İslâm Ordusu Fetih Yolunda
Bütün hazırlıklar tamamlandıktan sonra Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, tek kalb gibi
çarpan on bin kişilik muazzam İslâm ordusuna hareket emri verdi.
Medine'den çıkış Ramazan'ın ilk günlerine rastlıyordu. Bu sebeple Resûl-i Ekrem
ve mücahidler oruçlu idiler.532
Hava oldukça sıcaktı. Bu sıcaklık altında yol almak, fazlasıyla yorucu ve
zahmetliydi. Dayanılacak gibi değildi. Üstelik, her an bir çarpışma çıkabilir,
bir mukabele ile de karşı karşıya kalabilirlerdi. Halbuki, harpte güç, kuvvet
lâzımdı. Oruç, mücahidleri bir noktada takatsız hâle getiriyordu. Ancak kendi
başlarına hareket edemezlerdi. Bu sebeple Hz. Resûlullahın ne yapacağını
bekliyorlardı. Oruç açılacak mı, yoksa devam mı edilecekti?
İslâm ordusu Kudeyd mevkiine gelince Peygamber Efendimiz ikindi namazından sonra
orucunu açtı ve Ashabına da açmalarını emretti.533
Bu arada sekiz kişilik bir birlik ile Necid tarafına gönderilmiş bulunan Ebû
Katade de gelip orduya katıldı. Aynı zamanda etraftan da birçok Müslüman gelip
İslâm ordusuna iltihak etti.
Yine bu sırada Mekke'den gelen Hz. Abbas âilesiyle Cuhfe mevkiinde İslâm
ordusuyla karşılaştı. Bundan son derece memnun olan Peygamberimiz kendisinin
kalmasını ağırlıklarını ise Medine'ye göndermesini emretti. Sonra, "Ey Abbas!
Sen muhacirlerin sonuncususun" buyurdu. Hz. Abbas, sefer boyunca Peygamber
Efendimizin yanından bir an bile olsun ayrılmadı.
Yolda Müslüman Olanlar
Hz. Resûlullah kumandasındaki İslâm ordusu bütün ihtişâmıyla yoluna devam
ediyordu. Bu sırada gelip, Hz. Resûlullahın huzurunda İslâmla şereflenenler
oldu. Bunlar, Peygamber Efendimizin amcası oğlu Ebû Süfyan bin Hâris ile
Abdullah bin Ebî Ümeyye idi.534
Resûl-i Ekrem, önce bu iki kişiyle görüşmek istemediğini ifâde ederek onlardan
yüz çevirdi. Zira, bunlar kendisiyle peygamberliğinden önce gayet samimi iken,
risâlet vazifesi verilir verilmez şiddetli birer düşman kesilmişlerdi. Kendisine
sözle eziyet ve hakarette bulunmuşlardı. Şâir olan Ebû Süfyan bin Hâris
Peygamberimiz ve Müslümanları ağır dille hicvederdi. Yine Efendimizin akrabası
olan Abdullah bin Ebî Ümeyye de ona söz ve hareketleriyle rahatsızlık vermekten
geri durmayanlar arasında yer almıştı.535
Ancak, bütün bunlara rağmen, araya Hz. Ümmü Seleme girdi. Efendimize onlardan
yüz çevirmemesi gerektiğini söyledi. Fakat, Resûl-i Ekrem Efendimiz yine,
"Onların ikisi de bana lâzım değildir" diyerek kabul etmemekte ısrar ediyordu.
Resûl-i Ekremin bu sözlerini duyan Ebû Süfyan bin Hâris, küçük oğlu Câfer'in
elinden tutarak şöyle dedi:
"Vallahi, yanına girmeme izin vermezse, oğlumun elinden tutarak helâk oluncaya
kadar yeryüzünde dolaşıp dururum.
"Şefkat ve merhamet timsâli Peygamber Efendimizin (a.s.m.) mübârek gönlü bu
sözlere dayanamadı. Onları huzuruna dâvet ederek affetti. Böylece onlar da
İslâmiyetle şereflendiler.536
Ordunun Savaş Düzenine Girişi
Kudeyd mevkiinde konaklayan Peygamber Efendimiz, burada ordusunu savaş düzenine
koydu. Sancaklar ve bayraklar bağlayarak, onları kabilelere ve kabilelerin
bayraktar ve sancaktarlarına verdi. Muhacirlerin üç bayraktarı vardı: Hz. Ali,
Hz. Zübeyr bin Avvam ve Hz. Sa'd bin Ebî Vakkas. Ensarın ise, on iki bayraktarı
vardı. İslâm ordusunda Ayrıca Eşca'ların bir, Süleymlerin de bir bayraktarı
bulunuyordu. Orduda on dört de sancaktar vardı. Bunların üçü Müzeynelerin, ikisi
Eslemlerin, dördü Cuheynelerin, üçü Ka'boğullarının, ikisi ise Süleymlerin
idi.537
Bundan sonra Peygamber Efendimiz ordusuyla Merruzzahrân'da konakladı.538
Peygamber Efendimizin gizlilik stratejisi o âna kadar son derece başarıyla
sürmüş, Mekkeliler en küçük bir haber dahi alamamışlardı.
Merruzzahrân Vadisine geliş geceye rastlamıştı. O âna kadar üzerlerine
gelişinden haberi olmayan Mekkeli müşriklere Peygamber Efendimiz, gelişini
muhteşem bir ateş donanmasıyla bildirmek istedi ve her mücahide ateş yakmalarını
emir buyurdu.539
Bir anda on bin ateş yakıldı. Göz kamaştıran bu manzara Mekke'ye aydınlık saçtı;
müşriklere ise korku ve dehşet. Aralarından göç etmeye mecbur bıraktıkları
kâinatın manevî güneşi Peygamber Efendimiz, şimdi etrafında on bin parlak
yıldızla Mekke ufuklarında yeniden bütün ihtişamıyla parlıyordu. Ruh ve
gönülleri ısıtmak için Mekke ufuklarında bir başka haşmetle doğuyordu. Bu doğuşa
müşrikler hayret etti. Daha iki sene evvel bu güneş bu kadar parlak değildi. Bu
kadar kuvvet ve azamete sahip bulunmuyordu. Bir anda nasıl böylesine inkişâf
etmiş, büyümüş ve her tarafı aydınlatır olmuştu? Söndürmek istedikleri nur nasıl
böylesine kısa bir zamanda kendilerini sönük bir durumda bırakan bir azamet
peyda etmişti? Akıllara hayret veren bu şahlanışın sırrını bir türlü
çözemiyorlardı.
İşte Kureyş müşrikleri, ancak gözleri kamaştıran bu on bin ateşlik muazzam
manzara ile işin farkına vardı ve Mekke'nin çepeçevre kuşatıldığını anladılar.
İslâm ordusu henüz Merruzzahrân'dan ayrılmamıştı.
Resûl-i Ekrem Efendimiz irak denilen misvak ağaçlarının yemişlerinden
toplamalarını bazı Sahabîlere emretti ve "Size, onların kararmış olanlarını
toplamanızı tavsiye ederim. Çünkü, en tadı olanları, onların kararmışlarıdır"540
buyurdu.
Sahabîler merakla, "Yâ Resûlallah! Bu yemişin iyisini kötüsünü çobanlar bilir.
Siz de koyun güttünüz mü?" diye sordular.
Resûl-i Ekrem, "Her peygamber muhakkak koyun gütmüştür.Ben de Eryad'da [Mekke'de
bir mevki] ev halkımın [Ebû Tâlib'in] koyunlarını otlatırdım"541 diye cevap
verdi.*
Ebû Süfyan Peygamberimizin Huzurunda
Bu arada son derece korkup telaşa kapılan müşrikler, reisleri Ebû Süfyan'la
birkaç kişiyi durumu öğrenmek üzere vazifelendirdiler.542
Ebû Süfyan ve beraberindekiler, bir gece vakti bu vazifeyi yerine getirmek üzere
Mekke'den çıktılar. İslâm ordusu karargâhına yaklaştıkları bir sırada mücahidler
tarafından yakalandılar. O esnâda Hz. Abbas imdadına yetişmeseydi mücahidler
tarafından epeyce hırpalanacaktı.
Hz. Abbas, Ebû Süfyan'ı alıp Peygamber Efendimizin yanına getirdi. Arkasından
Hz. Ömer de eli kılıcının kabzasında Huzur-u Saadete girdi ve şu teklifi yaptı:
"Yâ Resûlallah! Allah, Ebû Süfyan'ı akidsiz ve ahidsiz ele geçirmek imkân ve
fırsatını verdi. Müsaade buyur da boynunu vurayım."
Hz. Abbas müdahale etti:
"Yâ Resûlallah! Ben, ona emân vermiş bulunuyorum!"
Fakat Hz. Ömer, bu isteğinden vazgeçmedi. Aynı teklifini tekrarlayıp durdu.
Hz. Abbas, "Ey Ömer! Yeter! Vallahi, Ebû Süfyan, Adiyy bin Ka'boğullarından (Hz.
Ömer kabilesi) olsaydı böyle söylemezdin" deyince, Hz. Ömer bütün celâletiyle
"Ey Abbas! Vallahi, babam Hattab hayatta olup da Müslüman olsaydı, ona, senin
Müslüman olduğun gün, Müslüman oluşuna sevindiğim kadar sevinmezdim. Zira,
biliyorum ki, Resûlullah da, babam Hattab Müslüman olsaydı, senin Müslüman
oluşuna sevindiği kadar sevinmezdi" 543 diye cevap verdi.
Bu ufak münakaşayı Peygamber Efendimiz, "Ey Abbas! Ebû Süfyan'ı konak yerine
götür! Sabahleyin yanıma getir" sözleriyle sona erdirdi.544
Ebû Süfyan'ın İslâmla Şereflenmesi
Hz. Abbas, Ebû Süfyan'ı sabahleyin Resûl-i Ekrem Efendimizin yanına getirdi.
Resûl-i Ekrem, "Ey Ebû Süfyan! Henüz 'Lâ ilâhe İllallah' diyeceğin vakit gelmedi
mi?" diye sordu.
Ebû Süfyan zavallıca bir cevap verdi:
"İyi ama bu kadar putları ne yapayım? Lât ve Uzza'dan nasıl vazgeçeyim?"
Hz. Ömer, Peygamber Efendimizin çadırı arkasında bekliyordu. Ebû Süfyan'ın bu
sözlerini duyunca hiddetle, "Duâ et ki, çadırın içindesin. Dışında olsaydın,
asla bu sözü söyleyemezdin" diye konuştu.
Ebû Süfyan, "Yâ Ömer! Yazıklar olsun sana! Sen de baban gibi sertsin. Hem sonra
ey Hattab'ın oğlu, ben sana gelmiş değilim. Amcamın oğluna gelmişim. Onunla
konuşacağım. Bırak da konuşalım" dedi. Peygamber Efendimize hitaben de şöyle
dedi:
"Babam, anam sana fedâ olsun! Usluluk ve yumuşak huylulukta, şereflilikte ve
akraba hakkını gözetmede senden daha üstünü yoktur."
Sonra bir müddet düşündü durdu. Bu düşünce onu bir nebze olsun hakka
yakınlaştırdı. Şu itirafı yapmaktan kendini alamadı:
"Vallahi, sanırım ki, Allah'tan başka ilâh olmasa gerek. Çünkü,
Allah'la
birlikte başka ilâh da bulunmuş olsaydı, elbette beni zararlardan korur,
iyiliklerden de faydalandırırdı."545
Peygamber Efendimiz, bu sözlerinden onun "Lâ ilâhe illallah" gerçeğini kabul
ettiğine kanaat getirdi. Bu defa da, "Ey Ebû Süfyan 'Muhammedün Resûlullah
diyeceğin zaman daha gelmedi mi?" diye sordu.
Ebû Süfyan bir an durakladı. İçindeki düğümü tam mânâsıyla çözemiyordu. Nereden
geldiğini bilmediği bir şüphe vardı içinde. "Yâ Muhammed," dedi, "bunun için
bana biraz müddet tanı. Zira, bundan dolayı zihnimde biraz şüphe var."
Bu esnâda Hz. Abbas söze karıştı:
"Ey Ebû Süfyan," dedi, "yazıklar olsun sana! Aklını başına topla! Ne yaptığının
farkında mısın? Boynun vurulmadan önce, Müslüman ol! Allah'tan başka ilâh
olmadığına ve Muhammed'in Allah'ın Resûlü olduğuna şehâdet getir!"
Bunun üzerine Ebû Süfyan şehâdet getirip Müslüman oldu.546
Îmânının Âcil Mükâfatı
Hz. Abbas, Hz. Resûlullahtan, Ebû Süfyan için bir imtiyaz tanımasını istedi.
"Yâ Resûlallah" dedi, "Ebû Süfyan üstün tanınmayı, övülüp sevilmeyi seven bir
insandır. Ona iftihar vesilesi olacak bir imtiyaz verseniz."
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, "Olur" buyurdu ve ilâve etti:
"Kim, Ebû Süfyan'ın evine girerse emindir."
Ebû Süfyan, "Evimin ne genişliği vardır ki?" diyerek Peygamber Efendimizden bu
lütfunu genişletmesini istedi.
Bu sefer Resûl-i Ekrem Efendimiz, "Kim Kâbe'ye girer, sığınırsa, o emindir!"
buyurdu.
Ebû Süfyan buna da kanaat etmedi.
"Kâbe'nin ne genişliği vardır ki?" dedi.
O zaman Peygamber Efendimiz, "Kim, Mescid-i Harama girer, sığınırsa emindir"
buyurdu.
Ebû Süfyan bu ihsan dairesinin daha da geniş tutulmasını istiyordu:
"Mescidi Haram'ın ne genişliği var ki?" diyerek buna da kanaat getirmedi.
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz lütuf ve ihsanının dairesini en geniş bir
şekilde tuttu:
"Kim, kapısını üzerine kapayıp evinde oturursa ona emân verilmiştir."547
Ebû Süfyan'ın artık bu hususta taleb edecek birşeyi kalmamıştı, "İşte bu
geniştir" diyerek memnuniyetini izhar etti.548
Ebû Süfyan'ın İslâm Ordusunu Seyredişi
Resûl-i Ekrem, Ebû Süfyan'ın hemen çıkıp Mekke'ye gitmesine müsaade etmedi. Her
ne kadar îmân etmişse de müşrik ileri gelenlerinin tesiri altında kalıp İslâm
ordusuna karşı bir hareket hazırlığı içine girebilme ihtimali vardı. Bu
düşünceye fırsat verilmemeliydi. Ebû Süfyan, İslâm ordusunu görmeli idi. Tâ ki,
bu orduya karşı koyacak güç ve kuvvetin asla Kureyş müşriklerinde bulunmadığı
kanaatı kendisinde tamamıyla teşekkül etsin. Azametli orduyu görmeli idi ki,
kendilerine birşey kazandırmayacak, sadece kanlarının akıp gitmesine sebebiyet
verecek bir karşı koyma hareketine girişmeyi akıllarından geçirenlere nasihat
etsin, onları bu fikirlerinden vazgeçirmeye çalışsın.
Bunun için Peygamber Efendimiz, Hz. Abbas'a şu emri verdi:
"Ey Abbas! Ebû Süfyan'ı vadinin daraldığı, atların sıkışa geldiği dağ boğazının
yanına götür de, Allah ordusunun ihtişamını görsün."549
Hz. Abbas bu emr-i Nebevî üzerine Ebû Süfyan'ı vadinin en dar, geçişe en hakim
yerine götürdü.
Ebû Süfyan, hayret ve haşyet içinde kol kol geçen muazzam İslâm ordusunu
seyrediyor ve onların kim olduğunu teker teker Hz. Abbas'a soruyordu. Hz. Abbas
da gereken izahatı veriyordu. Ebû Süfyan'ın gözleri, nuranî dalgalar halinde
akan mücahidler karşısında kamaşıyordu.
Mekke'de öldürmeye karar aldıkları sırada ellerinden Allah'ın hıfz ve inâyeti
ile kurtulan Hz. Muhammed nasıl böyle on binlerin kalb ve ruhunu fethetmiş ve
etrafında birer pervane gibi döndürmeye başarabilmişti? daha düne kadar kendi
saflarında ona karşı savaşanlar, şimdi ona sadakât elini uzatmışlar, onun
muhabbetinde erimişler, onun derdiyle hemdert, sevinciyle mesrur, elemiyle
müteellim olmuşlardı.
Dalga dalga geçen alaylar, taburlar arasında EBû Süfyan olanca dikkatiyle Hz.
Resûlullahı arıyordu. Her alay, her kol geçtiğinde Hz. Abbas'a "Muhammed
(a.s.m.) geçti mi?" diye soruyordu. Onun geçişinin bir başka azamette, ihtişamda
olacağını biliyordu.
Nihâyet, Resûl-ü Kibriyâ Efendimizin arasında bulunduğu tepeden tırnağa
silahlanmış alay geliyordu. Kâinatın Efendisi, kendisine mahsus azamet, heybet
ve vakarı ile devesi Kasvâ'nın üzerindeydi. Etrafını Ensar ve Muhacirler
almıştı. Sancağı, Ensardan Sa'd bin Ubâde Hazretlerinin elindeydi. Ebû Süfyan'ın
önünden tüylerini ürpertircesine, tir tir titrercesine geçiyorlardı.
Ebû Süfyan merakla, "Sübhanallah, kimdir bunlar ey Abbas?" diye sordu.
Hz. Abbas, "Resûllullah ile Ensar ve Muhacirler" diye cevap verdi.550
Ebû Süfyan'ın dehşeti daha da arttı, ürpermesi kat kat yükseldi, kendisini
tutumayarak şöyle dedi:
"Kardeşinin oğluna ne kadar büyük bir saltanat verilmiş! Hiçbir hükümdarda
görmediğim bir saltanat."
Hz. Abbas, "Bu saltanat değil, peygamberliktir" diyerek Ebû Süfyan'ın yanlışını
düzeltti.
Ebû Süfyan da, "Evet, peygamberliktir"551 diyerek kanaatını düzeltti.
Ebû Süfyan artık, bu haşmetli, nuranî, bir tek kalb halinde çarpan, tek el
halinde kalkan, tek ses halinde yükselen orduya kimsenin kolay kolay karşı
koyamayacağını, bunun kendilerinin de haddi olmadığını iyice anlamıştı.
"Ey Abbas! Ben şu âna kadar, böyle bir ordu, böyle bir cemâat görmedim" dedi.
Bundan sonradır ki, Mekkeli müşriklere hem haber vermek, hem de karşı koymak
gibi bir basiretsizliğe teşebbüs etmelerine mani olmak ve bu hususta nasihatta
bulunmak üzere Ebû Süfyan'ın Mekke'ye gitmesine müsaade edildi.552
Ebû Süfyan Mekke'de
Ebû Süfyan sür'atle Mekke'ye vardı. Müslüman olduğunu açıkladı. Sonra da, "Ey
Kureyşliler! İşte Muhammed! Karşı koyamayacağınız kadar büyük bir orduyla yanı
başınıza gelmiş bulunuyor! Müslüman olunuz da selâmete eriniz" diye yüksek sesle
hitap etti.553
Sonra da, "Kim, Ebû Süfyan'ın evine girer sığınırsa, o emindir! Kim, evine girip
kapısını üzerine kaparsa o emindir! Kim, Mescid-i Harama girer sığınırsa, o
emindir" diye olanca sesiyle bağırdı.554
Fakat müşrik ileri gelenleri, hatta karısı Hind, bu davranışı karşısında Ebû
Süfyan'a hakaret etti. Hattâ Safvan bin Ümeyye, İkrime bin Ebî Cehil gibileri,
halkı Resûl-i Ekreme karşı çıkmak için kışkırtmaya bile kalkıştılar. Fakat halk,
bu hararetli müşriklerin sözlerine iltifat etmedi ve Ebû Süfyan'ın tavsiyesi
üzerine kimisi evine girdi, kimisi de Mescid-i Harama sığındı.
Mekke'ye Giriş Hazırlığı
İslâm ordusu Mekke'ye girmeden evvel, son defa Zî-Tuva Vadisinde toplandı.
Peygamber Efendimiz ve Ashab-ı Kiramın sevinçleri etrafa dalga dalga
yayılıyordu. Yüzlerinde tebessüm, gönüllerinde ferah ve sürur vardı.
Peygamber Efendimiz, devesi Kasvâ'nın üzerindeydi. Kendisine bu mübârek ve
muazzam günü gösteren Cenâb-ı Hakka sonsuz hamd ve şükrünü takdim ediyordu.
Tevazû ve mahviyetinden mübârek başını öne eğmişti. Öylesine ki, nerdeyse
mübârek sakalının ucu devesinin semerine değiverecekti.556 Bu haliyle önünde
eğilinecek tek zâtın sadece kâinatın yarancısı Cenâb-ı Hak olduğunu bütün
insanlığa ilân ediyordu. Aynı zamanda Ashabına da muvaffakiyeti verenin sadece
Yüce Allah olduğunu, insanların ise, muvaffakiyetin sebeblerini hazırlamakla
vazifeli bulunduklarını ders veriyordu.
Peygamberimizin Mekke'ye Girişi
Peygamber Efendimiz, Mekke'ye girmek için ordusunu dört kola ayırdı:
Sağ kol: Kumandan, "Seyfullah" ünvanının sahibi Hz. Hâlid bin Velid'di. Mekke'ye
aşağı taraftan girecekti.
Sol kol: Kumandan, Hz. Zübeyr bin Avvam idi. Şehre yukarıdan, Küdâ denilen
mevkiden girecekti.
Üçüncü kol: Sa'd bin Ubâde kumandasında idi ve Ensar birliklerinden ibaretti.
Seniyye tarafından şehre girecekti.
Piyade birliklerinden meydana gelen dördüncü kola Ebû Ubeyde bin Cerrah kumanda
ediyordu. O da Mekke'nin üst tarafından ilerleyecekti.
Peygamber Efendimiz kumandanlara şu emri verdi:
"Size karşı konulmadıkça, size saldırılmadıkça hiç kimseyle çarpışmaya
girmeyeceksiniz! Hiç kimseyi öldürmeyeceksiniz!"558
Bu emirden bazı kimseler müstesna kılındı. Bunlar görüldükleri yerde, Kâbe'nin
altına iltica etmiş olsalar dahi öldürüleceklerdi. Onlar da şunlardı: İkrime bin
Ebî Cehil, Abdullah bin Sa'd bin Ebî Serh, Habbar bin Esved bin Muttalib,
Hüveyris bin Nukayz, Mıkyes bin Subabe el-Leysî Abdullah Hilâl bin Hatal, Hind
binti Utbe bin Rebia, şarkıcı Sâre, Kureyne ve Ernebe.559
Bunlar, irtidad, İslâma ve Müslümanlara aşırı düşmanlık, işkence, katl,
Resûlullahı ve Müslümanları küstahça hicvetme gibi affa sığmayacak suçlar
işlemişlerdi.