İFK HÂDİSESİ
Zâhiren îmân etmiş görünüp, hakikatte îmân etmemiş münâfıklar
gürûhu, her zaman her fırsatta Resûl-i Ekrem Efendimiz ve Ashabını rahatsız
etmek gayret ve maksadını taşıyorlardı. Bu maksatlarına muvaffak olmak için de
ellerinden gelen her yola başvurmaktan asla çekinmiyorlardı. Öyle ki Kâinatın
Efendisinin lekesiz, tertemiz mahrem hayatına dil uzatacak kadar küstah ve âdice
hareket edebilme cü'retini bile gösterebiliyorlardı.
İfk hâdisesi, Hz. Âişe (r.a.) Validemize münâfıkların reisi Abdullah bin Übeyy
tarafından yapılan iftira hâdisesidir. Hâdise şöyle cereyan etmiştir:
Hz. Âişe'den (r.a.) öğrendiğimize göre, Resûlullah (a.s.m.) herhangi bir sefere
çıkacakları zaman Ezvâc-ı tâhirat arasında Kur'a çeker, kime düşerse onu
beraberinde götürürdü.110 Benî Müstalık Gazâsında ise Kur'a Hz. Âişe Validemize
çıkmıştı.111
Hâdisenin bundan sonrasını bizzat Hz. Âişe Validemiz şöyle anlatmıştır:
"Resûlullah ile beraber sefere çıkmıştım. Bu sefer, tesettür âyeti inzâl
buyrulduktan sonra idi. Bunun için ben hevdeçin içinde taşınır, konak yerine de
hevdeç içinde indirilirdim. Bu suretle gittik.
"Resûlullah (a.s.m.) Benî Müstalık gazâsından dönüyordu. Medine'ye
yaklaştığımızda bir konak yerine indi. Gecenin bir bölümünü orada geçirdi. Sonra
göç edilmesini emretti.
"Hareket emri verildiği zaman, ben kalkıp ihtiyacımı gidermek için yalnız başıma
ordudan ayrılıp gittim. Kazâ-yı hâcet ederek dönüp bindiğim devemin yanına
geldim. Göğsümü yokladığımda, Yemen göz boncuğundan dizilmiş gerdanlığımın
kopmuş olduğunu farkettim. (Bu gerdanlığı annesi Ümmü Rumân düğün hediyesi
olarak takmıştı.) Dönüp gerdanlığımı aramaya koyuldum. Fakat onu aramak beni
yoldan alıkoymuştu. Ben öyle zannetmiştim ki, sefere iştirak etmiş olanlar bir
ay bekleseler dahi, benim devemi, ben hevdeçte bulunmadıkça sevk etmezler.
Halbuki yolda bana hizmet edenler gelip hevdecimi yüklemişler, bindiğim deveyi
de hareket ettirmişlerdi. Onlar beni hevdeç içinde sanıyorlarmış.
"Çünkü o zaman kadınlar hafif idi. İri ve ağır vücutlu değillerdi. Yemek de az
yerlerdi. Bu sebeple hizmetçiler hevdeci yüklemek üzere kaldırdıklarında
hevdecin ağırlık derecesinin farkına varamayarak yüklemişler. Hem ben, küçük ve
zaif bir kadındım. Deveyi sürüp gitmişler.
"Gerdanlığımı, ordu ayrılıp gittikten sonra buldum. Hemen dönüp ordugâha geldim.
Fakat onlardan kimseyi bulamadım. Hepsi çekip gitmişti. Bende orada evvelce
bulunduğum yere geldim. Çarşafıma bürünü yanımın üzerine uzandım. Hevdeç'te beni
bulamayınca, aramak için yanıma gelirler sandım.
"O sırada gözlerimi uyku bürüdü, uyumuş kalmışım.
"Safvan bin Muattal, ordunun arkasına kalır, halkın mallarını araştırır, bir şey
kalmışsa, kaybolmamak için alıp diğer konak yerine götürürdü.
"Safvan, askerin arkasından yürüyerek, sabaha karşı bulunduğum yere doğru
gelmiş. Uyuyan bir insan karaltısı görünce, gelip başucuma dikilmiş ve beni
görür görmez tanımış. Çünkü, bize hicâb âyeti inmeden evvel, onun beni
görmüşlüğü vardı.
"Safvan, beni görünce şaşırarak 'İnna lillahi ve inna ileyhi racîun [Biz
Allah'ın kullarıyız ve muhakkak Ona dönüp varıcıyız]' dedi.
"Hemen onun sesine uyandım. Çarşafımla yüzümü örtüp büründüm.
"Vallahi, onunla ne bir kelime konuşmuşuzdur, ne de 'İnna lillahi ve inna ileyhi
raciûn' ifâdesinden başka ondan bir kelime işitmişimdir.
"Bundan sonra Safvan, devesini ıhdırdı. Beni, binsin diye ayağını devesinin ön
ayağına bastı. 'Bin' dedi ve kendisi geri çekildi.
"Ben de hemen kalkıp deveye bindim. Kendisi de devenin başını, yularını çekerek
askere yetişmek için sür'atle ilerlemeye başladı. Sabaha kadar askerin
arkasından yetişemedik.
"Nihayet asker, konak yerine inip yerleştiği sırada idi ki Safvan'ın, devemin
yularını çekerek konak yerine getirdiği görüldü."112
Başmünafığın Durumu Değerlendirmesi
Safvan bin Muattal, Hz. Âişe Validemizi deve üzerinde getirirken, münafıkların
başı Abdullah bin Übeyy'le karşılaşmışlardı. Abdullah bin Übeyy, "Bu kimdir?"
diye sordu.
"Âişe'dir" dediler.
Kavmi arasında itibarı oldukça sarsılan, bütün nazarları menfi şekilde üstüne
toplamış bulunan başmünâfık bu masum hâdiseyi diline dolamak istedi. Bu meş'um
niyetini hemen orada izhar etti:
"Vallahi" dedi, "ne Âişe, o adamdan dolayı kurtulur, ne de o adam, Âişe'den
dolayı kurtulur.
"Daha bir sürü alçakça laf etti.113
Ordugâh, başmünâfık Abdullah bin Übeyy bin Selûl'ün yaptığı iftira ile
çalkalandı.
İşte, gerçek mânâda bir mü'min ve Müslüman olan, hattâ erkeklik özelliğinden
bile mahrum bulunan Safvan bin Muattal da dininin gereği olan bu vazifeyi
yapmıştır.
Ne var ki, kalblerinde hastalık bulunan, dilleriyle îmân ettik deyip, kalben
îmân erişmemiş bulunan ve işleri güçleri mü'minleri birbirine düşürmek olan
münafıklar, hususan Abdullah bin Übeyy bin Selûl, bunu bir ganimet bilmiş ve
diline dolayarak Hz. Âişe Vâlidemize şen'ice iftirada bulunmuştur. Maksadı
üzerine toplanan nazarları dağıtmak, Resûl-i Kibriyâ Efendimizin nazik ruhunu
rencide etmek ve Müslümanları birbirine düşürmek, onların birbirine karşı olan
itimatlarını sarsmaktı.
Hz.Âişe Söylenenlerden Uzun Müddet Habersizdi
Münafıkların reisi Abdullah bin Übeyy'in başlattığı, Hassan bin Sabit, Mistah
bin Üsâse, Hamne binti Cahş ve halktan bazı saf Müslümanların, münâfıkların
tuzağına düşerek etrafa yaydıkları iftira hâdisesinden Hz. Âişe'nin uzun bir
müddet haberi olmamıştı. Bu hususu Hz. Âişe (r.a.) şöyle anlatır:
"Medine'ye gelince ben, çok geçmeden ağır bir hastalığa [humma] tutuldum. Bir ay
çektim. Meğer bu esnada halk arasında Ashab-ı İfk'in iftirâları dolaşıyormuş.
Ben ise olanlardan bütünüyle habersizdim. Aleyhimdeki iftirâları Resûlullah'la
annem ve babam da duymuşlar, fakat bana hiçbir şeyden bahsetmiyorlardı.
"Yalnız hastalığımda beni şüphelendiren bir husus vardı: Nebî'den (a.s.m.) daha
önce hastalandığım zamanımda görmüş olduğum lütuf ve şefkatı bu hastalığım
esnasında görmüyordum. Ve adımı bile zikretmeden 'Hastanız nasıl?' diyor ve
bununla iktifâ ediyordu. Benim, iftiracıların uydurduklarından hiç haberim
yoktu."116
Söylenenleri Hz. Resûlullah, Hz. Ebû Bekir ve Hz. Âişe'nin anneleri duymuş
olmasına rağmen, Hz. Âişe'ye bir şeyden bahsetmiyorlardı. Ancak yukarıda
zikrettiğimiz şekilde Hz. Resûlullahın kendisine karşı tavrından Hz. Âişe endişe
duyuyor ve üzülüyordu. Fakat, bunun sebebinden haberi yoktu.
Hz. Âişe, İftirâyı Nasıl Ve Kimden Öğrendi?
Hz. Âişe, iftirayı kimden ve nasıl öğrendiğini de şöyle anlatır:
"Aradan yirmi küsûr kadar gece geçmişti. Hastalığımı atlatmış, nekâhet devresine
girmiştim.
"Bizler, o zaman Arap olmayanların evleri yanında edindikleri şu helâları,
kokusundan tiksindiğimiz için, evlerimizin yanında bulundurmaz, Medine'nin
kırlarına çıkardık. Kadınlar, her gece oraya ihtiyaçlarını gidermek için
çıkarlardı.
"Ben, yine bir gece Mıstah bin Üsâse'nin annesi ile, hacet giderme yerimiz olan
Menası' tarafına çıkmıştım. Mıstah'ın annesi, çarşafına takılarak düşünce,
'Mıstah yüzünün üzerine düşsün, kahrolsun!' diyerek oğluna bedduâ etti.
"Ben, 'Ey ana! Ne diye oğluna bedduâ ediyorsun?' dedim. Sustu, cevap vermedi.
"İkinci kere ayağı dolaşıp düştü. Yine; 'Mıstah, yüzünün üstüne düşsün,
kahrolsun!' diye bedduâ etti.
"Ben, 'Ey ana! Ne diye oğluna bedduâ ediyorsun?' dedim. Yine susup cevap
vermedi.
"Üçüncü kere düştü. Yine; 'Mıstah, yüzünün üstüne düşsün, kahrolsun!' diye
bedduâ etti.
"Ben yine 'Ey ana! Ne diye oğluna bedduâ ediyorsun?' Bedir Savaşında bulunmuş
bir zata sövülür, bedduâ edilir mi?' dedim.
"O, 'Vallahi, ben, ona senin aleyhinde söylediklerinden dolayı bedduâ ediyorum'
dedi.
"O, neler söylemiş?' diye sordum."Bunun üzerine, Mıstah'ın annesi, iftiracıların
söylediklerini bana teker teker anlattı. Hastalığım tekrar geri geldi.
"Vallahi, üzüntümden hacetimi gidermeye bile güç yetiremedim ve döndüm. O kadar
ağladım ki, ağlamaktan ciğerlerim kopacak, parçalanacak sandım."117
Hz. Âişe Annesinin Evinde
Hastalığında Hz. Âişe'ye annesi Ümmü Rumân bakıyordu.
Birgün yine Resûlullah, selâm verip yanına girdi. Hz. Aişe'nin ismini
zikretmeden, "Hastanız nasıldır? diye sordu. Başka da hiçbir şey konuşmadı.
Hz. Âişe der ki: "Artık kendimi tutamadım, 'Yâ Resûlallah! Şimdiye kadar
görmediğim eziyeti görüyor ve çekiyorum. Bana müsâade etsen de annemin evine
gitsem. Hastalığıma orada bakılsa olmaz mı? dedim.
"Resûlullah, 'Gitmende bir mahzur yok' dedi.
"Ben, ebeveynimin yanına gidip, aleyhimdeki haberin iç yüzünü anlamak
istiyordum.
"Resûlullah, yanıma bir hizmetçi katıp, beni babamın evine gönderdi.
"Annem, 'Kızcağızım, sen niçin geldin?' diye sordu.
"Anneciğim dedim, "halk, benim aleyhimde neler söyleyip duruyormuş da, siz bana
hiçbir şey sızdırmadınız?
"Annem 'Kızcağızım,' dedi, 'sen kendini hiç üzme. Sıhhatini düşün. Vallahi, bir
kadın senin gibi güzel ve kocasının yanında sevgili olsun ve onun birçok
ortakları bulunsun da onu kıskanmasınlar ve onun aleyhinde bir takım laflar
çıkarmasınlar, bu pek nâdirdir.'
"'Babamın, bundan haberi var mı?' dedim.
"'Evet' dedi.
"'Resûlullahın da haberi var mı?' diye sordum.
"'Evet' dedi.
"Kendimi tutamadım ağladım. Babam, damda Kur'ân okuyordu. Sesimi duyunca, indi.
"Anneme 'Nedir bunun hâli' diye sordu.
"Annem, 'hakkındaki dedikodulardan haberi olmuş' dedi.
"Babamın da gözleri yaşla doldu. O gece, sabaha kadar hep ağlayıp durdum."118
Peygamberimizin Ashabıyla istişâresi
Resûl-i Ekrem Efendimiz, Hz. Âişe aleyhinde yapılan iftirânın etrafta
konuşulduğu günlerde vakitlerinin çoğunu evinde geçiriyor, pek dışarı
çıkmıyordu.
Konu ile ilgili vahyin gelmesi gecikince, Ashabıyla konuştu, onların fikirlerini
aldı.
Hz. Ömer fikrini şöyle ifade etti:
"Yâ Resûlallah! Hâşâ! Bu büyük bir bühtan ve iftirâdır. Kesinlikle biliyorum ki,
bu, münâfıkların yalanlarından birisidir.
"Allahü Teâlâ, bedeninize sinek kondurmaktan sizi koruyor. Bedenini böyle
pisliklere konan sineklerden bile muhafaza eden, onları bedenine yaklaştırmayan
Allah, nasıl olur da âileni, böyle kötülüklere bulaşmaktan korumaz?"
Hz. Osman ise görüşünü şöyle açıkladı:
"Yâ Resûlallah! Allah, üzerine insan ayağı basmasın, yahut yeryüzündeki
pislikler üzerine düşmesin diye gölgenizi yere düşürmekten korumaktadır.
"Böyle gölgenizi bile hiç kimseye çiğnetmezken, nasıl olur da sizin âilenizin
namusunu herhangi bir kimsenin kirletmesine meydan ve imkân verir?"
Hz. Ali de kanaatini şöyle ifâde etti:
"Yâ Resûlallah! Bir gün bize namaz kıldırıyordun. Namaz içinde iken,
ayakkabılarını çıkartmıştınız. Size uyarak biz de çıkartmıştık.
"Namaz bitince, ayakkabılarımızı çıkarmanın sebebini bize sormuştun. Biz de sana
uymuş olmak için çıkardığımızı söylemiştik. Bunun üzerine siz; 'Temiz
olmadıkları için, onları çıkarmamı bana Cebrâil emretti' demiştiniz.
"Böyle ayakkabılarına bulaşan pislik, size bildirildiği ve onları pislik
bulaşığından dolayı çıkarmanız size emredildiği halde, âilenize, namus
kirletecek kötülüklerden bir şey bulaşsın da, onu çıkarmanız için size
emredilmesin, olur mu hiç?"119
Resûl-i Ekrem Efendimiz bu arada, Hz. Âişe Vâlidemizin hizmetçisi Hz. Berire'nin
de görüşünü sordu.
Hz. Berire, " Yâ Resûlallah," dedi, "seni hak peygamber olarak gönderen
Allah'a
yemin ederim ki, ben onun hakkında hayırdan başka birşey bilmiyorum. Onun
hakkında kusur olarak sadece şunu söyleyebilirim: Kendisi çok genç bir kadındı.
Ev halkının hamurunu yoğururken uyuya kalırdı da, evde beslenilen koyun gelir,
hamurunu yerdi.120
Hz. Zeyneb (r.a.) Peygamberimizin zevceleri arasında güzelliği ve Efendimiz
yanındaki mevkii ile kendisini Hz. Âişe Vâlidemizle eşit görür ve zaman zaman
rekabet ederdi. Buna rağmen Hz. Âişe hakkında bu hususta en küçük bir kötü zanna
kapılmamış, Resûlullah bu hususta onun görüşünü sorunca, şu cevabı vermişti:
"Yâ Resûlallah! Ben işitmediğimi 'işittim' demekten, kulağıma gelmeyeni 'duydum'
demekten kulağımı; ve görmediğimi 'gördüm' demekten gözümü korurum. Vallahi, ben
onun hakkında hayırdan başka hiçbir şey bilmiyorum."121