MEKKE'NİN FETHİ
Hicretin 8. senesi, Ramazan ayı, Cuma günü. (Milâdî, Ocak
630.)
Mekke, yeryüzünde Tevhidin timsali ilk Mâbed olan Kâbe'nin bulunduğu şehir. O
Kâbe ki, "...Çok mübarek ve insanların kıblesi olup âlemlere doğru yolu gösteren
Kâbe'dir."498 Mübârekiyeti ve hidayete vesile oluşu Tevhid-i İlâhînin mücessem
bir delili olmasından ileri gelmekte. İlk bânisi, ilk insan ve ilk peygamber Hz.
Âdem (a.s.), onu bu gaye için inşa etmişti. Zamanla bina gözden kaybolacak
vaziyete gelmiş, fakat temelleri sabit kalmıştı. Ebü'l-Enbiyâ (Peygamberlerin
Babası) lâkabıyla anılan Hz. İbrahim, oğlu Hz. İsmail ile birlikte, bu temel
üzerine Allah'ın emir buyurmasıyla Kâbe'yi yeniden inşâ etmişler ve Kâbe "Tevhid"
inancının yeniden mücessem bir sembolü olmuştu.
Ancak, yeryüzünün bu en şerefli ve en faziletli binâsı hâlâ Tevhid inancından
uzak yaşayan, hattâ bu inancı var güçleriyle ortadan kaldırmaya, müntesiplerini
yok etmeye çalışan Kureyş müşriklerinin elinde bulunuyordu. Binâ ediliş
gayesinin tam aksine içi putlarla dolu duruyordu.
Tevhid inancının ve bu inancın mümessili Müslümanların can düşmanları olan
müşrikler, burada her türlü rezaleti irtikâp ediyorlardı.
Gayretullaha dokunan, Hz. Âdem (a.s.) ile Hz. İbrahim'in ruhaniyetlerini rencide
eden, bütün Müslümanların da kalb ve vicdanlarını derinden sızlatan bu durumun
bir an evvel ortadan kaldırılması lâzımdı. Bu mübârek mâbedin ve bu mâbedin
içinde bulunduğu Mekke'nin bir an evvel müşriklerin kirli ellerinden
kurtarılması gerekiyordu.
Hz. Fâhr-i Âlem Efendimiz (a.s.m.), bunu düşünüyor, bu maksadının tahakkuku için
bir yol arıyordu.
Uzun zamanlar imkânlar ve şartlar buna el vermemişti. Çünkü, Müslümanlar henüz
az ve zâif bir durumda bulunuyorlardı. Müslümanların mevcut gücüyle bunu elde
etmek de oldukça zordu. Üstelik Medine'nin her an düşman taarruzuna uğraması da
muhtemeldi.
Bu gayenin bilfiil gerçekleşmesi için İslâmın inkişaf etmesi, Müslümanların
çoğalması, güç ve kuvvet kazanması gerekiyordu. Aksi takdirde bu yoldaki bir
teşebbüs sonuçsuz kalabilirdi.
Bir işe teşebbüste zaman ve zemini değerlendirmeyi çok iyi bilen Peygamber
Efendimiz, bu gâyesinin tahakkuku için Cenâb-ı Hakkın müsait şartlar ihsan
etmesini sabırla bekliyordu.
Hicretin sekizinci yılında, İslâm, olanca haşmetiyle etrafa yayılmıştı. Bir
taraftan İslâmın en amansız düşmanlarından biri olan Hayber ve civar Yahudileri
tâbiiyet altına alınmış, diğer taraftan en büyük bir fetih ve zafer olan
Hudeybiye Anlaşması yapılmış ve yine bir başka taraftan o zamanın koskocaman
Bizans İmparatorluğuna Müte Harbiyle gözdağı verilmişti.
Bütün bunlar, İslâmın ve Müslümanların önüne geçilmesi imkânsız büyük kuvvet
halini almış olduğunu ortaya koyuyordu.
Artık bu ulvî ve mukaddes gayenin bilfiil tahakkuk zamanı gelmiş ve gerekli
imkânları Cenâb-ı Hak ihsan etmişti.
Ancak, ortada bir mâni vardı. O da müşriklerle yapılmış olan Hudeybiye Anlaşması
idi. Bu anlaşmaya göre Müslümanlarla müşrikler on sene birbirleriyle harp
etmeyecek ve anlaşmayı bozmayacaklardı.
Ahde vefada zirve noktasında bulunan Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, bu kudsî gayesi
için de olsa, ahdini bozup müşrikler üzerine yürümeyi düşünmüyordu.
Zahirî Sebep
Kalblerimizin en ince noktasına nüfuz eden, gönlümüzden geçen her arzuyu bilip
cevap veren Cenâb-ı Hak, Sevgili Resûlünün de kalbinden geçen bu ulvî arzuyu
biliyordu. Zaten ona bu gayesini tahakkuk ettireceğini daha iki sene evvelinden
de haber vermiş, müjdelemişti.
Çok geçmeden, Cenâb-ı Hak bir sebep yarattı. Hudeybiye Anlaşmasının bir maddesi,
Kureyş'in dışında kalan kabilelere istediği tarafın himâyesine girebilme hakkını
tanıyordu.499 Bu haktan istifade ile muâhede yapıldığı sırada Huzâa Kabilesi Hz.
Resûlullahın ahd ve emânına girerek Müslümanlar tarafında yer almış, Benî Bekir
Kabilesi ise müşriklerin himayesini kabul ederek onların tarafını tutmuştu.500
Bu iki kabile arasında uzun zaman devam edip gelen bir düşmanlık, bir husumet
vardı. İhtimâl bu düşmanlık neticesidir ki, eskiden beri Peygamberimizin dedesi
Abdülmuttalip ile anlaşmalı ve müttefik bulunan Huzâalılar Hz. Resûl-i Ekremin
safında yer alınca Benî Bekirler de müşriklerin himâyesine girmişlerdi.
Nübüvvet nurunun Mekke'de parlamasına kadar birbirleriyle kanlı bıçaklı olan bu
iki kabile, bu nur sayesinde az da olsa birbirlerinden kanlı ellerini çekiyor ve
bu çekiliş Hudeybiye Sulhuna kadar devam ediyordu. Ancak bu sulh devresinde
tekrar birbirlerini rahatsız etmeye başlıyorlardı. Bahaneler arayarak hadise
çıkarma yoluna gidiyorlardı.
Benî Bekirlerin Huzâalılara Saldırması
Bir gün Benî Bekir Kabilesinden biri bir şiirle Hz. Resûlullahı hicv ve tahkire
yeltenir. Huzâalılardan bir genç buna tahammül edemez ve adamın başını yaralar.
Durumu öğrenen Bekiroğulları bunu Huzâalılara saldırmak için bir sebep
sayarlar.501 Kureyş müşriklerinden de yardım alan Benî Bekirler, her şeyden
habersiz Vetir denilen suyun başında ikâmet eden ve böyle bir saldırıdan
Hudeybiye Anlaşması gereğince emin bulunan Huzâalıların üzerine ansızın
saldırırlar. Hazırlıklı bulunmayan Huzâalıları tâ Mekke'nin içine kadar
kovalarlar. Harem'de bile adamlarını öldürmekten çekinmezler. Neticede çarpışma
Huzâalılardan yirmi üç kişinin öldürülmesiyle son bulur.502
Çarpışmada müşrikler, Benî Bekirlilere at, silah gibi yardımlarla kalmamış,
ileri gelenlerinden bir çokları da bilfiil çarpışmaya katılmıştı. Fakat, bunu
Peygamber Efendimizden korkarak gizli yapmışlardı.503 Ancak Huzâalılar bunları
tanımışlardı.
Kureyş müşrikleri, bu hareketleriyle Hudeybiye Anlaşmasını resmen ihlâl etmiş
oluyorlardı. Fakat, bunun Peygamberimiz tarafından bilinmesinden son derece
endişe duyuyor, hattâ korkuyorlardı.
Aradan sadece üç gün geçmişti.
Huzâalı Amr bin Sâlim, beraberinde kabilesinden kırk kişi ile Medine'ye gelerek
durumu olduğu gibi Peygamber Efendimize arzetti ve yardım talebinde bulundu.504
Peygamber Efendimiz (a.s.m.) hadiseden fazlasıyla rahatsız oldu ve Huzâalılardan
gelen heyeti, kendilerine mutlaka yardım edecekleri va'di ile yurtlarına tekrar
geri gönderdi.505
Kureyş müşrikleri, Benî Bekirlilere yardım etmekle kendileri için son derece
tehlikeli bir pozisyon meydana getirmişlerdi. Giriştikleri hareketin vahim
neticeler doğuracağını sonradan fark ettiler, ama artık iş işten geçmişti.
Ve Allah, bu hadiseyi Mekke kapılarının Müslümanlara açılmasına, Kâbe-i
Muazzamada tekrar Tevhid bayrağının dalgalanmasına zahiri sebeb kıldı.
Resûl-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.) durumun biraz daha açıklığa kavuşmasını
istiyordu. Bunun için müşriklere ültimatom mahiyetinde bir yazı göndererek şöyle
dedi:
"Ya Huzâalılardan öldürülenlerin kan bedellerini ödeyiniz! Yahut Benî Bekir
Kabilesi ile olan ittifakınızdan vazgeçiniz! Bunlardan birini yapmazsanız,
Hudeybiye Anlaşmasını bozduğunuz ve bunun neticesi olarak da sizinle harbetmek
mecburiyetinde kalacağımı biliniz."506
Kibirden bir heykel kesilmiş müşrik ileri gelenleri âkıbeti düşünmeyen kör
hislerine kapılarak önce Peygamberimizin ilk teklifini kabul etmediler ve harbe
hazırlanacaklarını bildirdiler. Böylece muâhedeyi fiilen ihlâl etmiş olduklarını
sözleriyle teyid etmiş oldular. Ancak, hislerinden uzak kalıp meseleyi akıl
plânına getirdiklerinde içlerini bir telâş, bir korku kaplamaya başladı.
Yaptıkları hareketin doğuracağı vahim neticeyi düşündükçe îmândan mahrum
kalblerini bir korku sardı. Hz. Resûlullahın elçisine bu tarz cevap verdiklerine
pişman oldular. Meselenin tashihi için Ebû Süfyan'ı Medine'ye gönderdiler. "Git
muâhedeyi yenile, mütareke müddetini de uzat" dediler.507
Ebû Süfyan Medine'de
Müşrik ileri gelenlerinin verdiği direktife göre Ebû Süfyan, Peygamberimizle
görüşüp, eski fikirlerinden vazgeçtiklerini bildirecek ve Hudeybiye Anlaşmasının
yenilenmesini, hattâ müddetin uzatılmasını temine çalışacaktı. Ancak son
pişmanlık fayda vermeyecek ve müşrikler bu isteklerinde muvaffak
olamayacaklardı. Çünkü, Peygamber Efendimiz (a.s.m.), daha henüz Ebû Süfyan
Medine'ye gelmeden Ashabına işin neticesini haber verip şöyle buyuruyordu:
"Ebû Süfyan Hudeybiye Anlaşmasını takviye etmek ve mütâreke müddetini uzatmak
için yanımıza gelmek üzeredir. Fakat bu arzusuna nâil olamadan öfke ile geri
dönecektir."508
Ebû Süfyan Medine'ye gelince, Peygamber Efendimizin huzuruna çıkmadan önce
Ezvâc-ı Tahirattan kızı Hz. Ümmü Habîbe'nin evine gitti.
Baba, henüz îmân etmemiş ve müşriklerin lideri, kızı ise Hz. Resûl-i Ekremin pâk
zevcesi. Ebû Süfyan, Hz. Resûlullahın minderine oturmak istedi. Hz. Ümmü Habîbe
buna müsaade etmedi.
Ebû Süfyan, "Kızım" dedi, "anlayamadım, sen minderi mi benden, beni mi minderden
esirgiyorsun?"
Hz. Ümmü Habîbe, "Bu, Resûlullahın (a.s.m.) minderidir. Sen ise şirk içindesin?
Senin gibi birisinin Resûlullahın minderine oturmasına gönlüm asla razı
olmaz"509 diye cevap verdi.
Evet, Allah ve Resûlünün hatır ve muhabbeti her hatır ve muhabbetin üstündedir.
Onların hatırları anne babanın, hele hele müşrik bir babanın hatırı ile
değiştirilemez. Onlara muhabbet, sâir muhabbetler için terk edilemez. Çünkü,
insana ebedî saadeti kazandıran, Allah ve Resûlüne olan samimi muhabbettir ve
emir ve nehiylerine ciddi hürmettir.
Ebû Süfyan kerimesinin bu hareketi üzerine, "Vallahi kızım, sen yanımdan
ayrıldıktan sonra çok değişmişsin. Sana kötülük gelmiş" diyerek kızgınlığını
ifade etti."
Hz. Ümmü Habîbe, "Hayır! Allah, bana kötülüğü değil, İslâmiyeti nasib kıldı. Sen
ise, işitmez görmez, taştan yontulmuş puta tapmakta devam ediyorsun" dedikten
sonra şunları ilâve etti:
"Babacığım! Senin gibi Kureyşlilerin büyüğü, ulusu bir kimse nasıl olur da
İslâmiyete uzak kalır?"
Ebû Süfyan'ın kızgınlığı daha da arttı, "Yazıklar olsun sana!" dedi, "Senden bu
sözleri de mi işitecektim? Ben, atalarımın tapa geldiklerini bırakıp,
Muhammed'in dinine gireceğim, öyle mi?"
Sonra da, Hz. Ümmü Habîbe'nin yanından son derece öfkeli bir şekilde ayrıldı.510
Ebû Süfyan'ın Peygamberimize Müracaatı
Kerimesi Hz. Ümmü Habîbe'nin yanından öfkeli olarak ayrılan Ebû Süfyan, doğruca,
Hz. Resûlullahın yanına vardı, "Ey Muhammed!" dedi. "Hudeybiye Muâhedesini
yenile ve mütâreke müddetini de uzat!"
Peygamber Efendimiz, "Ey Ebû Süfyan! Sen bunun için mi geldin?" diye sordu.
Ebû Süfyan, "Evet, bunun için geldim."
Resûl-i Ekrem, "Biz, aramızdaki o ahid üzerinde duruyoruz. Yoksa siz, bir hâdise
çıkarıp onu bozdunuz mu?" diye sordu. Ebû Süfyan bir an durakladı. Ne diyeceğini
o anda kestiremedi.
Sonunda cesaretini topladı ve "Allah korusun! Öyle bir şey yapmadık. Ama biz,
her şeye rağmen muâhedenin yenilenmesini istiyoruz" diye hiçbir şey olmamış gibi
konuştu.
Resûl-i Ekrem Efendimiz, bu teklifine bir cevap vermeden sustu.511
Ebû Süfyan, çıkmaz bir sokağa girdiğini anlamıştı. Bundan nasıl
kurtulabileceğini de bir türlü kestiremiyordu.
Hz. Resûlullahtan herhangi bir cevap alamayınca gidip Hz. Ebû Bekir'e başvurdu.
Aynı arzusunu ona da tekrarladı ve bu hususta Hz. Resûlullah ile kendisi
arasında tavassut etmesini istedi.
Hz. Ebû Bekir, "Bu, benim değil, Resûlullahın bileceği, ona ait bir iştir. Ben,
buna asla karışamam" diye cevap verdi.
Ebû Süfyan, "Öyle ise, beni himâyene al ve bunu halka bildir" dedi.
Hz. Ebû Bekir, Hz. Resûlullaha sadakâtını bir kere daha belgeledi:
"Benim himâyemde bulunanlar, Resûlullahın himâyesinde bulunanlardır"512 dedi.
Ebû Süfyan, ümitsiz bir vaziyette bu sefer Hz. Ömer'e başvurdu, "Muâhedeyi
yenilemeye çalış, halkın arasını bul" dedi.
Kâfirlere karşı hiddet ve şiddetiyle tanınan Hz. Ömer, öfkeyle, "Demek, siz
muâhedeyi bozdunuz, öyle mi?" dedikten sonra ilâve etti:
"Eğer, ondan geride birşey kalmışsa, Allah onu da bir an evvel yok etsin! Ben,
bu hususta, asla gidip Resûlullahtan şefaat dilemeyeceğim. Vallahi, ben küçük
bir karıncadan başka birşey bulamazsam bile, o karıncadan faydalanır, yine
sizinle savaşırım."513
Kendi kendine "Vallahi, ben bugünden daha zor, daha çetin bir gün görmedim" diye
mırıldanıp Hz. Ömer'in yanından ayrılan Ebû Süfyan, doğruca Hz. Osman'ın yanına
gitti:
"Ey Osman," dedi, "bu topluluk içinde akrabalıkta bana en yakın sensin. Ne olur
şu mütârekeyi yenile ve müddetini uzat! Çünkü arkadaşın seni hiçbir zaman
reddetmez."
Hz. Osman, "Benim himâyemde bulunanlar, Resûlullahın (a.s.m.) himâyesinde
bulunanlardır"514 diyerek, bu hususta kendisine hiçbir yardımda bulunamayacağını
ifâde etti.
Ebû Süfyan'ın içi, müracaatlarının neticesiz kalmasından için için yanıyordu.
Son şansını denemek için Hz. Ali'ye gitti: "Benim en yakın akrabamsın. Bu
akrabalık hakkı için, gidip Resûlullaha bu muâhede işinin yenilenmesi ve
müddetin uzatılması için şefaatçı ol," dedi.
Hz. Ali'nin cevabı diğer Ashab-ı Kiramınkinden farklı olmadı: "Allah senin
iyiliğini versin, ey Ebû Süfyan!" dedi, "Vallahi, Resûlullah Aleyhisselâm bir
işte karar verdi mi, onu mutlaka yapar."
Bu Resûlullahı ilgilendiren bir iştir. Ben onun hakkında asla bir hüküm
veremem."515
Bunun üzerine Ebû Süfyan yalvarır bir edâ ile, "Peki, ey Ali, bana bu hususta
bir öğüt ver" dedi.
Hz. Ali, "Vallahi, ben senin için bu hususta faydalı olacak birşey bilmiyorum.
Ama, sen Kinânelerin büyüğüsün. Kalk, iki taraf halkını uzlaştırmak için
himâyene aldığını ilân et! Sonra da yurduna çık git!" dedi.
Çaresiz ve bitkin Ebû Süfyan bu tavsiyeye can simidi gibi yapıştı:
"Evet, sen doğru söyledin. Ben bunu yapmalıyım" diyerek Hz. Ali'nin yanından
ayrılıp Mescidi Nebevîye vardı.516
Ebû Süfyan, mânen yorgun ve bitkindi. Üzerine aldığı meseleyi halledememenin
üzüntüsünü yaşıyordu.
Mescidi Nebevîde ayakta dikildi ve "Ey insanlar! Ben iki tarafı uzlaştırmak için
onları himâyeme aldım, haberiniz olsun" dedikten sonra ürkek ürkek ilâve etti:
"Muhammed'in, bu taahhüdümde bana vefâsızlık edeceğini hiç sanmıyorum."
Sonra tereddütler içinde bocalar bir bitkinlik ile Efendimizin yanına vardı, "Yâ
Muhammed," dedi, "zannetmem ki, bu himâye sözümü reddedesin!"
Peygamber Efendimiz, "Ey Ebû Süfyan! Bunu sen söylüyorsun, ben değil"
buyurdu.517
Ebû Süfyan meseleyi anlamıştı. Görüşmelerinden hiçbir netice alamamanın eziklik
ve ümitsizliği içinde devesine zar zor atlayarak Mekke'nin yolunu tuttu.518
Ebû Süfyan Mekke'de
Mekke'ye varan Ebû Süfyan'a Kureyşliler, "Neler yaptın, anlat bakalım?" dediler.
Ebû Süfyan, kötü bir elçilik yapmış olmanın ezikliği içinde, olup bitenleri
olduğu gibi anlattı.
Kureyş müşriklerinin korkuları bir kat daha arttı.
Resûl-i Ekrem Efendimiz, artık kesin kararını vermişti: Sefere çıkılacak. Ancak
bu kararını, daha doğrusu, Kureyş müşriklerinin üzerine yürüme fikrini; son
derece gizli tutmak istiyordu. Bu, onun başvurduğu bir tedbir idi. Bu taktiğe,
düşmana hazırlanma fırsatı vermemek ve bunun neticesi olarak da fazla kan
dökülmeden onu teslime mecbur etmek maksadına mebnî olarak başvuruyordu. Çünkü,
o, her şeyden evvel insanlara ebedî saadeti kazandıracak olan hak ve hakikatı
tebliğe memurdu, insanları imhâya değil! Teslime mecbur bırakıldıkları takdirde
içlerinden birçoklarının gönlü İslâma kayabilirdi. Böylece de îmân nimetini elde
etmiş olabilirlerdi. O halde düşmanı tamamen imhâ etmek yerine ona galebe etmek,
onun ulvî gayesine daha uygundu.
Bu sebepledir ki, Mekke Seferinde de maksadını son derece gizli tutuyordu. Hz.
Âişe Vâlidemize sadece, "Yol hazırlığımı yap!" demekle yetiniyordu. Ayrıca, bu
seferde, Efendimiz, gizliliğe daha çok ihtiyaç duyuyordu. Çünkü, Mekke-i
Mükerreme gibi mübârek bir beldeye kan akıtmadan girmek, Kâbe-i Muazzama gibi
yeryüzünün en şerefli ve faziletli binâsını, kimseyi öldürmeksizin putlardan
temizlemek istiyordu. Şu duâsı da bu niyetinin açık ifadesiydi:
"Allah'ım! Yurtlarına ansızın varıp kavuşuncaya kadar, Kureyşlilerin casus ve
habercilerini tut, görmez ve işitmez hale getir! Beni, birdenbire görüp
işitsinler!"519
Hattâ Kureyş müşriklerinin üzerine değil de Necid tarafı ile meşgul olmak
istiyormuş intibaını vermek için de Ebû Katade Hazretlerini askeri bir birlik
ile İzam Vadisi tarafına gönderdi.2 Böylece, Mekke tarafına değil de, Necid
tarafına gidecekmiş tarzında haberler yayılacak ve müşrikler herhangi bir endişe
duymayacakları gibi, herhangi bir hazırlığa da kalkışmayacaklardı.
İşte bütün bu tedbirlere başvurduktan sonra, Resûl-i Ekrem Efendimiz, bir kısım
Ashabına Mekke üzerine sefere çıkılacağını haber verdi ve hazırlanmalarını emir
buyurdu.521
O zamana kadar Medine etrafında İslâmiyetle müşerref olmuş birçok kabile vardı.
Peygamber Efendimiz bu arada onlara da, "Allah'a ve âhiret gününe inanan,
Ramazan başında Medine'de hazır bulunsun" diye haber gönderdi.522
Medine'den Hareket
Ramazan ayının ilk günleri idi. Gönülleri Allah ve Resûlünün muhabbetiyle coşup
taşan on bin mücahid Medine'de hazır bekliyordu.2 Bunların yedi yüzü
Muhacirlerdendi. Beraberlerinde üç yüz atlı vardı. Ensarın mevcudu ise dört bin
idi. Onların da yanında beş yüz at vardı. Geri kalan asker sayısını etraftaki
kabilelerden gelen Müslümanlar teşkil ediyordu.
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, Medine'de, yerine Ebû Rühm Külsüm bin Husayn'ı vekil
bıraktı.524
Bu haliyle İslâm ordusu hareket için Hz. Resûlullahın emrini bekliyordu.
İslâm ordusu harekete hazır bekliyordu.
Bu sırada Peygamber Efendimiz, Hz. Ali, Hz. Zübeyr bin Avvam ve Hz. Mikdad bin
Esved'e şu emri verdi:
"Sür'atle gidiniz! Hah bahçesine vardığınızda, yanında mektup bulunan hayvan
üzerinde bir kadın bulacaksınız. Mektubu ondan alıp bana getirin!"525
Üç Sahabî, bu emrin sebebini sormaya gerek duymadan, son sür'at yol alıp Hah
bahçesine vararak orada kadını buldular.
Kadına, "Yanındaki mektup nerede?" diye sordular.
Kadın, "Benim yanımda mektup filan yok" diye cevap verdi.
Bunun üzerine kadının devesini çöktürdüler. Onu üzerinden indirip eşyasını
aradılar. Fakat mektup namına bir şey bulamadılar.
Bunun üzerine Hz. Ali kılıcını sıyırdı ve kadına hiddetle, "Allah'a yemin ederim
ki" dedi, "Resûlullah hiçbir zaman hilaf-ı hakikat konuşmaz. Ya sen bu yazıyı
çıkarırsın, ya da biz yapacağımızı biliriz; gerekirse üstünü başını arar,
elbiseni çıkartırız."
Kadın, "Siz Müslüman değil misiniz?" dedi.
Mücahidler, "Evet, Müslümanız, ama Resûlullah bize, beraberinde mektup
bulunduğunu söyledi" diye konuştular.
Kadın, kurtuluş çaresinin kalmadığını anlamıştı. Mücahidlere, "Yüzünüzü başka
tarafa çeviriniz" dedi.
Sahabîler yüzlerini çevirince de, başının örgülü saçlarını çözdü. Mektubu oradan
çıkarıp Hz. Ali'ye uzattı.526
Vazifeli Sahabîler, mektubu alıp Hz. Resûlullaha getirdiler. Herkeste bir hayret
ve şaşkınlık başlamıştı. Çünkü mektup, Bedir Ashabından Hatib bin Ebî Beltaa
tarafından müşriklere hitaben, Peygamber Efendimizin hazırlığını haber vermek
üzere yazılmıştı.527
Peygamber Efendimiz, derhal Hz. Hatib'i huzura çağırdı. Hz. Hatib gelince mektup
kendisine okundu. Resûl-i Ekrem, "Bu mektubu tanıdın mı?" diye sordu.
"Evet, tanıdım" dedi.
"Bunu sen mi yazdın?"
Hatip inkâr etmedi, "Evet, ben yazdım" dedi.
Peygamber Efendimiz, "Bunu ne için yaptın?" diye sordu. Hz. Hatip izah etti:
"Yâ Resûlallah! Bu hususta hakkımda hüküm vermekte acele etme! Ben,
Kureyşlilerden olmayan bir kimseyim. Muhacir Müslümanlar gibi, Mekke'de âilem ve
mallarımı koruyacak kimsem de yok.
"Ben, bunu Kureyş ileri gelenlerini bir minnet altında bırakayım da âilemi
korusunlar diye yaptım. Yoksa, bunu küfre saptığım veya dinimden döndüğüm için
yapmış değilim! Vallahi, ben Allah ve Resûlüne olan îmânımda sabitim."528
Peygamber Efendimiz, "Doğru söyledin" buyurdu. Sonra Ashabına dönerek, "O, size
doğru söyledi. Bunun hakkında hayırdan başka birşey söylemeyiniz" dedi.529
Kendisini zaptedemeyen Hz. Ömer, "Bırak, yâ Resûlallah, şu münafığın boynunu
vurayım" dedi.
Resûl-i Ekrem müsaade etmedi ve şöyle buyurdu:
"O Bedir Muharebesinde bulunmuştur. Ne bilirsin, belki Allah, Bedir Harbine
katılmış bulunanlara, savaş günü bakıp, 'Siz istediğinizi yapınız, ben sizi
affetmişimdir. Cennet size vacib olmuş, siz de Cennete girmeye hak
kazanmışsınız' buyurmuştur."
Manzara karşısında Hz. Ömer'in gözleri doldu, "Allah ve Resûlü herşeyi daha iyi
bilir" dedi.530
Bu hadise üzerine Cenâb-ı Hak, şu âyet-i kerimeyi inzâl buyurarak mü'minleri
ikaz etti:"Ey îmân edenler! Bana ve size düşman olanları dost edinmeyin. Siz
onlara muhabbet gösterip sırlarınızı ulaştırıyorsunuz; halbuki onlar size gelen
hakkı inkâr etmişler, Rabbiniz olan Allah'a îmân ettiğiniz için Peygamberi ve
sizi yurdunuzdan çıkarmışlardır. Eğer Benim yolumda cihad etmek ve Benim rızâmı
aramak için çıkmışsanız, nasıl onlara muhabbet gösterip de sır verirsiniz? Ben
ise sizin gizlediğinizi de bilirim, açığa vurduğunuzu da. İçinizden kim bunu
yaparsa dümdüz yolun ortasında şaşırmış olur."531