Kollar Mekke'ye Girerken
Takvim yaprağı, Hicretin sekizinci yılı Ramazan ayının on üçü Cuma gününü
gösteriyordu. Gün henüz yeni ağarmıştı.
Peygamber Efendimiz, devesi Kasvâ'nın üzerindeydi. Mübârek başında Yemen işi
siyah bir sarık vardı. Sarığın bir ucunu iki omuzunun arasına salıvermişti. Bir
haşmet ve vakar içinde mübârek Belde'ye giriyordu. Bir taraftan, Allah'ına
kendisine bu günü gösterdiğinden dolayı hamdediyor, minnet ve şükrünü arzediyor,
diğer taraftan da fethi iki sene evvelinden haber verip müjdeleyen "Ferih
Sûresi"ni okuyordu. Bu kendileri için, Ashabı için en mesûd, en sevinçli
anlardan biriydi.
Dillerde acı söz yok, kalbleri fetheden tatlı tatlı sözler vardı. Simâlardan
tebessümler damlıyordu. Mücahidlerde büyük zaferlerin, muhteşem fetihlerin
verdiği kendini kaybediş yoktu. Nefislerine, kalb, ruh ve dillerine hâkimiyet
vardı.
Sa'd bin Ubâde'nin Azledilmesi
Bir ara baş döndürücü zaferin havasına gayr-ı ihtiyarî kendisini kaptıran üçüncü
kol kumandanı Hz. Sa'd bin Ubâde, ağzından, "Bugün büyük savaş günüdür. Kâbe'de
vuruşmanın helâl olacağı gündür!"560 diye bir söz kaçırdı.
Durum, derhal Hz. Resûl-i Ekreme bildirildi. Bu söz, Mekke'ye harpsiz, kan
akıtılmaksızın girmek isteyişin mânâ ve ruhuna zıddı. Hemen sancağın Sa'd
Hazretlerinden alınıp oğlu Kays'a verilmesini emir buyurdular.561
Hâlid bin Velid Koluna Taarruz
İslâm ordusu Peygamber Efendimizin emri gereğince hiç kimseye kılıç kaldırmadan
edeb ve hürmet içinde Mekke'ye dalga dalga giriyordu.
Ancak bu arada, Hâlid bin Velîd Hazretlerinin kumandanlık ettiği kola bir
taarruz oldu. Taarruz İkrime bin Ebî Cehil, Safvan bin Ümeyye gibilerle,
topladıkları halktan bazıları tarafından yapılmıştı.562
Hz. Hâlid, önce karşılık vermek istemedi. Çünkü emir bu meyandaydı. Ancak,
müşriklerin saldırıyı hızlandırıp mücahidleri ok yağmuruna tuttuklarını görünce,
vuruşmaya müsaade etti. Müşrikler kaçmaya mecbur kaldılar. Çarpışmada iki
mücahid şehid düştü, müşriklerden ise 13 kişi öldürüldü. Durum, Hz. Resûl-i
Ekrem tarafından öğrenildi. Hz. Hâlid huzura çağrıldı. Müşriklerin Müslümanlara
saldırdıklarını, mücahidlerin ise sadece kendilerini müdafaa etmek zorunda
kaldıklarını Hz. Hâlid'den öğrenince "Allah'ın hüküm ve takdir ettiğinde hayır
vardır"563 buyurdular.
Bundan başka on bin kişilik muazzam İslâm ordusu Mekke'ye girerken hiç bir
çarpışma olmadı ve Müslümanlar silahlarını kullanmadılar.
Bu arada kanı heder edilenlerden ve nerede görülürlerse görülsünler,
öldürüleceklerden bir kaç kişi ele geçirildi ve öldürüldüler. Bunların birkaçı
önce Müslüman olup sonra da irtidad eden kimselerdi. Abdullah bin Hatal, Mıkyes
bin Subabe bunların ikisi idi. Kanı heder edilip ele geçirildikten sonra
öldürülen diğerleri ise Hâris bin Tuleytıla, Huveyris bin Nukayz ve Sâre idi.
Bunların hepsi Peygamberimiz henüz Mekke'de iken kendilerine en ağır eziyet ve
hakarette bulunan kimselerdi. Yakalanıp öldürülmeleri emrolunan diğer müşrikler
ise her biri başka başka yerlere kaçmışlardı.
Peygamber Efendimiz, Mekke'ye girer girmez halka emân verdiğini ilân etti:
"Kim Ebû Süfyan'ın evine sığınırsa, ona emân verilmiştir. Kim, elinden silahını
bırakırsa ona emân verilmiştir. Kim, evine girer, kapısını kapatırsa ona da emân
verilmiştir."
Bunun üzerine müşriklerden bir kısmı evlerine, diğer bir kısmı da Ebû Süfyan'ın
evine sığındı.
Peygamberimiz Kâbe-i Muazzamada
On bini aşkın İslâm ordusu Mekke'ye girmişti. Fakat Mekke sakin ve asûde bir gün
yaşıyordu. Herkes emniyet içinde idi.
Resûl-i Ekrem Efendimiz, Kasvâ'nın üzerinde, terkisinde Üsâme bin Zeyd, sağında
Hz. Ebû Bekir, etrafında Muhacir ve Ensâr topluluğu olduğu halde Kâbe-i
Muazzamaya doğru ilerliyordu. Dâvâsını ilâna başladığı ilk günden bu güne kadar
ve bu muzafferiyet sonunda hiç bir değişiklik yoktu. Tek başına İslâm ve îmânı
tebliğ ederken de mütevazi, mahviyetkâr, affedici ve merhametli idi, o gün de.
Bir kaç kişinin gönlünde yer tutmuşken nasıl alicenap, şefkatli, mütevazi ve
afüvkâr idiyse, şimdi on binlerin gönlünde taht kurmuşken de yine bu
vasıflarından zerre kaybetmemişti.
İşte Efendimiz bu tevazû, mahviyet ve Allah'a minnet ve şükran hisleriyle dolu
bir manzara içinde Hâremi Şerife girdi. Müslümanlar da akın akın muazzam Mâbede
doğru akıyorlardı. Resûl-i Kibriyâ tekbir getirince, Müslümanlar da hep bir
ağızdan "Allahü Ekber!" diyerek Mekke ufuklarını bu kudsî sada ile çınlattılar.
Bu ulvî sadaya, bu mübârek beldenin dağı, taşı "Allahü Ekber! Allahü Ekber!"
diyerek karşılık veriyordu.
Kâbe'yi Tavaf
Resûl-i Kibriyâ, binlerce Sahabî arasında devesi Kasvâ'nın üzerinde Kâbe'yi
tavafa başladı. Peşini Ashab-ı Kiram takib etti. Tavafın her devresinde
ellerindeki değnekle Hacerü'l-Esvede işâret ederek onu istilâm ediyordu.564
Tavafın yedinci devresinden sonra Kasvâ'dan indi. Makam-ı İbrahim'e varıp orada
iki rekât namaz kıldı. Sonra da Zemzem Kuyusuna vararak ondan hem su içti, hem
de abdest aldı. Bunu Safâ Tepesine çıkışları takib etti. Oradan etrafa baktı ve
kendisine bu muazzam günü gösteren Yüce Allah'a bir kere daha minnet ve
şükranlarını takdim etti.
Bu sırada Medineli Müslümanlardan bazılarının iç âleminde bir endişe uyandı. Bu
endişeyi, "Cenâb-ı Hak, Resûlüne yurdunun fethini nasib etti. Artık burada
oturur kalırlar mı dersiniz" diyerek izhar ettiler.
Duâsını bitiren Fâhr-i Âlem Efendimiz, ne konuştuklarını sordu.
Onlar, "Bir şey yok yâ Resûlallah" dediler.
Sorusunu bir kaç sefer tekrarlayıp aynı cevabı alan Peygamber Efendimize, o
sırada vahiy ile Ensarın konuştukları haber verildi. Bunun üzerine, "Ben sizin
söylediğiniz şeyden Allah'a sığınırım! Bilin ki, benim hayatım sizin
hayatınızla, ölümüm de sizin ölümünüzledir"565 buyurdular.
Bu hitap karşısında Ensar gözyaşları arasında Fahr-i Kâinatın çevresinde
toplanıp gönlünü almaya çalıştılar:
"Vallahi" dediler, "biz bunları, Allah ve Resûlüne olan muhabbetimizden dolayı
söylemiştik, başka bir maksatla değil."566
Peygamber Efendimiz (a.s.m.) ve Müslümanların Kâbe'yi tavaf ettikleri bir
sıradaydı.
Ebû Süfyan da Mescid-i Haramın bir köşesinde oturup düşünceye dalmıştı. Şeytan
zihnini kurcalıyor ve bir takım sinsi vesveseler telkin ediyordu. Resûl-i Ekrem
önünden her geçtikçe o, "Acaba bir asker toplasam, şu adamla (!) bir daha
çarpışsam, ne olur?" diye içinden geçiriyordu.
Tam bu sırada Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, gelip başucuna dikildi ve "O zaman da
yine Allah seni hâkir eder" buyurdu.
Ebû Süfyan, şimşek gibi çakan bu söz karşısında daldığı derin düşünceden
sıyrıldı. Başını kaldırıp baktığında Peygamber Efendimizi yanıbaşında gördü.
Şaşırdı, titredi. Sonra da Allah'a tevbe ve istiğfarda bulunarak, "Vallahi sen
Resûlullahsın" dedi.567
Fadale bin Umeyr ise, Peygamberimizi tavaf sırasında öldürmek niyetiyle
gözlüyordu. Bir ara bu niyete fazlasıyla yaklaşan Fadale'ye Resûl-i Ekrem âniden
dönüp, "Sen Fadale misin?" diye sordu.
Fadale, şaşkınlık içinde, "Evet, Yâ Resûlallah" dedi. Peygamberimiz, "İçinden ne
geçiriyor, ne düşünüyorsun?" dedi.
Fadale, "Hiçbir şey düşünmüyor, Allah'ı anmakla meşgul bulunuyordum" diye cevap
verince Resûl-i Ekrem, "Allah'tan af ve mağfiret dile ey Fadale!" dedi. Sonra da
elini Fadale'nin göğsüne koyarak onun için duâ etti.
Bu mucize karşısında Fadale kötü niyetinden vazgeçti ve yumuşayan kalbiyle
birlikte îmânı da karar kıldı. Resûl-i Kibriyânın bir tek nuranî tebessümü
düşmanlıkları dostluklara dönüşüyor, katı kalbleri balmumu gibi yumuşatıyordu.
Fadale, o ânı şöyle tasvir eder:
"Vallahi, göğsümden elini kaldırdığı zaman, bana ondan daha sevimli ve sevgili
bir şey yoktu."568
Putların Yıkılışı
Kureyş müşrikleri, Kâbe'nin çevresine üç yüz altmış put dikmişlerdi. Bu putlar,
kurşunla yerlerine perçinlenmiş bulunuyordu.569
Tebliğ ettiği Tevhid inancı ile akıl, ruh ve kalblerdeki putları yıkıp, binlerce
insanı getirdiği nûrun etrafında pervane gibi döndüren Resûl-i Kibriyâ
Efendimiz, şimdi de Tevhid inancına uygun binâ edilmiş olan Kâbe'yi asliyetine
kavuşturmak için putlardan temizlemeye başlıyordu.
Elindeki asâ ile o putlara birer birer işâret ederek, "Hak geldi, bâtıl zâil
oldu. Muhakkak ki bâtıl yok olup gidicidir"570 âyetini okudu. İşareti alan her
put yere düştü. Putun yüzüne işaret ettiyse arkasına düşer, arkasına işaret
ettiyse, yüz üstüne düşerdi. Böylece Kâbe içinde ve çevresinde yere
yuvarlanmayan hiç bir put kalmadı.571
Kâbe'de Ezan
Öğle namazı vakti girmişti.
Nebiy-yi Ekrem Efendimizin emriyle, Hz. Bilâl, Kâbe'nin üzerine çıkarak ezan
okumaya başladı. Îmânlı gönüllerde bir sevinç, bir canlılık, îmânsız gönüllerde
ise üzüntü ve yıkılış vardı. Seneler önce boynuna ip takıp sokak sokak
dolaştırdıkları, akla gelmedik eziyet ve işkencelere maruz bıraktıkları köle Hz.
Bilâl, şimdi Kâbe'nin üzerinde gür sesiyle şirk ehlini çatlatırcasına Tevhidi
ilân ediyordu. Onunla beraber âdeta dağ taş da "Tehvid-i İlâhî"yi kendilerine
mahsus dillerle haykırıyorlardı.
Bu müstesna manzara karşısında azılı müşrikler kahroluyorlardı. O sırada Kureyş
reislerinden Ebû Süfyan, Attab bin Esid ve Hâris ibni Hişâm aralarında
konuştular.
Attab, "Pederim Esid bahtiyar idi ki, bu günü görmedi!" dedi.
Hâris, "Muhammed, bu siyah kargadan başka adam bulamadı mı ki, bunu müezzin
yaptı" diye konuşarak Hz. Bilâli Habeşî'den tahkirle söz etti:
Ebû Süfyan ise ağzından tek kelime çıkarmadı. "Ben, korkarım, bir şey
demeyeceğim. Kimse olmasa bile, şu ayağımızın altındaki kumlar ve taşlar ona
haber verir, o da bilir,"572 dedi.
Gerçekten de az sonra Peygamberimiz onlarla karşılaştı ve konuştuklarını
harfiyyen söyledi. O vakit, Attab ve Hâris şehâdet getirip Müslüman oldular.573
Ebû Süfyan ise, "Yâ Resûlallah! İyi ki, ben bir şey söylemedim" dedi. Resûl-i
Ekrem Efendimiz bu söze tebessüm buyurdular.
Bütün bu olup bitenler, Mekke halkı üzerinde derin tesir bırakıyordu.
Gönüllerini İslâma ısındırıyor, Hz. Resûlullah ve Ashab-ı Kirama besledikleri
kin ve adâvetlerinin erimesine sebep oluyordu.