Peygamberimiz Ordusunu
Hazırladı
Resûl-i Ekrem Efendimiz, kendi aleyhinde
böyle büyük bir ordunun toplandığını
haber alınca yerinde bastırmak için süratle
hazırlığa geçti.
Bu arada yanında zırhlar ve silahlar bulunan henüz Müslüman olmamış Safvan bin
Ümeyye'ye şöyle dedi:
"Ey Ebû Ümeyye! Yarın gidip düşmanla karşılaşacağız! Şu silahlarını bize emânet
olarak ver."
Safvan, "Yâ Muhammed! Zorla almak, geri vermemek üzere mi istiyorsun?" diye
sordu.
Peygamber Efendimiz, "Hayır, emânet olarak, kırılan ve yitirilenleri tazmin
etmek üzere istiyorum" buyurdu.
Bunun üzerine Safvan yüz tane zırhla, onlara yetecek kadar silah verdi. Hatta
bunları harp yerine kadar taşımayı da Efendimizin teklifi ile üzerine aldı.594
Peygamberimiz, Mekke'nin fethi günü Müslüman olan ve henüz yirmi yaşında bir
genç olan Attab bin Esîd'i Mekke'ye vali tayin etti. İslâm ve Kur'an'ı öğretmek
üzere de Muaz bin Cebel Hazretlerini şehirde vazifelendirdi.595
İslâm Ordusunun Mekke'den Ayrılışı
Tarih, Hicretin sekizinci senesi, Şevval ayının beşinci günü idi.
On iki bin kişilik İslâm ordusu Hz. Peygamber Efendimizin (a.s.m.) kumandasında
Mekke'den, düşmanın toplandığı mevkie doğru hareket etti. Ordunun iki binini
Mekkeliler teşkil ediyordu. Ayrıca orduda seksen kadar da müşrik vardı.
Kureyş'in bir çok ileri geleni bu seksen kişinin arasında bulunuyordu.
Maksatları, hangi tarafın galip geleceğini bizzat görmek ve elde edilen
ganimetten istifade etmekti.
Peygamber Efendimiz, o âna kadar böylesine kalabalık bir ordunun başında yola
çıkmış değildi. Fakat o, sadece kalabalığın zafer getirmeyeceğini biliyordu.
Zaferi ihsan edenin de, hezimete uğratanın da Cenab-ı Hak olduğunun, insanın
sadece zaferi netice verecek sebepleri mükemmel bir şekilde hazırlamakla
vazifeli bulunduğunun derin idrâki içindeydi. Bu sebepledir ki, bu kadar
kalabalık, azametli ve ihtişamlı bir ordunun başında bulunmasına rağmen,
tavrından en küçük bir büyüklenme sezilmiyordu.
Ancak, bu muhteşem kalabalığa güvenen mücahidlerden bazıları şöyle dediler:
"Artık, bugün azlık yüzünden mağlûp olmayız!"596
Halbuki onlar, Allah'ın yardımıyla, bir çok kere az bir kuvvetle kendilerinden
hem sayıca, hem silahça kat kat üstün bulunan bir çok kalabalığı mağlûp
etmişlerdi. Bedir Zaferi bunun apaçık bir misali idi. Hendek, Müte bunun gözle
görünür örnekleri idi. Buna rağmen, sanki zaferleri getiren tek unsurun
kalabalık insan yığınları olduğu havasında konuşmuşlardı.
Haliyle Resûl-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.), bu sözden hoşlanmadı ve bunu tavrıyla
ihsas etti.
Huneyn'e Varış
Şevval ayının on biri Salı günü idi.
Resûl-i Ekrem, ordusuyla inişli çıkışlı, bir çok dar geçitleri ve gizli yolları
bulunan Huneyn Vadisine vardı.
Seher vakti, ordusunu saf düzenine koydu. Bayraktar ve sancaktarlara bayrak ve
sancaklarını teslim etti.
Muhacir Müslümanlardan sancağı Hz. Ali'nin, bayrakları ise Sa'd bin Ebî Vakkas
ile Hz. Ömer'in elinde bulunuyordu. Ensar Müslümanların iki sancağından birini
Hübab bin Münzir, diğerini ise, Üseyyid bin Hudayr taşıyordu.
Hâlid bin Velid'in (r.a.) kumandasındaki Süleymoğulları İslâm ordusunun öncü
kuvvetlerini teşkil ediyorlardı.
Resûl-i Ekrem, tedbirde asla kusur etmiyordu. Düldül'ün üzerinde bulunuyordu.
Sırtına iki zırh gömlek, başına takke giymiş ve takkenin üzerine ise miğfer
geçirmişti.597
Herkesten ziyâde Yüce Yaratıcısından korkan, herkesten fazla ibâdet ve tâata
düşkün bulunan Fahr-i Âlem Efendimiz, Cenab-ı Hakkın "âdetullah" tabir edilen
hayattaki maddî kanunlarına da herkesten ziyâde riâyet ediyor, onlara uymada
gayet titiz davranıyordu. Düşman karşısındaki bu vaziyetiyle de bu durumunu
açıkça ortaya koyuyordu. Allah'ın hıfz ve inayeti altında bulunmasına rağmen,
herkes bir zırh giymişken o iki zırh giyiyor ve başındaki takkesinin üzerine de
miğfer geçiriyordu.
İlk Çarpışma
Sabahın alaca karanlığı henüz çevreye hâkimdi.
Peygamberimiz, düşmanı gafil avlamak maksadıyla ordusuna Huneyn Vadisine inme
emrini verdi. Vadiye, önce düşmanın tertibat ve harekâtından habersiz olan Hz.
Halid, emrindeki öncü kuvvetlerle daldı. Bu dalışla birlikte, vadinin iki hâkim
yerinde pusu kurmuş olan düşmanın oklarına hedef oldular. Askeri manevraya
elverişli olmayan dar vadide, ok yağmuru mücahidleri şaşkına çevirdi. Etrafın
henüz karanlık olması ise işi bütün Bütün güçleştiriyordu. Neye uğradıklarını
anlamayan mücahidler geri çekilmek zorunda kaldılar. Öncü kuvvetlerin geri
çekilişini, orduya gönüllü olarak katılan Mekkeli yeni Müslümanların geri
çekilişi takip etti. Geri çekilme, artık bir nevi bozguna dönme istidadı
gösterir gibi oldu.
Durum oldukça nazik, manzara oldukça acıklı ve ibretliydi.
Hz. Resûlullahın etrafında sadece yüz kadar mücahidin bulunduğu görülüyordu.
Düşman ise yirmi bin kişilik kuvvetiyle o tarafa doğru ilerliyordu. Efendimiz,
iki tarafından kaçışan mücahidlere şöyle seslendi:
"Ey insanlar! Nereye gidiyorsunuz? Bana doğru geliniz. Ben Allah'ın Resûlüyüm!
Ben, Muhammed bin Abdullah'ım!" diye sesleniyordu.
Harp meydanı bir ana baba gününe dönmüştü. Develer birbirine giriyor, at
kişnemeleri toza dumana karışarak etrafa korku saçıyordu.
Resûl-i Ekrem Efendimiz, herkesin kendisini bırakıp gerisin geri kaçtığı, düşman
kuvvetlerin ise sel gibi üzerine akıp geldiği bu sırada Düldül'ün üzerinde bir
cesaret âbidesi gibi duruyordu. Tek adım geri çekilmediği gibi, zerre kadar
korku eseri de göstermiyor, cesaretini, ümid ve metanetini kaybetmiyordu. Bu kan
ve ateş deryasında böylesine sebat ederek durmak, düşmanın yirmi bin kişilik
kuvvetine karşı mukavemet göstermek, ancak o kahramanlar kahramanının şânı idi.
İslâm ordusunun böylesine beklenmedik bir bozgunla karşı karşıya kalması ânında
Kureyşlilerden bazı kimseler ileri geri konuşmaya başladılar.
Ebû Süfyan bin Harb, "Bu bozgunun denize kadar arkası alınmaz" dedi.
Safvan bin Ümeyye o sırada henüz Müslüman olmamıştı. Buna rağmen Ebû Süfyan'ın
bu sözlerinden hoşlanmadı.
"Ağzına taş toprak dolsun senin" diye karşılık verdi.
Yine o sırada Safvan bin Umeyye'nin kardeşi gelip, "Müjdeler olsun! Bugün sihir
bozuldu, tesirini kaybetti" deyince Safvan bin Ümeyye'den şu cevabı aldı.
"Sus! Allah senin ağzını yırtsın! Bana Havazinlilerden birinin hakim olmasından,
Kureyşli birinin hâkim olması daha hoş gelir."
Süheyl bin Amr ise, "Muhammed ve Ashabı, bir daha toparlanamazlar, savaşamazlar"
diye konuştu. Henüz yeni Müslüman olmuş Ebû Cehil'in oğlu İkrime, "Böyle
söylemen doğru değil" dedikten sonra sözlerine şöyle devam etti:
"İşler, ancak Allah'ın elindedir. Muhammed'in elinde bir şey yoktur. Bugün savaş
onun aleyhinde ise, yarın muhakkak onun lehinde olacaktır."
Süheyl, İkrime'nin bu sözlerini hayretle karşıladı ve "Sen, daha önce, bu
söylediklerinin tersini söyler durmaz mıydın?" diyerek hayretini dile getirdi.
İkrime şu cevabı verdi:"Vallahi, biz uygun olmayan şeyler üzerinde ısrar
ediyormuşuz. Aklımızı çalıştırmamış; ne zarar, ne de fayda vermeyen bir takım
taşlara tapmış durmuşuz."598
Bu bozgun sırasında Kureyşlilerin henüz Müslüman olmayanlarından, Peygamber
Efendimizin hayatını ortadan kaldırmayı düşünenler bile oldu. Şeybe bin Osman
bunlardan biri idi. Uhud Harbinde babası öldürülmüştü. Bu yüzden de içi intikam
ve kinle doluydu. Kılıcını sıyırdı. Sağ taraftan Peygamber Efendimize (a.s.m.)
doğru varmak istedi. Bu sırada sağında amcası Hz. Abbas'ın elinde pırıl pırıl
parlayan kılıcıyla durmuş olduğunu gördü: "Amcası oradayken ben yanına varamam"
diyerek Peygamber Efendimizin (a.s.m.) sol tarafına geçti. Oradan hücum etmek
istiyordu. Fakat, o tarafında da amcasının oğlu Ebû Süfyan bin Hâris'in
durduğunu gördü: "Amcasının oğlu da onu yardımsız bırakmaz" diyerek bu sefer
Peygamber Efendimizin (a.s.m.) arkasından yanına varmak istedi. Efendimize
oldukça yaklaşmıştı. Kılıcını kaldırıp vurması için de artık bir engel
kalmamıştı. Tam o esnada aralarında birden bire bir ateş peydâ oldu. Şeybe
birden ürperdi, korktu. Ateşin kendisini yakıp kavuracağını sandı. Korkusundan
gözlerini elleriyle kapayıp geri çekildi. Ancak o zaman Peygamber Efendimizin
(a.s.m.) Allah (c.c.) tarafından korunduğunu anlamıştı.
Geri çekildiği sırada, Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, ona doğru mübarek başını
çevirip gülümsedi ve "Ey Şeybe! Yanıma gel" buyurdu.
Kâinatın Efendisinin hayatına kastetme cesaretini az evvel kendisinde bulan
Şeybe o anda tir tir titriyordu. Kalbi korku ile ürperiyordu. Efendimizin yanına
geldi. Peygamberimiz, mübarek ellerini göğsüne koydu ve "Allah'ım! Bundan
şeytanın vesvese ve desiselerini gider" diye duâ etti.
Bir anda Şeybe'nin kalbindeki intikam ve kin duygusu yok oluvermiş, yerini iman
ve Peygamberimize karşı sevgiye terk etmişti. O ânı Şeybe şöyle ifade eder.
"Vallahi, elini göğsümden kaldırmamıştı ki, Allah'ın yaratıklarından bana ondan
daha sevgili olan bir kimse kalmamıştı."
Daha sonra Peygamber Efendimiz, "Ey Şeybe! Haydi artık kâfirlerle savaş"
buyurdu.
Şeybe der ki: "Resûlullahın önünde kılıç vurup savaştım. Vallahi canım ve her
şeyimle onu korumak istiyordum. O anda sağ olsaydı da babamla karşılaşsaydım,
hiç çekinmeden onu da kılıçla vurup öldürürdüm."599
Böylece, "Gerek Arap gerek Arap olmayanlardan Muhammed'e tâbi olmadık kimse
kalmasa bile, ben yine tâbi olmam" diyen biri daha Hz. Resûlullahın getirdiği
nurun cazibesinden kendisini kurtaramayıp İslâmın saadetli sinesine kavuşmuş
oluyordu.
Etrafında bir avuç mücahidle kalan Resûl-i Ekrem, düşmanın bir sel gibi üzerine
akıp gelmekte olduğunu görünce, onlarla çarpışmak için boz Düldül'ü mahmuzlamak
istiyor, ancak amcası Hz. Abbas Düldül'ün dizginini, Ebû Süfyan bin Hâris ise
üzengisini tutup buna mani olmaya çalışıyorlardı.
Bu dehşetli hengâmede, Resûl-i Kibriyâ, Düldül'ün dizginini tutan amcası Hz.
Abbas'a, "Ey Ensar cemaatı! Ey Semure ağacının altında bîat etmiş bulunan
Sahabîler topluluğu! Neredesiniz, diye seslen" emrini verdi. Hz. Abbas, gür
sesiyle nidâ etti.600
Gür sadâ, dalga dalga vadiyi çınlattı. Kaçan mücahidler, durdular. Etraf alaca
karanlıktan sıyrılıp, aydınlığa kavuştuğu gibi, mücahidler de yüreklerini
kaplayan ürkeklikten sıyrılıp, kendilerine geldiler. Zihinlerinde artık
şimşekler çakıyordu. "Nereye gidiyoruz? Resûlullahı kime terk ediyoruz?"
diyorlardı.
Sanki daldıkları derin bir uykudan uyanır gibi olmuşlardı. Resûl-i Ekreme
verdikleri vaadleri bir anda hatırlıyorlar ve toparlanmaya başlıyorlardı. Kaçan
ayaklar, şimdi kan ve ölüm deryasında cesaret âbidesini andıran Peygamberimizin
etrafına koşuşuyordu. Bozulan ordu, tekrar toparlanmaya başladı. Öyle ki, atı
hızlı koşamayanlar atlarından inip kendileri olanca güçleriyle bu dâvetin
ifâsını tatbike koşuyorlardı. Uhud'da da aynı durum vuku bulmuştu. O zaman da
Resûl-i Kibriyânın cesareti, matenati, düşman karşısındaki sebâtı, İslâm
ordusunu çok daha feci bir duruma düşmekten kurtarmıştı.
Bir anda Efendimizin etrafını saran mücahidler, kılıçlarını sıyırıp cesaret ve
var güçleriyle düşmanın üzerine saldırdılar. Kılıç şakırtılarına, mücahidlerin
tekbir sadâları karıştı. Düşman bir anda dehşet ve korku içinde kaldı.
Hz. Osman, Hz. Ali, Ebû Dücâne gibi kahraman Sahabîler o dehşetli hengâmede
Resûl-i Kibriyânın (a.s.m.) önünde düşmana göğüslerini siper ederek
çarpışıyorlardı. Hz. Ali, çevikliği ve cesareti ile düşman askerlerinin
cesâretini kırıyordu.
Harbin bu en şiddetli ânında Fahr-i Âlem, üzerinde bulunduğu Düldül'ün
üzengisine basarak dikildi ve "İşte şimdi fırın tutuştu! Harp kızıştı!"601
buyurdu.
Sonra da dehşetli manzarayı seyrederek, "Ben Allah'ın Resûlüyüm, Yalan yok!"602
diye seslendi.
Bu sözleriyle o, peygamberlikle yalanın bir araya gelemeyeceğini ifâde ediyordu
ve bütün kalbiyle Allah'ın va'dettiği yardımına inandığını haykırıyordu. Bu
sesleniş, sabrın ve sebâtın mükâfatı olan zaferin müjdesiydi.
Bu arada Hz. Ali ile Ebû Dücâne (r.a.), düşman bayraktarlarından birini yere
serdiler. Bayraktarlarının yere serildiğini gören Havazinliler korkmaya
başladılar.
Mücahidleri çarpışma şevkinin sardığı, düşmanın da ürkmeye başladığı bir anda
Resûl-i Ekrem Düldül'ünden indi ve Yüce Rabbine şöyle yalvardı:
"Allah'ım! Bize, yardımını indir! Muhakkak Sen, onların bize galip gelmesini
istemezsin."603
Cenab-ı Hakka böylesine gönülden yalvarıp, zafer niyaz eden Efendimiz, sonra da
eline bir avuç kum aldı, "Yüzleri kara olsun!" diyerek, düşman askerlerine doğru
attı.604
O anda, Resûl-i Zişân Efendimizin bir mucîzesi olarak, düşman askerlerinin
gözlerine bir avuç kumdan isabet etmedik hiç kimse kalmadı.
Artık, Düşman Ordusunda Bozgun Başlamıştı
Meleklerin mücahidlerin imdadına gelmesiyle de, düşman askerinin geri kalan
çarpışma güçlerini alıp götürdü ve gerisin geri kaçmalarını sağladı.
Hz. Abbas, o ânı sonradan şöyle tasvir edecektir:
"Vallahi, Resûlullahın, kumu onlara doğru savurmasından sonradır ki, güçlerini
yitirdiklerini, işlerinin tersine gittiğini gördüm. Sonunda
Allah onları bozguna
uğrattı. Allah Resûlünün, Düldül'ü tepip, onları takibe koyulduğunu, hâlâ
gözlerimle görür gibiyim."605
Cenab-ı Hak, mücahidlerin gönlünde meydana gelen bir anlık bozgun burukluğundan
sonra ihsan ettiği parlak zaferi, Kur'ân-ı Keriminde şöyle beyan buyurur:
"Muhakkak ki Allah pek çok yerde ve Huneyn gününde size yardım etmişti. O gün
çokluğunuza güvenmiştiniz; fakat bu size bir fayda vermedi. Yeryüzü, o kadar
genişliğiyle beraber, size dar geldi ve arkanızı dönüp gittiniz.
"Sonra Allah, Resûlünün ve mü'minlerin üzerine emniyet ve rahmetini indirdi,
görmediğiniz ordular indirdi ve kâfirleri azaplandırdı. İşte kâfirlerin cezası
budur."606
Bozguna uğrayan düşman ordusu, bir kâç kısma ayrılarak savaş meydanını üzgün
üzgün terk etti. Bir kısmı Tâif'e gitti. Bir kısmı Evtas'a toplandı. Diğer bir
kısmı ise Nahle taraflarına doğru yol aldı.
Çarpışma sonunda, Müslümanlardan 4 şehid, düşmanın ise 70 ölü verdiği görüldü.
Düşman, harp meydanına çoluk çocuğuyla geldiği için geride esir olarak bir çok
kadın ve çocuk da bıraktı. Bu savaşta, mücahidlere o âna kadar elde edemedikleri
bol miktarda ganimet kalmıştı.
Alınan esirler arasında Peygamberimizin süt kardeşi Sa'doğullarından Şeymâ da
vardı. Kendisine karşı yapılan bazı sert hareketler üzerine, "Bilin ki, ben
Efendinizin süt kardeşiyim" diyerek bu sert davranışlarından vazgeçmelerini
söyledi. Ancak mücâhidler, sözünde doğru olup olmadığını öğrenmek için onu alıp
Huzur-u Risâlete getirdiler. Şeymâ, "Yâ Muhammed! Ben, senin süt kardeşinim"
deyince, Efendimiz, "Bunu neyle ispatlarsın?" diye sordu.
Şeymâ, "Omuzumda bulunan diş izi ile ki, onu sen ısırmıştın"607 dedi.
İzi gören Kâinatın Efendisi, süt kardeşi Şeymâ'yı tanıdı. Kendisiyle
Sa'doğulları yurdunda, koşuştukları, oynadıkları, gezdikleri Şeymâ idi bu. İnsan
kadrini çok iyi bilen, kendisine yapılan en ufak bir yardım ve iyiliği seneler
sonra da olsa unutmayan Kâinatın Server-i, süt kardeşi olan bu çocukluk
arkadaşına ridâsını serip üzerine oturttu. Bir anda, o çocukluk günleri
hafızasında canlandı. Gözleri dolu dolu oldu. Sonra da süt anne ve babasını
sordu. Şeymâ, onların ikisinin de çoktan ölüp gittiklerini söyledi.
Daha sonra Şeymâ'ya, "İstersen, sevgi ve saygı görerek yanımda otur. İstersen,
faydalanacağın bazı mallar verip, seni kavim ve kabilenin yanına göndereyim"
buyurdu.
Şeymâ'nın cevabı şu oldu:"Sen bana mal verip, beni kavmimin yanına döndür!"608
Resûlullahın bu kadirşinaslığı karşısında Şeymâ'nın ruh âlemi aniden aydınlandı
ve şehâdet getirerek saadet dairesine girdi.609 Peygamber Efendimiz kabilesinin
yanına dönmek isteyen Şeymâ'ya iki köle verdi. Sonra da Ci'râne mevkiine gidip
beklemesini söyledi. Tâif dönüşünde ise ona ve âile halkından hayatta
bulunanlara deve ve davarlar verdi.
Düşmanın Takib Edilmesi
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, bozguna uğrayan Havazinlilerin takip edilmesini
mücahidlere emretti. Ordunun öncü kuvvetlerini yine Süleymoğulları teşkil
ediyordu ve Hâlid bin Velid'in kumandası altında bulunuyorlardı.
Takip esnasında Resûl-i Ekrem Efendimiz bir kadın cesedine rastladı. Kadının
Hâlid bin Velid tarafından öldürüldüğü söylenince, mücahidlerden biriyle derhal
ona, "Hâlid'e yetiş ve ona 'Allah Resûlü, seni çocuk, kadın ve hizmetçi
öldürmekten men ediyor' de"610 diye haber gönderdi:
Bu arada, çocukların da öldürüldüğü haberi üzerine de, Peygamber Efendimiz
(a.s.m.) şöyle buyurdu:
"Dikkat ediniz! Çocuk öldürülmeyecektir!"
Sahabînin biri, "Yâ Resûlallah! Onlar müşriklerin çocukları değiller mi?" diye
sorunca, Fahr-i Kâinattan şu ibretli ve hakikatlı cevabı aldı:
"Sizler de hidayete ermeden önce müşriklerin çocukları değil miydiniz? Her
çocuk, İslâm yaratılışı üzere doğar. Dili dönünceye kadar öyle devam eder. Sonra
anne babaları, onu ya Yahudileştirir, ya da Hıristiyanlaştırır."611
Evtas'ta Çarpışma
Huneyn Vadisinde mücahidler tarafından bozguna uğratılan Havazinlilerden bir
kısmının Evtas Vadisinde toplandıkları görülüyordu. Resûl-i Ekrem, Ebû Âmir
el-Eş'ârî Hazretlerine bir sancak vererek bazı mücahidlerle toplanan düşman
üzerine yolladı. Evtas'ta mevzilenen düşman, kendisini savunmaya geçti.
Teke tek yapılan döğüş ve vuruşmada, kumandan Ebû Âmir (r.a.), Havazinlilerden
bir çoğunu yere serdi. Sonra da mızraklarla vuruşmaya başladı. Bu sırada,
kumandan Ebû Âmir (r.a.), atılan bir okla ağır yara aldı ve sancağı yeğeni Ebû
Mûsa el-Eşârî'ye vererek onu kumandan tayin etti. Bir müddet sonra da aldığı
ağır yaranın tesiriyle şehid olarak hayata gözlerini yumdu.612
Kumandanlığa geçen Ebû Mûsa, savaşa girişti ve düşman kuvvetlerini dağıtmaya
muvaffak oldu. Düşman, oradan doğruca Taif'e gidip sığındı. Daha önce de
kumandanları Mâlik bin Avf gidip oraya sığınmıştı.
Peygamber Efendimiz, çarpışmadan kesin netice almak istiyordu. Huneyn'deki
çarpışmayla bu kesin netice henüz elde edilmiş değildi. Düşman, Taif'e
sığınmıştı. Bu sebeple Taif üzerine yürümek gerekiyordu.
Buna binâen, Huneyn Savaşında elde edilen ganimetler ve alınan esirleri Ci'râne
mevkiine gönderdi ve orada muhafaza edilmesini, vazifelendirdiği Sahabîlere
bildirdi.613
Resûl-i Ekrem, henüz Huneyn mevkiinden ayrılmamıştı. Öğle namazını kılmış ve
istirahat etmek üzere bir ağacın gölgesinde oturuyordu.
Bu sırada iki kişinin huzuruna girdiği fark edildi. Bunlar Gatafanların reisi
Uyeyne bin Hısn ile Akrâ' bin Hâbis idi. Uyeyne, Peygamberimizden haksız yere
öldürülen Âmir bin Azbat'ın kanını dâvâ ediyor ve katil Muhallim bin Cessâme'nin
kendilerine teslimini istiyordu.*
Uyeyne bin Hısn, "Vallahi, yâ Resûlallah! O benim kabilemin kadınlarına ölüm
acısını tattırıp, canlarını yaktığı gibi, ben de onun kadınlarına ölüm acısını
tattırıp canlarını yakmadıkça, yakasını bırakmam" diyerek Muhallim bin
Cessâme'nin kısas için kendisine teslimini istiyordu. Akrâ' bin Hâbis ise
Muhallim'i müdafaa ediyordu.
Resûl-i Ekrem, "Onun diyetini kan bedelini alsan olmaz mı?" diye teklifine
Uyeyne bin Hısn yanaşmadı. Bu sırada sesler yükseldi, gürültüler çoğaldı.
Bunun üzerine Resûl-i Ekrem, "Hayır, bu seferimiz sırasında elli deve,
dönüşümüzde de elli deve diyet alacaksın" diye teklifte bulundu. Ancak, Uyeyne
aynı şekilde bu teklifi de kabule yanaşmadı.
Uzun uzun konuşulduktan sonra Uyeyne bin Hısn, teklif edildiği şekilde diyet
almayı kabul etti.614
Böylece Resûl-i Ekrem, halk arasında az da olsa gerginliğe sebep olan bir kan
davasını halletti.
Fakat işin, ibret alınması gereken bir tarafı da bundan sonra cereyan etti.
Müslümanlar Muhallim bin Cessâme'ye, "Resûlullahın huzuruna çık, yaptığın bu
hareketinden dolayı senin için Allah'tan mağfiret dilesin" deyince, uzun boylu,
üzerine yeni bir elbise giymiş ve kısasa kendisini hazırlamış bulunan Muhallim
Huzur-u Risâlete vardı. Efendimizin önünde diz çöktü. Mahzundu, üzgündü,
gözlerinden yaşlar akıyordu. Yaptığı şeyden pişmanlık duyduğunu ve
Allah'a tevbe
ettiğini söyleyerek, Resûlullahtan, Allah'tan mağfiret dilemesini istedi: "Yâ Resûlallah! Pişmanım,
Allah'a tevbe ediyorum. Benim için
Allah'tan mağfiret
dile!"
Resûl-i Ekrem, "Kimsin sen?" diye sordu.
"Muhallim bin Cessâme" diye cevap verdi.
Resûl-i Ekrem, "Demek sen, ona [Âmir'e] Allah'ın emânıyla emân verdin [selâmına
karşılık selâm verdin] sonra da onu vurup öldürdün, öyle mi?" buyurunca,
Muhallim bin Cessâme başını önüne eğdi ve sustu.
Efendimiz, sonra da ellerini kaldırarak, yüksek sesle, "Allah'ım! Muhallim bin Cessâme'yi affetme" diye beddua etti.
Bedduayı duyan Muhallim'in tüyleri diken diken oldu. Uğrayacağı âkıbetin
dehşetini düşünerek tir tir titremeye başladı. Tekrar yalvardı, "Yâ Resûlallah!
Pişmanım! Allah'a tevbe ediyorum! Ne olur benim için
Allah'tan af dile!"
Ne varki, Muhallim'in bu yakarışı da pek fayda etmiyor ve aynı şekilde Hz.
Resûlullahın bedduasına uğruyordu. Sonra da huzurdan kovuluyordu.
Yapılan bedduanın üzüntüsü ve uğrayacağı âkıbetin dehşeti Muhallim'i ancak bir
hafta kadar ayakta tutabildi. Ölünce, onu gömdüler. Ne var ki, toprak ölüsünü
kabul etmiyordu. Defalarca gömdükleri halde, toprak yine cesedini dışarı
attı.615
Sonunda kavmi, üzerine taş yığarak onu iki dağ arasında bıraktı.616
Durumu Efendimize intikal ettirdiklerinde, şöyle buyurdular:
"Vallahi, toprak ondan çok daha kötülerinin üzerini örtmüştür. Fakat,
Allah
aranızdaki [haksız yere adam öldürme] yasağı hakkında size gösterdiği bu
hâdiseyle öğüt ve ibret vermek istemiştir.617
592. Tabakât, 2:149.
593. Sîre, 4:80; Taberî, 3:126.
594. Sîre, 4:83; Taberî, 3:127.
595. Sîre, 4:48; Taberî, 3:128.
596. Sîre, 4:87.
597. Tabakât, 2:150.
598. İnsanü'l-Uyûn, 3:70.
599. Zâdü'l-Mead, 2:208; Uyunü'l-Eser, 2:191.
600. Sîre, 4:87; Taberi, 3:128.
601. Sîre, 4:87; Tabakât, 2:151; Taberî, 3:129.
602. Tabakât, 2:151.
603. Müslim, 3:1401; insanü'l-Uyûn, 3:69.
604. Tabakât, 2:151; Müslim, 3:1402.
605. Müslim, 3:1399.
606. Tevbe Sûresi, 25-26.
607. Sîre, 4:100-101; Taberî, 3:131-132.
608. Sîre, 4:101; isâbe, 4:344.
609. İsâbe, 4:344.
610. Sîre, 4:100.
611. Megazî, 3:903.
612. Buharî, 3:68.
613. Sîre, 4:101.
* Daha önce de belirttiğimiz gibi Mekke Fethine çıkıldığı sırada Peygamberimiz,
hedef şaşırtmak gayesiyle, Ebû Katade kumandasında bir birliği Batn-ı izam
tarafına göndermişti. Mücahidler yolda Âmir bin Azbat'a rastlamışlardı. Âmir,
mücahidleri İslâm selâmıyla selâmladığı halde, şahsî bir düşmanlık ve kinden
dolayı, Muhallim bin Cessâme tarafından öldürülmüştü. İşte Uyeyne bin Hısn'ın
istediği kan davası bu idi.
614. Sîre, 4:276.
615. Sire, 4:277.
616. A.g.e., 4:277.
617. A.g.e., 4:277.