Abdullah bin Übey'in cevabı aynen şu olmuştu:
"Hayır! Sana kitabı indirmiş olan Allah'a yemin ederim ki ben, o sözlerin
hiçbirini söylemedim. Zeyd muhakkak yalancıdır!"
Kur'ân-ı Kerim, münâfıkların bu tarz davranışlarına şu âyetiyle işaret eder:
"Münâfıklar sana geldiklerinde 'Şehâdet ederiz ki şüphesiz sen
Allah'ın
Resûlüsün' dediler. Allah bilir ki sen elbette Onun Resûlüsün. Münâfıkların
yalancı olduklarına da Allah şâhittir."512
Onlar, suçlarını inkâr ederken, inen vahiy, bu suçları işlediklerini ve yalan
söyleyerek bu suçlarını inkâr etme yoluna gittiklerini Peygamber Efendimize
bildiriyordu. Buna rağmen Resûl-i Ekrem Efendimiz, onlara karşı sabır, müsamaha
ve afla mukabele ediyordu.
Daha önce de bahsettiğimiz gibi, Peygamber Efendimiz Abdullah bin Übey'le
birlikte oturan bir kısım kimselere Kur'ân-ı Kerim'den bir parça okuyup, onlara
nasihat edince, Abdullah bin Übey buna dayanamamış ve, "Sen bunları, git, sana
gelenlere anlat. Bizi rahatsız etme" demişti.
Peygamber Efendimiz bu sözlerden fazlasıyla rahatsız olmuştu. Bu durumu
ziyaretine gittiği Sa'd bin Ubade Hazretlerine anlatmış, Hz. Sa'd: "Yâ
Resûlallah, sen onun kusurunu affet" deyince, Peygamber Efendimiz de (a.s.m.)
affetmişti.513
Münâfıklar zümresinin belli başlı vasıflarından biri de "Îmân edenlere
rastladıklarında 'İnandık' derler. Şeytanlaşmış reisleri ve arkadaşlarıyla
başbaşa kalınca da, 'Aslında biz sizinle beraberiz; onlarla sadece alay
ediyoruz' derler."514 Yaptıkları bu iki yüzlülük ve ahlâksız davranışlarıyla
iftihar ederlerdi.
Bu vasıflarını apaçık gösteren bir misali, bizzat reisleri olan Abdullah bin
Übey göstermiştir. Bir gün avânesiyle sokağa çıkmışlardı. Ashab-ı Kiramdan bir
kaç kişinin karşıdan gelmekte olduğunu görünce İbni Übey, "Bakınız ben bu
gelenleri başınızdan nasıl savacağım" der. Yaklaştıkları zaman da, Hz. Ebû
Bekir'in elini tutar: "Merhaba Benî Temim Efendisi, Resûlullahın mağarada
arkadaşı olan, nefs ve malını Resûlullah uğrunda seve seve sarfetmiş bulunan
Sıddık!" der.
Sonra Hz. Ömer'in elini tutar, "Merhaba Benî Adiyy Efendisi! Dininde kuvvetli,
nefs ve malını Resûlullah uğrunda esirgememiş bulunan Hz. Faruk!" der.
Sonra Hz. Ali'nin elini tutar: "Merhaba Resûlullahın amcazâdesi, damadı,
Resûlullahtan başka bütün Benî Haşim'in Efendisi" der.
Hz. Ali bu riyakârlığa dayanamayıp, "Abdullah! Allah'tan kork, münâfıklık etme!
Çünkü, münâfıklar Allah'ın en şerir mahlûklarıdır" der.
Bunun üzerine İbni Übey, "Ey Ebû'l-Hasan, benim hakkımda böyle mi söylüyorsun?
Vallahi, bizim îmânımız sizin îmânınız gibi ve bizim tasdikimiz sizin tasdikiniz
gibidir" deyip ayrılır.
Sonra Abdullah bin Übey arkadâşlarına dönerek, "Gördünüz mü nasıl yaparım? İşte
siz de bunları görünce benim gibi yapınız" der.515
Bir rivâyete göre, Bakara Sûresinin 14. âyeti bu hadise üzerine nazil
olmuştur.516
Münâfıklar, Müslümanların ibâdetlerine ve dinî hayatlarına ait bütün hususlara
zahiren iştirak ederlerdi. Fakat, el altından da entrika çevirmeye çalışırlardı.
Dikkati çeken bir husustur ki, bu zümre küfrün icabı olan şeyleri göstermemeye
gayret ederler ve zahirde Müslüman göründüklerinden İslâm cemaâtından tard
olunmazlardı. Bu sebeple kâfir ve müşriklerden ziyade, bu dahili düşmanlara
karşı İslâmın tesanüd ve umumî emniyetini muhafaza çok daha mühimdi. Çünkü,
dahili düşmanın zararı daha şiddetli olur. Zira içteki düşman kuvveti dağıtır,
cesareti azaltır. Hariçteki düşman ise, aksine tesanüd ve salabeti artırır. Bu
sebeple Kur'ân-ı Azimüşşan, münâfıklar üzerinde çokça durmuştur. Mü'min ve
Müslümanların onlara karşı daima uyanık bulunmaları ve onların oyunlarına
gelmemeleri hususunda bir çok ikazlar yapılmıştır.
Cenâb-ı Hakkın bildirmesiyle, Resûl-i Ekrem Efendimiz onları tanıyordu ve bazı
Sahabîlere de bildiriyordu. Fakat, umuma açıklamıyordu. Kabahatlarını da açıktan
açığa yüzlerine vurmuyordu.
İslâmın ve Müslümanların menfaatına bu daha uygundu. Ayrıca Peygamberimizin bu
tarz davranmasında göz önünde tuttuğu mühim bir husus daha vardı. O da; onların
işledikleri kötülüklerden, fesad ve nifak hareketlerinden tedricen vazgeçmeleri
ihtimali idi. Çünkü, bazen kötülük açığa vurulmazsa, zamanla ortadan kalkması
ihtimâli vardır. Fakat, teşhir edildiği takdirde, kötülüğü yapan kimsenin
hiddetini tahrik eder. Fenalığı daha da fazla yapmasına sebep olur.517
Bütün bu sebeplerden, Peygamber Efendimiz, Kur'ân'ın bu hususta ortaya koyduğu,
münâfıkların vasıflarından bahsedip, şahıslarını tayin etmeme tarzını tatbik
ediyordu.
Resûl-i Ekrem Efendimizin münâfıkları açığa vurmayıp, onlara dünyada Müslümanlar
gibi muâmelede bulunup, İslâm cemaâtı haricinde tutulmasında şu hususları göz
önünde bulundurmuş olduğu söylenebilir:
1) İslâm muhitinde ve İslâmî hükümler altında büyüyecek olan evlâtlarından,
ciddî mü'minlerin yetişmesine imkân bırakmak.
2) Onların, kalben inanmadıkları İlâhi hükümleri zahiren yaşamak suretiyle
duydukları mânevi sıkıntı ile başbaşa bırakmak ve bundan pişman olup halis
mü'minler safına geçmelerini temin edebilmek.518
Münâfıklar, Peygamber Efendimizin yüce şahsiyetini mü'min ve Müslümanlar
nazarında küçük düşürmek için olmadık yollara başvurmuşlar, karşılarına çıkan
her fırsatı değerlendirme cihetine gitmişlerdir. Bu hususta bir çok hadise
cereyan etmiştir.
Mirba' bin Kayziyy'in küstahlığı buna bir misâl gösterilebilir.
Resûl-i Ekrem Efendimiz, Uhud'a ordusuyla giderken bu azılı münâfık onu
bostanından geçirmek istememiş ve "Yâ Muhammed! Şayet, sen bir Peygambersen,
bostanımı çiğneyip geçmek sana helâl olmaz" demiş ve sonra da yerden bir avuç
toprak alarak ilâve etmişti: "Vallahi, bu toprağın, başkalarını rahatsız
etmeyeceğini bilseydim, onu sana atardım!"
Azılı münâfıkın bu küstâhça hareketine sabredemeyen birkaç Müslüman onu öldürmek
istedilerse de, Peygamber Efendimiz, "Bırakınız onu! O, bir kördür. Kalbi kör,
kalb gözü kördür."
Peygamber Efendimizin bu müdahelesinden önce, bu azılı münafık, Said bin
Zeyd'den de bir darbe yer. Münâfıkların bu çeşit faaliyetlerine verilebilecek
bir misal de Tebük Harbi esnasında cereyan eder.
Bir konaklama anında Peygamber Efendimizin devesi kaybolur. Bütün aramalara
rağmen bulunmaz. Münâfıklar derhal harekete geçerek, "Eğer, Muhammed gerçekten
bir Peygamber olsaydı, devesinin nerede olduğunu bilirdi" derler.
Bu sözlerini duyan Efendimiz, "Evet, vallahi, ben ancak
Allah'ın bana
bildirdiğini bilebilirim. Şimdi devenin nerede olduğunu bana gösterdi. Deve
filanca vadide, yuları bir ağaca takılı vaziyettedir. Gidip arayın!" buyurur.
Resûl-i Kibriyâ Efendimizin dediği vadide ve târif ettiği şekilde deve
bulunur.519
Peygamberimiz zamanındaki münâfıklar zümresinin göze çarpan belli başlı diğer
muzır faaliyetlerinden biri de, en kritik anlarda, Müslümanları terk
etmeleridir. Böylece onları sayıca zaif ve güçsüz durumda bırakmak, morallerine
de menfi yönde tesir etmek emelini güdüyorlardı. Bunun apaçık bir örneği, Uhud
Harbi esnasında İslâm ordusunu terk etmeleridir. Baş münâfık Abdullah bin
Übey'in reisliğinde İslâm ordusunu terk eden bu münâfıklar üç yüz kadar idiler.
Yani İslâm ordusunun üçte biri. Münâfıklar bu hareketleriyle, düşmana karşı
Müslümanların sayılarını azalttıkları gibi, mücahidlerin moralleri üzerinde de
tesir etmişlerdir. Bu hareketleri üzerine Müslümanlardan bazılarında harbe karşı
bir gevşeme hasıl olmuştu. Hattâ, geri dönmeye bile niyetlenmişlerdi. Ancak,
Resûl-i Ekrem Efendimizin dirayeti ve Cenâb-ı Hakkın da inayetinin eseri olarak
bu kararlarından sonradan vazgeçmişlerdi.520
Aynı şekilde, Hendek Harbinin en kritik anında bu münafıklar, "Bize izin ver,
evlerimize gidelim. Çünkü, evlerimiz müdafaasızdır" diyerek Peygamberimize
müracaât etmişlerdi.
O sırada Sa'd bin Muaz Hazretleri Peygamber Efendimizin huzuruna gelerek, "Yâ
Resûlallah! Bunlara izin verme! Vallahi biz ne zaman bir musibete uğrasak,
sıkışık bir durumla karşı karşıya kalsak onlar, hep böyle yaparlar?" diye
konuşmuştu.
Bu ifâdelerden de anlaşılacağı gibi, münafıklar en kritik anlarda Resûlullahı ve
Müslümanları zor durumda bırakmak için İslâm ordusunu terk etme yoluna
gitmişlerdir.
Tebük Seferinde de aynı şeyi yapmışlardır. Sefer için hazırlıklar yapıldığı
sırada, onlardan bir cemaât, "Bu sıcakta sakın cihada çıkmayın" diye konuşarak
Müslümanların morallerini bozmaya çalıştıkları gibi Peygamber Efendimize de
müracaat ederek sefere katılmamak için izin istediler. Seksen kadarına izin
verildi. Kur'ân-ı Kerim onların bu durumlarından şöyle bahseder:
"Resûlullaha karşı gelerek seferden geri kalanlar, evlerinde oturdukları için
sevindiler. Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad etmek ise onların
hoşlarına gitmedi de, 'Bu sıcakta cihâda çıkmayın' dediler. Sen, 'Cehennem ateşi
daha sıcaktır' de. Keşke anlayabilselerdi!"
Bırak biraz gülsünler; sonra çok ağlayacaklar. Bu onların kendi kazandıklarının
cezâsıdır."521
Yine aynı seferde Abdullah bin Übey, münafıklar ve Yahudî müttefikleriyle
birlikte İslâm ordusuna katılıp Seniyyetü'l-Veda Tepesine kadar gelip orada
karargâh kurduğu halde, sonradan İslâm ordusuyla gitmekten vazgeçti ve
beraberindekilerle Medine'ye döndü. Kendisine tâbi olan münâfıklar ve Yahudi
müttefikleriyle döndüğü yetmiyormuş gibi, mücahidlerin de cihad aşkını aklınca
gevşetmek için şöyle konuşuyordu: "Muhammed güç durumda, şiddetli sıcaklarda ve
çok uzak diyarlarda Beni Asfarlarla (Bizanslılar) savaşacak! Herhalde o, Benî
Asfarlarla çarpışmayı oyuncak sanıyor!
"Vallahi, onun Ashabını, bir sabah, ikişer ikişer iplere bağlanmış olarak görür
gibiyim sanki!"
Bütün bu yıkıcı, Müslümanları birbirine düşürücü, onların arasına fesat tohumu
atıcı, Müslümanları ve Resûl-i Ekremi küçümseyici muzır davranışlara rağmen
Peygamber Efendimiz bunlara, müşrik ve Yahudilere karşı takındığı tavırdan
farklı bir muamele, bir siyaset takip etmiştir. Çoğu zaman Abdullah bin Übey'i
toplantılara çağırmış ve onunla istişâre etmiştir.
Onlara karşı muâmelesi hemen hemen her zaman af ve müsamaha çerçevesinde
olmuştur. Ancak bu af ve müsamahalı davranışa rağmen, ihtiyatı da hiç bir zaman
elden bırakmamıştır. Onlara hissettirmeyecek şekilde, hareket ve davranışlarını
daima kontrol ve teftiş etme cihetine gitmiştir.
Benî Müstalık Gazasında, reisleri Abdullah bin Übey, Resûlullah ve Müslümanları
kastederek hakaretvâri konuşunca, bu duruma dayanamayan Hz. Ömer, "Yâ
Resûlallah! Müsaade buyur da İbni Übey'in boynunu vurayım" dediği zaman,
Resûlullahın cevabı şu olmuştu:
"Hayır! Olmaz yâ Ömer! İşin iç yüzünü bilmeyen halk, 'Muhammed Ashabını
öldürüyor' diye konuşmaya başladıkları zaman hal nice olur?"
Bir başka rivâyette ise, Resûlullahın şu cevabı verdiği kaydedilir:
"Öldürülmesini emredecek olursam onu öldürürler. Fakat, çok geçmeden de Yesrip
(Medine) onun yüzünden pek çok sarsıntılara uğrar!"
Bu ifadelerden de anlaşıldığı gibi, Peygamber Efendimiz küçümsenmeyecek bir
sayıda olan münâfıkların Müslümanlar arasında dahilî bir çarpışmaya meydan
verebilecekleri ihtimalini her zaman göz önünde bulunduruyordu. Bunun için de,
yaptıklarına sabır ve tahammül gösteriyordu.
Yine Benî Müstalık seferi esnasında İbn-i Übey'in oğlu samimi Müslüman Hz.
Abdullah Resûlullahın huzuruna gelip, "Yâ Resûlallah, babamı öldüreceğini haber
aldım. Eğer bu işi gerçekten yapacaksan, bırak onu ben öldüreyim" diye teklifte
bulunduğu zaman da Peygamber Efendimizin (a.s.m.) cevabı şu olmuştu:
"Hayır, ona karşı yumuşak davranınız. Aramızda olduğu müddetçe de ona iyi
arkadaşlık ederiz."
Gerçekten de Resûl-i Ekrem Efendimiz, ölümüne kadar bu adama son derece
müsamahalı ve kadirşinas davranmıştır. Hattâ ölümü ânında bile, ona iyilik
etmekten geri durmamıştır. Gömleğini kefen olarak sarılmak üzere vermiştir.
Başta Hz. Ömer olmak üzere bir kısım Sahabîlerin itirazlarına rağmen cenaze
namazını da bizzat kıldırmıştır. Ve Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, hem Abdullah bin
Übey'e hem de sair münafıklara karşı takip ettiği bu af, müsamaha ve iyilik
yapma siyasetinin neticesini de almıştır. Peygamber Efendimizin İbni Ubey'in
cenaze namazını kıldırdığını gören bine yakın münâfık, hulûs-u kalble gerçek
Müslümanlar safına geçmiştir.
Peygamber Efendimiz, münâfıklar zümresini cemiyet içinde serbest bırakmakla
beraber, her zaman psikolojik bir baskı altında tutmayı da asla ihmâl
etmemiştir. Teşebbüs etmek istedikleri komplolar vahiy ile bildirilince, yapmak
istediklerini hemen kendilerine haber veriyor, böylece her davranışlarının
kontrol altında tutulduğu korkusunu veriyordu.
Bir seferinde, onlardan bir grubun aralarında toplanıp gizlice konuştuklarını
gören Efendimiz, hemen yanlarına varıp, "Siz, şu şu maksatla bir araya geldiniz.
Şunları söylediniz. Kalkın Allah'tan af dileyin. Ben de sizin için af diliyorum"
demişti.
Bu sebeple onlar, hilelerini Cenâb-ı Hak, sevgili Resûlüne bildirecek diye her
zaman bir korku içinde bulunuyorlardı. Ordu içinde çıkan en ufak bir gürültüyü
bile bu sebeple aleyhlerinde zannedecek kadar endişe ve korkulu yaşıyorlardı.
Kur'ân-ı Kerim onların bu durumlarını da bize haber verir:
"Onları gördüğünde cüsseleri hoşuna gider. Konuştuklarında sözlerine kulak
verirsin. Onlar elbise giydirilmiş kütükler gibidir. Her gürültüyü aleyhlerine
sanırlar."522
Peygamber Efendimizin bu zümreye gösterdiği bir başka tavır da, onların nerede
olursa olsun Müslümanlardan ayrı olarak bir araya gelmelerine mâni olmaktı. Bu
da, onların müşterek bazı fikirleri geliştirmelerine imkân vermemek gayesine
mâtuftu.
Mescid-i Dırar'ın yıktırılması, buna güzel bir örnektir. Onlar, bu mescidi
aslında içinde ibadet etmek için değil, İslâm cemaatının aleyhinde bazı
fikirlerin geliştirilmesi, bazı planların serbestçe kurulması için inşâ
etmişlerdi. Resûl-i Ekrem Efendimiz bu gayelerini bildiği için, derhal
yıktırılmasını emretmişti. Emir, ânında yerine getirilmişti.
Hülâsa olarak denebilir ki: Peygamber Efendimiz, münâfıklar zümresine karşı
takip ettiği müsamaha ve ihtiyat esasına dayanan siyasetinin meyvelerini aldı.
Bu tarz davranışı sayesinde, onların İslâm cemaâtından koparak, müşriklerin
safına iltihaklarına mani oldu. Müslümanların birliğini korudu. Onların da
teşkilâtlanarak, Müslümanlara karşı başkaldırmalarını önledi.
505. Müslim, 5/182-183
506. Tabakât, 3/540
* Hubab Abdullah bin Übey'in samimî Müslüman olan oğlunun ismi idi. Peygamber
Efendimiz: "Sen Abdullah'sın. Hubab şeytanın ismidir" diyerek onun ismini
Abdullah diye değiştirmişti.
507. Tefsir-i Taberî, 28/116
508. Müslim, 5/183; Müsned, 5/203
509. Sîre, 3/174-175; Tabakât, 1/174; Müslim, 8/128-129; Müsned, 4/239-240
510. Tevbe Sûresi, 101
511. Âl-i İmrân Sûresi, 167; Bakara Sûresi, 8-9
512. Münâfikûn Sûresi, 1
513. Müsned, 5/203
514. Bakara Sûresi, 14
515. Hamdi Yazır, Tefsir, 1/237-238
516. A.g.e., 1/238
517. Bediüzzaman Said Nursî, İşârâtü'l-İcâz, s.35
518. Hamdi Yazır, Tefsir, 1/241
519. İstiâb, 1/288
520. Tefsir-i Taberî, 4/73
521. Tevbe Sûresi , 81-82
522. Münâfıkûn Sûresi, 4