sürüp çıkaracaktır" sözünü Hz.
Zeyd bin Erkam Peygamber Efendimize nakledince, Efendimiz İbn-i Übey'i huzuruna
çağırmış ve "Bana haber verilen sözleri sen mi söyledin?" diye sormuştu.