Peygamberimizin Kâbe'ye Girmesi
Resûl-i Ekrem, Osman bin Talhâ'ya haber göndererek Kâbe'nin anahtarını
getirmesini emretti. Annesinin, anahtarı vermemek hususundaki şiddetli ısrarına
rağmen Osman bin Talha anahtarı alıp getirdi.
Kâinatın Efendisi yanında Hz. Bilâl, Üsâme bin Zeyd ve Osman bin Talha (r.a. )
olduğu halde Kâbe'ye girdi.574 İçerdeki suret ve putların temizlenmesi için daha
önce emir buyurmuşlardı. Ancak henüz onlardan eser vardı. Bir emirle bu izlerin
de silinip her tarafın tertemiz edilmesini istedi.
Bir müddet Kâbe'nin içinde kaldıktan sonra, dışarı çıktı. O sırada hemen hemen
bütün Mekke halkı Mescid-i Haramın etrafında toplanmış, haklarında verilecek
hükmü merakla bekliyorlardı.
Acaba, Resûl-i Kibriyâ, onların kendisine revâ gördükleri gibi yüzlerine işkembe
mi atacaktı? Yollarına dikenler döküp üzerinden mi yürütecekti? Onlara, akla
gelmez eziyet ve hakaretlerde mi bulunacaktı? Onların Sahabîlerine yaptıkları
gibi boğazlarına ip takıp sokak sokak mı dolaştıracaktı? Kızgın kumların üzerine
yatırıp onlara işkence mi yapacaktı? onları aç susuz mu bırakacaktı?
Yurtlarından mı çıkaracaktı?
Hayır, kâinatın vücud bulmasına sebep olan ve âlemlere rahmet olarak gönderilmiş
bulunan o şanlı Resûl, bunların hiç birini yapmadı.
Fetih Hutbesi
Resûl-i Ekrem Efendimiz, Kâbe-i Muazzamanın kapısında durdu. Mübârek yüzünde
beliren tadı tebessümleriyle halka bakıyordu. Allah'a hamd ve senâdan sonra şu
hutbeyi irad etti:
"Allah'tan başka ilâh yoktur. Yalnız O vardır. Onun şeriki yoktur.
"O, va'dini yerine getirdi, kuluna yardım etti, aleyhinde toplanan düşmanları
tek başına perişan etti.
"Bilmelisiniz ki, Cahiliyye Devrine âit olup, iftihar vesilesi yapıla gelinen
her şey; kan, mâl dâvâları, bunların hepsi bugün, şu ayaklarımın altında kalmış,
ortadan kaldırılmıştır.
"Bütün insanlar Âdem'den (a.s.), Âdem de topraktan yaratılmıştır.
Allah
buyuruyor ki: 'Ey insanlar! Sizi, bir erkekle bir dişiden yarattık; sonra da,
birbirinizi tanıyıp kaynaşasınız ve aranızdaki münâsebetleri bilesiniz diye sizi
milletlere ve kabilelere ayırdık. Allah katında en şerefliniz, Ondan en çok
korkanınızdır. Muhakkak ki Allah herşeyi hakkıyla bilir, herşeyden hakkıyla
haberdardır." (Hucurat Sûresi, 13 )575
Resûl-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.), bu hitabesinden sonra, halka, "Ey Kureyş
topluluğu! Şimdi hakkınızda benim ne yapacağımı tahmin edersiniz?" diye sordu.
Kureyşliler, "Sen kerem ve iyilik sahibi bir kardeşsin! Kerem ve iyilik sahibi
bir kardeş oğlusun! Ancak bize hayır ve iyilik yapacağına inanırız" dediler.
Bunun üzerine Âlemlere rahmet olarak gönderilen Resûl-i Kibriyâ Efendimiz şöyle
konuştu:
"Benim halimle sizin haliniz, Yusuf'la (a.s.) kardeşlerinin hali gibidir.*
"Yusuf un (a.s.) kardeşlerine dediği gibi ben de sizlere diyorum:
"Bugün sizin için bir kınama yoktur! Allah, sizi affetsin. O, merhamet edenlerin
en merhametlisidir.'576 Gidiniz, sizler serbestsiniz"577
Affedişlerin en makbulü, muktedirken affetmek, iyiliklerin en güzeli ise,
kötülüklere karşı yapılarıdır. Merhametlerin en üstünü kendisine acımayanlara
acımak, şefkat etmek ve merhamette bulunmaktır. İşte Kâinatın Efendisi bunu
yapıyordu. Çünkü, O, Cenâb-ı Haktan dersini şöyle almıştı:
"Kolaylık göster, affa sarıl, iyiliği tavsiye et, câhillerden de yüz çevir."578
Fetihten Sonra Hicretin Kaldırılması
Mekke'nin fethedildiği gündü.
Abdurrahman bin Safvan, babasını alıp Resûl-i Ekrem Efendimizin huzuruna
getirdi. "Yâ Resûlallah, babam hicret etmek üzere bîat edecektir" dedi.
Peygamberimiz, "Mekke'nin fethinden sonra artık hicret kalkmıştır" buyurdu.
Ne var ki, Abdurrahman, babasının muhacir vasfının manevî mükâfatından nasibdar
olmasını istiyordu. Bunun için gidip Peygamber Efendimizin çok sevdiği ve
hatırını saydığı amcası Hz. Abbas'a başvurdu. Bu hususta şefaatçı olmasını
istedi.
Abdurrahman'ın ricasını kabul eden Hz. Abbas, "Yâ Resûlallah! Sen benimle filân
arasındaki dostluğu biliyorsun, babasını hicret bîatı yapmak üzere size
getirmiş, kabul buyurmamışsınız" dedi.
Arabistan müşriklerinin yegâne kalesi olan Mekke artık fethedilmişti. İslâmiyet
bununla büyük bir kuvvet kazanmıştı. Müslümanlar da dinlerini istediği gibi,
istedikleri yerde yaşama durumunu elde etmişlerdi. Bu sebeple Peygamber
Efendimiz "hicret müessesesi"ni kaldırmaya karar vermişti. Bundandır ki, çok
sevdiği ve fazlasıyla hürmet duyduğu amcasının bu arzusuna da müsbet cevap
vermedi ve "Hicret için bîat yapmak artık yoktur" buyurdu.579
Resûl-i Ekrem Efendimizin (a.s.m.) kaldırdığı hicret, İslâmın serbestçe
yaşanabildiği, ahalisi Müslüman olan bir beldeden İslâmın bir başka beldesine
hicretti. Daha hususi mânâsıyla, Peygamber Efendimizin sağlığında Mekke-i
Mükerreme ve çevresinden, Medine-i Münevvere'ye olan hicretti.580
Peygamberimizin İkinci Hutbesi
Resûl-i Ekrem Efendimiz, fethin ikinci günü, öğle namazından sonra Kâbe kapısı
merdivenine çıkıp, arkası Kâbe'ye dayalı bir halde Allah'a hamd ve senâda
bulunduktan sonra halka şöyle hitap etti:
"Ey insanlar!
"Şüphesiz Allah göklerle yeri, güneş ile ayı yarattığı gün Mekke'yi haram ve
dokunulmaz kılmıştır. Kıyamet gününe kadar da haram ve dokunulmaz olarak
kalacaktır.
"Allah'a ve âhiret gününe inanan kimse için, Mekke Hareminde kan dökmek, ağaç
kesmek helâl olmaz!
"Mekke'de kan dökmek benden önce hiç bir kimseye helâl olmadığı gibi, benden
sonra da hiç bir kimseye helâl olmayacaktır!
"Bu söylediklerimi burada dinleyenler, hazır bulunanlara duyursun!
...
"Şu bulunduğum andan itibaren kim öldürülürse, öldürülenin âilesi için şu iki
şeyden birini tercih etmek hakkı vardır:
"Yâ öldürülenin kısas olarak öldürülmesini, ya da öldürülenin diyetini, kan
bedelini ister.
"Muhakkak ki, insanların Cenâb-ı Hakka karşı en hürmetsizi, en taşkını ve
azgını; Allah'ın Hareminde adam öldüren, yahut kendi katilinden başkasını
öldüren, veya Cahiliyye intikamını almak için adam öldürendir."
"İslâmda, insanın babasından veya baba tarafından akrabasından başkasına intisab
etmesi diye bir şey yoktur.
"Doğan çocuk döşeğin sahibine aittir. İddiasını ispatlamak için delil getirmek
dâvâcıya, inkâr edene düşer!
"İslâmiyette, ne câhiliyyet andlaşması vardır, ne de fetihten sonra hicret.
Fakat, cihad ve cihada niyet vardır. Müslüman, Müslümanın kardeşidir. Bütün
Müslümanlar kardeştirler.
"Müslümanlar kendilerinden olmayanlara (düşmanlara) karşı bir tek eldirler,
elbirliği ile hareket ederler.
...
"Müslümanların kanları birbirine eşittir. Zimmetlerini onların en hafifleri, en
uzaktakileri bile yerine getirme gayretini gösterirler.
"İyi bilmelisiniz ki, ne bir kâfir için bir mü'min, bir Müslüman öldürülür, ne
de onlardan taahhüd sahibi olanlar, taahhüdlerinden dolayı harbî olan kâfirler
için öldürülürler.
"İslâmda, değiş-tokuş yoluyla mehirsiz evlenme yoktur.
"Kadın, ne halasının, ne de teyzesinin üzerine nikâhlanıp bir araya
getirilebilir. Kocasının izni olmadıkça, kadının onun malından bir şey
dağıtması, vermesi helâl ve câiz değildir.
"Kadın, yanında bir mahremi bulunmadıkça üç günlük yola gidemez.
"İyi biliniz ki, vâris için vâsiyete lüzum yoktur. ayrı din sahipleri
birbirlerine vâris olamazlar.
"Parmakların her birisinde diyet, onar devedir.
"Kemiği görünen derin yaralardan herbirisinde diyet beşer devedir.
"Sabah namazı kılındıktan sonra güneş doğuncaya kadar bir başka namaz kılınmaz.
"İkindi namazından sonra güneş batıncaya kadar da bir başka namaz kılınmaz.
"Sizi iki günün orucundan nehyederim: Biri Kurban Bayramı günü, diğeri de
Ramazan Bayramı günü orucudur.
"Ben, size ancak anlayacağınız, tutacağınız yolu gösterdim."581
Resûl-i Ekrem, Fetih Hutbesinde Sikâye ve Hicâbe hizmetleri dışında kalan,
Cahiliyye Devrine âit bütün iş, muâmele ve dâvâların ortadan kaldırıldığını
beyan buyurmuştu.
Hacılara su dağıtma vazifesi olan Sikâye, o sırada Peygamberimizin amcası Hz.
Abbas'ın uhdesinde idi.
Kâbe'ye hizmet vazifesi olan Hicâbe ise, Osman bin Talhâ'da bulunuyordu.
Hz. Abbas, Peygamberimize müracaat ederek bu iki vazifenin de kendilerine
verilmesini istedi. Ancak, Resûl-i Ekrem, eskiden olduğu gibi sadece Sikâye
vazifesinin kendilerinde kalmasını uygun gördü.
Resûl-i Kibriyâ, Kâbe'nin anahtarını elinde tutuyordu. Bir çok Müslüman bu
şerefli vazifeyi üzerine almak arzusunu taşıyordu. Fakat Efendimiz, Osman bin
Talhâ'yı huzuruna çağırdı ve "Muhakkak ki Allah size emânetleri ehline vermenizi
ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adâletle hükmetmenizi emreder." (Nisâ
Sûresi, 58) âyet-i kerimesini okuduktan sonra, "Ey Osman! İşte anahtarın al!
Bugün iyilik ve ahde vefâ günüdür!"582 dedi ve Kâbe'nin anahtarını yine ona
teslim etti.* Osman bin Talhâ anahtarı alıp giderken Resûl-i Ekrem, "Sana
zamanında söylemiş olduğum şey, vuku bulmadı mı?" diye sordu.
Hz. Osman bin Talhâ aralarında geçen hâdiseyi hatırlayarak Resûlullahı tasdik
etti."Evet, şehâdet ederim ki, sen, şüphesiz Allah'ın Resûlüsün."583
Peygamber Efendimizin, Osman bin Talhâ'ya hatırlatmak istediği hâdise şuydu:
Hicretten önceydi. Osman bin Talhâ henüz Müslüman olmamıştı. Peygamberimiz bir
gün Kâbe'ye girmek istemiş, fakat Osman bin Talhâ buna mâni olmuştu. Mâni
olmakla kalmamış, Efendimize kaba, katı ve nâhoş davranmıştı. Resûl-i Ekrem ise,
bundan dolayı asla hiddete kapılmamış ve istikbâl semâlarına İslâmın gür
sedasının pek yakında hâkim olacağını görür gibi sükûnet ve mülayim bir edâ ile,
"Ey Osman" demişti. "Ümit ederim ki, bir gün gelecek sen, beni bu anahtarı elde
etmiş ve istediğim yere koymakta, arzu ettiğim kimseye vermekte serbest olacağım
bir mevkiide bulursun."
Osman bin Talhâ, "O zaman Kureyş müşrikleri kuvvetten düşmüş, yok olmuş
demektir" cevabını verince de, Peygamberimiz, "Hayır, ey Osman! Asıl o gün
Kureyş hakiki kuvvet ve şerefe kavuşacaktır!"584 buyurmuştu.
Mekkelilerin Peygamberimize Bîatı
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, umumî af ilân ettikten sonra, Safâ Tepesine çıkıp
orada Kureyşlilerin bîatını kabul etti. Seneler önce, aynı tepede
peygamberliğini açıktan ilân edip muhalefetle karşılanırken, şimdi aynı tepe
üzerinde aynı kimselerden İslâmiyet üzere bîat alıyordu.
Erkeklerin Allah'a îmân, Allah'tan başka ilâh bulunmadığına ve Muhammed'in
(a.s.m.) Onun kulu ve Resûlü olduğuna şehâdet ederek İslâmiyet ve cihad üzerine
yaptıkları bîatı, kadınların bîatı takib etti.
Kadınlar şu hususlar üzerine peygamberimize bîat ettiler:
1.Allah'a hiçbir zaman ortak koşmamak,
2.Hırsızlık yapmamak,
3.Kız çocuklarını öldürmemek,
4.Zinâ etmemek, iffetini korumak,
5. Herhangi bir iyilik hususunda
Allah Resûlüne isyân etmemek.585
Kadınlar tâifesinin başında Hz. Ali'nin hemşiresi Hz. Ümmühanî, Âs bin
Ümeyye'nin kızı Ümmü Habîb, Attab İbni Esîd'in halaları Erva, Ebû Âs'ın kızı
Ârikâ, Hâris bin Hişâm'ın kızı ve Ebû Cehil'in oğlu İkrime'nin karısı Ümmü
Hakîm, Hâlid bin Velid'in kızkardeşi Fâhita gibi Kureyş kadınlarının meşhurları
bulunuyordu. Aralarında Resûl-i Ekremin haklarında nerede görülürlerse
görülsünler, öldürülsünler buyurduklarından biri olan Ebû Süfyan'ın karısı Hind
de vardı. Tanınmamak için kıyafet değiştirerek kadınlar arasına katılmıştı.
Geçmişte, Peygamberimiz ve Müslümanlara karşı giriştiği hareketlerden pişmanlık
duyar bir hali vardı. Yaptığı her şeye rağmen Kâinatın Efendisi İslâmiyetle
şereflendiğini duyduğu Hind'i affetti ve onun da bîatını kabul etti.
Saadete kavuşan insan, sevdiklerinin de kendisiyle aynı saadet lezzetini
paylaşmasını gönülden arzu eder. Bu, insanoğlunun fıtratında varolan bir
duygudur.
Hz. Ebû Bekir, îmân edip bu saadeti yaşayanlardan biri idi. Ama babası Ebû
Kuhâfe henüz bu saadetten mahrumdu. Mesûd oğul, babasının bu nimeti, bu huzur ve
saadet lezzetini kendisiyle paylaşmasını istiyordu. Bu maksada elinden tutarak
onu Peygamber Efendimizin huzuruna getirdi.
"Beni Rabbim terbiye etti, o ne güzel bir terbiyecidir" buyurarak Cenâb-ı Hakkın
müstesna terbiyesi altında ahlâken kemâle erdiğini ifade eden Nebiy-yi Muhterem
Efendimiz, Hz. Ebû Bekir'in ihtiyar babasını alıp yanına getirmesinden müteessir
oldu ve "İhtiyara, getirme zahmeti vermeseydin de, onu evinde ziyâret etseydik
olmaz mıydı?" buyurarak nezâket ve tevazuunu izhar etti.
İlâhî terbiye ile yetişen kaynaktan ders alan Hz. Ebû Bekir ise, "Yâ Resûlallah!
Senin onun yanına gitmenden, onun senin yanına gelmesi daha muvafıktır" dedi.
Bu kısa konuşmadan sonra Peygamberimiz, mübârek ellerini âmâ Ebû Kuhâfe'nin
göğsüne koyup sığadıktan sonra, "Müslüman ol, ey Ebû Kuhâfe" dedi.
Bu söze muhatab olan Ebû Kuhâfe derhal Müslüman olup oğlunun saadetine saadet
kattı.586
İslâmın amansız düşmanlarından Ebû Süfyan'ın karısı Utbe kızı Hind'in
affedilmesi, nerde görülürse görülsünler, öldürülecekler listesine alınanlar
için bir ümit kapısı açtı. Vakit geçirmeden onlar da bu ümit kapısından girerek
İslâmiyetle şereflendiler. Hz. Resûlullahın geniş affına uğradılar. İkrime bin
Ebî Cehil, Abdullah bin Ebî Sarh, Safvan bin Ümeyye, Süheyl bin Amr, Hz.
Hamza'nın katili Vahşî, şâir Abdullah bin Zeb'ârî, Hâris bin Hişâm, Enes bin
Züneym bunlar arasında yer alıyorlardı. Dünya tarihinde acaba, en amansız
düşmanlarına karşı böylesine lütufkâr ve merhametli davranıp onları affeden
onlara kalbinde yer verip safına alan bir başka şahsiyete rastlanabilir mi?
Mekke artık fethedilmişti. Yüzlerde, gönüllerde sevinç vardı. Şehirde müstesnâ
bir bayram havasının neşesi hâkimdi.
Bu sırada bir bedevînin Peygamberimizin yanına yaklaştığı görüldü. Bir
peygamberin karşısında bulunmanın verdiği heyecan ve haşyet altında bedevî tir
tir titriyordu.
Durumu fark eden Resûl-i Kibriyâ, "Ne oluyor sana, kendine gelsene! Ben, bir
hükümdar değilim. Ben, güneşte kurutulmuş et parçaları yiyerek geçinmiş olan
Kureyşli bir kadının oğluyum"587 buyurdu.
Bu sözleriyle Peygamber Efendimiz, eşsiz bir tevazu örneği veriyordu. O,
hükümdar bir peygamber olmakla, kul bir peygamber olmak arasında muhayyer
bırakıldığında da "kul bir peygamber" olmayı tercih etmişti.588