HUNEYN MUHAREBESİ
Hicretin 8. yılı, 5 Şevval, Cumartesi. (Mîlâdî 27 Ocak 630)
Mekke'nin fethi ile Kureyş'in hemen hemen tamamı İslâmiyetle şereflenmişti.
Fetih, aynı zamanda civar kabileler, bilhassa Kureyşlilere taraftar bulunan
kabileler üzerinde müsbet tesirler bırakmış ve onların İslâm ve Müslümanlara
karşı gönüllerinde sevgi dolu sıcak bir alâka duymasına sebep olmuştu. Bu ciddi
alâka, onların bundan böyle Resûl-i Ekrem safında yer alacaklarının bir işareti
sayılıyordu.
Bununla birlikte, gönülleri hâlâ bu sıcak ilgiden mahrum bulunan ve bu
mahrumiyetten sıyrılmak arzusu taşımayanlar da vardı: Sakif ve Havazin
kabileleri bunların başında yer alıyordu. Bunlar, eskiden beri Peygamberimiz ve
Müslümanlara karşı şiddetli düşmanlıklarıyla biliniyorlardı. Birçok Arap
kabilesi gelip Resûl-i Ekreme sadakât elini uzattığı halde, bunlar
düşmanlıklarını bir türlü yenemiyorlardı. O civarın en güçlü kabileleri oluşu,
kendilerini aldatıyor ve yersiz bir gurura sevk ediyordu.
Resûl-i Ekrem Mekke'yi fethedip Kureyşlilerle birlikte birçok kabilenin de
gönlünü kazanınca, bunların endişeleri daha da kabardı. Büyüyen endişeleri
onları, hazırlanıp Mekke üzerine yürüme kararı almaya kadar götürdü. Gayeleri,
Peygamberimizin üzerlerine gelmesine fırsat tanımadan Mekke'ye ansızın baskında
bulunmaktı.
Bu maksatlarını her iki kabilenin ileri gelenleri kendi aralarında yaptıkları
konuşmalarda izhar ediyorlardı:
"Muhammed'in bizimle savaşmaya gelmesine herhangi bir engel kalmamıştır. En
uygunu olan; o üzerimize yürümeden, bizim onun üzerine yürümemizdir!"592
Nitekim kısa zamanda etraftaki bazı kabilelerin de katılmasıyla Havazinlerin
lideri Mâlik bin Avf'ın kumandasında 20.000 kişilik bir ordu teşkil ettiler.
Kumandan Mâlik bin Avf, askerlerin cesaretle çarpışmaları, dönüp geri
kaçmamaları için bütün kadın, çocuk ve davarların da orduya katılmasını temin
etmişti.
Yirmi bin kişilik düşman ordusu kadınları, çocukları ve hayvanlarıyla, gelip
Evtas mevkiinde karargâhını kurdu.593
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, Havazin ve Sakiflilerin İslâm topraklarına saldırmak
için bir araya geldiklerini haber alıncâ, derhal Abdullah bin Ebî Hadred'i bilgi
almak üzere düşman topluluğunun arasına gönderdi.
Tebdili kıyâfetle düşman ordusu arasında bir kaç gün dolaşan bu Sahabî, gereken
bütün bilgileri topladı. Ordu kumandanı Mâlik bin Avf'ın diğer kumandanlara
söylediği şu sözleri bizzat kulağıyla duydu:
"Bu Muhammed'in son çarpışması olacaktır. Onun şimdiye kadar karşılaştığı
kimseler, harp bilgisinden mahrum bulunan kimselerdi. Onun için onlara galebe
çalıyordu. Seher vakti olunca, hayvanlarınızı, kadınlarınızı ve çocuklarınızı
arkanızda sıralayacaksınız! Sonra askerleri sıralayacaksınız! Müslümanlarla
karşılaşınca hücuma kalkacaksınız! Kılıçlarınızın kınlarını kırınız ve tek bir
adam gibi hep birden saldırınız! Biliniz ki, zafer ilk saldırıya geçenindir!"
Abdullah (r.a.) bu bilgileri topladıktan sonra Mekke'ye döndü ve duyduklarını
olduğu gibi, Peygamberimize haber verdi.
Peygamberimiz Ordusunu
Hazırladı
Resûl-i Ekrem Efendimiz, kendi aleyhinde
böyle büyük bir ordunun toplandığını
haber alınca yerinde bastırmak için süratle
hazırlığa geçti.
Bu arada yanında zırhlar ve silahlar bulunan henüz Müslüman olmamış Safvan bin
Ümeyye'ye şöyle dedi:
"Ey Ebû Ümeyye! Yarın gidip düşmanla karşılaşacağız! Şu silahlarını bize emânet
olarak ver."
Safvan, "Yâ Muhammed! Zorla almak, geri vermemek üzere mi istiyorsun?" diye
sordu.
Peygamber Efendimiz, "Hayır, emânet olarak, kırılan ve yitirilenleri tazmin
etmek üzere istiyorum" buyurdu.
Bunun üzerine Safvan yüz tane zırhla, onlara yetecek kadar silah verdi. Hatta
bunları harp yerine kadar taşımayı da Efendimizin teklifi ile üzerine aldı.594
Peygamberimiz, Mekke'nin fethi günü Müslüman olan ve henüz yirmi yaşında bir
genç olan Attab bin Esîd'i Mekke'ye vali tayin etti. İslâm ve Kur'an'ı öğretmek
üzere de Muaz bin Cebel Hazretlerini şehirde vazifelendirdi.595
İslâm Ordusunun Mekke'den Ayrılışı
Tarih, Hicretin sekizinci senesi, Şevval ayının beşinci günü idi.
On iki bin kişilik İslâm ordusu Hz. Peygamber Efendimizin (a.s.m.) kumandasında
Mekke'den, düşmanın toplandığı mevkie doğru hareket etti. Ordunun iki binini
Mekkeliler teşkil ediyordu. Ayrıca orduda seksen kadar da müşrik vardı.
Kureyş'in bir çok ileri geleni bu seksen kişinin arasında bulunuyordu.
Maksatları, hangi tarafın galip geleceğini bizzat görmek ve elde edilen
ganimetten istifade etmekti.
Peygamber Efendimiz, o âna kadar böylesine kalabalık bir ordunun başında yola
çıkmış değildi. Fakat o, sadece kalabalığın zafer getirmeyeceğini biliyordu.
Zaferi ihsan edenin de, hezimete uğratanın da Cenab-ı Hak olduğunun, insanın
sadece zaferi netice verecek sebepleri mükemmel bir şekilde hazırlamakla
vazifeli bulunduğunun derin idrâki içindeydi. Bu sebepledir ki, bu kadar
kalabalık, azametli ve ihtişamlı bir ordunun başında bulunmasına rağmen,
tavrından en küçük bir büyüklenme sezilmiyordu.
Ancak, bu muhteşem kalabalığa güvenen mücahidlerden bazıları şöyle dediler:
"Artık, bugün azlık yüzünden mağlûp olmayız!"596
Halbuki onlar, Allah'ın yardımıyla, bir çok kere az bir kuvvetle kendilerinden
hem sayıca, hem silahça kat kat üstün bulunan bir çok kalabalığı mağlûp
etmişlerdi. Bedir Zaferi bunun apaçık bir misali idi. Hendek, Müte bunun gözle
görünür örnekleri idi. Buna rağmen, sanki zaferleri getiren tek unsurun
kalabalık insan yığınları olduğu havasında konuşmuşlardı.
Haliyle Resûl-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.), bu sözden hoşlanmadı ve bunu tavrıyla
ihsas etti.
Huneyn'e Varış
Şevval ayının on biri Salı günü idi.
Resûl-i Ekrem, ordusuyla inişli çıkışlı, bir çok dar geçitleri ve gizli yolları
bulunan Huneyn Vadisine vardı.
Seher vakti, ordusunu saf düzenine koydu. Bayraktar ve sancaktarlara bayrak ve
sancaklarını teslim etti.
Muhacir Müslümanlardan sancağı Hz. Ali'nin, bayrakları ise Sa'd bin Ebî Vakkas
ile Hz. Ömer'in elinde bulunuyordu. Ensar Müslümanların iki sancağından birini
Hübab bin Münzir, diğerini ise, Üseyyid bin Hudayr taşıyordu.
Hâlid bin Velid'in (r.a.) kumandasındaki Süleymoğulları İslâm ordusunun öncü
kuvvetlerini teşkil ediyorlardı.
Resûl-i Ekrem, tedbirde asla kusur etmiyordu. Düldül'ün üzerinde bulunuyordu.
Sırtına iki zırh gömlek, başına takke giymiş ve takkenin üzerine ise miğfer
geçirmişti.597
Herkesten ziyâde Yüce Yaratıcısından korkan, herkesten fazla ibâdet ve tâata
düşkün bulunan Fahr-i Âlem Efendimiz, Cenab-ı Hakkın "âdetullah" tabir edilen
hayattaki maddî kanunlarına da herkesten ziyâde riâyet ediyor, onlara uymada
gayet titiz davranıyordu. Düşman karşısındaki bu vaziyetiyle de bu durumunu
açıkça ortaya koyuyordu. Allah'ın hıfz ve inayeti altında bulunmasına rağmen,
herkes bir zırh giymişken o iki zırh giyiyor ve başındaki takkesinin üzerine de
miğfer geçiriyordu.
.