Münafıkların Hendekten Dağılmaları
Münafıklar, "Evlât ve iyalimizi yalnız bırakıp da burada sefîletle beklemek akıl
kârı değildir" diyerek Müslümanlara şüphe ve vesvese vermeye çalışıyorlardı.
Bir kısmı ise bizzat Resûl-i Kibriyâ Efendimizin huzuruna çıkarak, "Evlerimiz
Medine'nin dışındadır. Duvarları da alçak olup düşman ve hırsızlara açıktır"152
diyerek hendekten ayrılma müsaadesi istiyorlardı. Peygamber Efendimiz bunların
bir kısmına müsaade etti.
Aslında münafıkların maksadı böyle kritik bir anda ordudan ayrılarak
Müslümanların maneviyatını bozmaktı. Bu, onların her zaman başvura geldikleri
bir taktikti. Nitekim, Sa'd bin Muaz Hazretleri bir kısım münafığın Hz.
Resûlullahtan (a.s.m.) müsaade istediğini görünce şöyle demekten kendini
alamamıştı:
"Yâ Resûlallah! Bunlara izin verme. Vallahi, biz ne zaman bir musîbete uğrasak,
sıkıntıya girsek, onlar hep böyle yaparlar."
Sonra da müsaade isteyen bu münafık grubun yanına giderek onları şöyle azarladı:
"Biz sizden her zaman böyle hareketler mi göreceğiz? Ne zaman bir musîbete
uğrasak, bir sıkıntıyla karşı karşıya gelsek siz hep böyle yapar durursunuz."153
Cenâb-ı Hak da, indirdiği vahiyle onların, bu müsaade istemede samimi
olmadıklarını şöyle açıklıyordu:
"Onlardan bir topluluk da, 'Ey Yesrib ahâlisi, burada tutunamazsınız; evlerinize
dönün' diyordu. İçlerinden bir başka topluluk ise, 'Evlerimiz korunmasız'
diyerek Peygamberden izin istiyordu; halbuki evleri korunmasız değildi. Onların
firar etmekten başka bir niyeti yoktu."154
Harbin Başlaması
Düşman, hendek arkasında çarpışmanın bir hayli zor olacağını biliyordu. Buna
rağmen bütün hazırlıklarını tamamlayarak, var kuvvetiyle hücuma geçti. Fakat
hendek, işlerini tahmin ettiklerinin de üstünde güçleştiriyordu. Hendeği bir
türlü geçmek imkân ve fırsatını elde edemiyorlardı. Haliyle bu da ümitsizliğe
düşmelerine sebep oluyordu.
Sonunda çarpışma uzaktan uzağa ok atışlarıyla devam etti. Fakat bu da, işin
uzamasından başka birşeye yaramıyordu.
Düşman ordusu, hücumlarından bir netice elde edemediğini görünce Müslümanları
muhasara altına almaya karar verdi. Zaten başka yapacak bir şeyleri de yoktu.
Bir ara düşman süvarilerinden bir kaçı atlarını sürüp hendeğin bahsedilen dar
yerinden Müslümanlar tarafına geçmeye muvaffak oldular ve kendileriyle dövüşecek
er dilediler.
İçlerinden en meşhuru Amr bin Abdi Vedd idi. Birçok hâdiseler görüp geçirmiş,
yalnız başına birçok topluluğu dağıtmış, cesur ve silahşörlükte mahir bir süvari
idi. Arap kabileleri onu bir bölük süvariye denk sayarlardı. Onunla dövüşmek
için fevkalâde cesaretli ve yürekli olmak gerekirdi. Bu sebeple kimse ona karşı
çıkmak istemezdi.
Amr döğüşecek er dileyince, Hz. Ali, "Yâ Resûlallah, ona karşı ben çıkayım,
müsaade eder misiniz?" dedi.
Peygamber Efendimiz, "Sen otur, yâ Ali, gelen Amr'dır" buyurdu.
Amr, tekrar Müslümanlara meydan okudu:
"İçinizde muharebe meydanına çıkacak er yok mudur? Hani, sizin ölülerinize tayin
ettiğiniz Cennet, nerede?"
Hz. Ali tekrar karşısına çıkmak istedi. Resûl-i Ekrem Efendimizin yine, "Yâ Ali,
o Amr'dır" buyurarak izin vermedi.
Karşısına kimsenin çıkmadığını gören Amr, bütün bütün şımardı ve iğrenç küfürler
savurarak, "Er meydanına çıkacak kimse yok mu?" diye üst perdeden bağırdı.
Hz. Ali tekrar cesaretle yerinden fırladı, "Onunla ben döğüşürüm, yâ
Resûlallah!" dedi.
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz yine, "Yâ Ali, o Amr'dır" buyurdu. Hz. Ali, "Amr da
olsa çıkar döğüşürüm yâ Resûlallah" dedi.
Bunun üzerine Fahr-i Alem Efendimiz, "Allah'ın Arslanı"na müsaade etti. Bizzat
kendi eliyle zırhını ona giydirdi ve Zülfikâr adlı kılıcını beline bağladı.
Sarığını da başına sardıktan sonra şöyle duâ etti:
"Yâ Rab! Amcam oğlu Ubeyde Bedir'de ve amcam Hamza Uhud'da şehid oldular.
Yanımda bir amcazâdem Ali kaldı. Sen, onu muhafaza eyle. Ona yardımım ihsan
eyle. Beni de yalnız bırakma."155
Hz. Ali yaya olarak imanından gelen heybede Amr'a doğru yürüdü. İki taraf da bu
büyük döğüşü seyre hazır bulunuyorlardı.
Zırha bürünen Hz. Ali'nin gözlerinden başka hiçbir tarafı görünmüyordu. Amr,
"Sen kimsin?" diye sordu.
Hz. Ali, "Ben Ali'yim" diye cevap verdi.
Amr bu bıyıkları yeni terlemiş olan genci karşısında bulunca bir merhamet ve
hafife alma tavrı takındı.
"Amcalarından, senden başka daha yaşlı kimse yok mudur? Ben, senin kanını dökmek
istemiyorum! Çünkü, baban benim dostumdu" diye konuştu.
Hz. Ali'nin ise cevabı şu oldu:
"Vallahi, ben, senin kanını dökmek isterim."
Amr, bu cevaba kahkaha ile gülerek, "Bu ağızla bir kimsenin karşıma çıkacağı
hatırıma bile gelmezdi" dedi.
Hz. Ali'nin sözleri Amr'ı çileden çıkarmaya yetmişti. Kılıcını sıyırıp atıyla
onun üzerine yürüdü.
Hz. Ali, "Ben, seninle nasıl çarpışabileyim? Ben yayayım, sen atlı? Atından in
de benim gibi yaya ol" diye teklifte bulundu.
Amr derhal atından indi ve hayvanı salıverdi. Öfke dolu bakışlarla Hz. Ali'nin
karşısına dikildi.
Hz. Ali, "Ey Amr!" dedi. "Ben, senin Kureyşten bir kimse ile karşılaştığında,
onun iki isteğinden birisini kabul edip yerine getireceğin hakkında
Allah'a vaadde bulunduğunu işittim. doğru mudur?"
Amr, "Evet" dedi.
O zaman Hz. Ali, "Öyle ise, ben seni Allah'a ve Resûlüne imana dâvet ediyor ve İslâmiyeti kabule çağırıyorum!"
Amr, "Bu, bana lâzım değil; geç bunları!" dedi.
Bu sefer Hz. Ali, "Öyle ise," dedi, "bizimle çarpışmaktan vazgeç; yurduna dön ve
buradan git."
Amr, "Ben adayacağımı adamış ve intikam almadıkça başıma yağ ve koku sürmeyi
yasaklamışımdır" diye karşılık verdi.
O zaman Hz. Ali, "O halde vuruşmaya hazır ol!" diye kükredi.
Amr, yine kahkaha ile güldü ve "Doğrusu ben, Araplar içinde benden korkmadan,
benimle çarpışmak isteyecek böylesine bir kahraman bulunabileceğini tahmin
etmemiştim" diye hayretini izhar etti.
Sonra da ekledi:
"Sen, henüz genç bir yiğitsin. Üstelik baban da benim dostumdu. Benimle
çarpışmaktan vazgeçip dön, geri git. Seni öldürmek istemiyorum."
Cesaret kahramanı Hz. Ali, "Ama ben, seni öldürmek istiyorum" karşılığını verdi.
Hz. Ali'nin son cümlesi, Amr'ı son derece hiddetlendirmişti. Bir vuruşta Hz.
Ali'nin kalkanını parçaladı. Kalkanı delen kılıç, Hz. Ali'nin alnını sıyırdı.
Hz. Ali şimşek gibi bir hızla yana sıçradı, bu sefer sıra ondaydı.
Amr'ın boyun köküne Zülfikârla şiddetli bir darbe indirdi. Amr'ın başı bir
tarafa, gövdesi bir tarafa düştü.
Bir anda feryad ve çığlıklar koptu. Ortalık birbirine karıştı. Hz. Ali ise,
Cenâb-ı Hakkın bu muvaffakiyeti kendisine ihsan etmesinden dolayı "Allahü Ekber"
diyerek tekbir getirdi. Resûl-i Ekrem ve Müslümanlar da tekbir getirince bir
anda her taraf tekbirlerle çınladı.
"Kılıç Değil, El Keser!"
O esnada, Kureyş süvari ve şâirlerinden olan Hüreyre bin Ebî Vehb, Hz. Ali ile
çarpışmaya yeltendi. Fakat bir kılıç darbesi yiyince çareyi kaçmakta buldu. Bu
sefer Hz. Zübeyr bin Avvam, onu takib etti. Kılıçla vurup atının eğerini kesti.
Daha sonra Hz. Zübeyr, Nevfel bin Abdullah'ın peşine düştü. Şiddetli bir darbe
ile onu yukarıdan aşağıya doğru ikiye biçti.
Sonraları Hz. Zübeyr'e, "Senin kılıcın gibi kılıç görmedik" denilince şu cevabı
verdi:
"Onu yapan kılıç değildir, bilektir!"
Kureyş'in diğer süvarileri dehşete kapılarak dolu dizgin kaçmaya başladılar.
Hattâ Ebû Cehil'in oğlu İkrime, can havliyle kaçıp giderken mızrağını düşürmüş,
onu geri dönüp almaya bile cesaret edememişti.
Bir bölüğe bedel olarak görülen Amr bin Abdi Vedd'in mübareze meydanında düşüp
kalması, Müslümanları son derece sevindirirken, müşrikleri fazlasıyla korkutup
dehşete düşürdü.
Hattâ Kureyş ordusu kumandanı Ebû Süfyan, "Bugün bizim için bir hayırlı iş yok"
diyerek ye's içinde hendeğin başından çekilip karargâha gitti.
Bir gün sonra, müşriklerin tamamı, Kurayzaoğulları Yahudileriyle birlikte her
taraftan Müslümanları çepe çevre sardılar ve akşama kadar durmadan onları ok
yağmuruna tuttular.
Kıtlık yüzünden pek zayıf ve güçsüz düşmüş olan Müslümanlar, düşman sürüsünün
böyle bir kara bulut gibi her taraftan sıkıştırması üzerine, bütün bütün
mecalsiz kaldılar. Akşam olup düşman çekilince bir miktar nefes aldılar. Fakat,
"Düşman, yarın yine böyle her taraftan şiddetli hücuma girişirse, hâlimiz ne
olur?" diyerek herkeste bir endişe ve telâş vardı.
Münafıklar Yine Sahnede
Münafıklar zümresi, Müslümanların maruz kaldıkları bu sıkıntı ve kıtlığı fırsat
bilerek, onların mâneviyatlarını bozucu telkinlerde bulunmaya başladılar:
"Muhammed size Kayser ve Kisranın hazinelerini va'dediyor! Halbuki, şu anda
hendek içinde hapsolmuşuz. Korkudan abdest bozmaya bile gidemiyoruz!
"Va'dettiği nerede, biz nerede? Allah ve Resûlü, bize aldatıştan başka birşey
va'detmiyor.
"Kur'ânı Kerim bu hususa da işâret eder.156
Ne var ki, münafıkların bu hâince ve dessasça telkinlerinden hiçbiri gerçek
mü'minleri Hz. Resûlullahın yanından ayıramıyordu. Çünkü, onlar, Yüce
Allah'ın
kendilerine yardım edeceği hususundaki va'dine bütün samimiyetleriyle
inanmışlardı. Allah'ın takdirine teslimiyetleri sonsuzdu.
Allah ve Resûlü
uğrunda her türlü musîbet ve sıkıntıya seve seve katlanıyorlardı.
Münafıklar ise, tam tersine, Medine'yi çepe çevre saran düşman ordusunun,
Kâinatın Efendisi Peygamberimizle Ashabı Kirâmın vücudlarını ortadan
kaldıracağını sanıyorlardı; hattâ bunu istiyorlardı.
Böylece bu ağır imtihanda gerçek mü'minlerle münafıklar birbirlerinden
ayrılıyorlardı.
Kur'an-ı Azimüşşanın konu ile ilgili şu âyeti ne kadar ibret vericidir:
"Yoksa, sizden evvelkilerin başlarına gelenler sizin de başınıza gelmeden
Cennete girivereceğinizi mi sandınız? Onlara öyle sıkıntılar ve musîbetler
erişti, öyle sarsıntılara uğradılar ki, onlara gönderilen peygamber ve yanındaki
mü'minler 'Allah'ın yardımı ne zaman?' diyecek hale geldiler. Haberiniz olsun,
Allah'ın yardımı yakındır."157
Düşmanda Yılgınlık
Muhasara uzadıkça uzuyordu. Müşriklerin baskın ve hücumları her defasında
Müslümanlar tarafından püskürtülüyordu. Muhasaranın uzaması, her iki tarafı da
büyük sıkıntı, açlık ve soğukla karşı karşıya bırakmıştı. Mahsul, harbin
başlamasından bir ay kadar önce tarlalardan toplanmış olduğu için, düşman
ordusunun at ve develerinin yiyecekleri de tükenmiş, hayvanlar açlıkla karşı
karşıya kalmışlardı.
Bütün bunlar, düşman safında gevşekliğe, ümitsizliğe ve yılgınlığa sebep oldu.
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, muhasaranın uzayıp gittiğini, soğuk, kıtlık ve
açlığın her gün biraz daha arttığını ve Müslümanları bütün bütün sarstığını
görünce, Gatafanlıların kumandanı Uyeyne bin Hısn ile Hâris bin Avf'a şu haberi
gönderdi:
"Müslümanları muhasaradan vazgeçip, yurdunuza dönüp giderseniz, Medine'nin
yıllık meyve mahsulünün üçte birini veririm."
Onlar ise, "Bize, Medine'nin yıllık hurma mahsulünün yarısı verilmelidir"
dediler.
Fakat, Peygamberimiz (a.s.m.) buna yanaşmadı. Bunun üzerine üçte bire razı
oldular ve bir heyet halinde Resûl-i Ekrem Efendimizin huzuruna çıkıp geldiler.
Peygamber Efendimiz bu arada önce Ensarın reislerinden Sa'd bin Muaz ile Sa'd
bin Ubade'nin görüşlerini öğrenmek istedi. Onlar önce, "Yâ Resûlallah! Bu sizin
arzu ettiğiniz birşey midir? Yoksa, Allah'ın size emrettiği ve bizim de muhakkak
yerine getirmemiz gereken birşey midir?" diye sordular.
Nebiy-yi Ekrem Efendimiz şu cevabı verdi:
"Eğer, Allah tarafından emir alsaydım, sizinle istişâre etmez, gereğini hemen
yerine getirirdim. Bu, kabul edip etmemekte serbest bulunduğunuz bir görüşten
ibarettir."
Bunun üzerine Sa'd bin Muaz Hazretleri, "Yâ Resûlallah!" dedi. "Biz ve şu kavim,
bir zamanlar Allah'a ortak koşar, putlara tapar,
Allah'a ibadet etmez ve Onu
tanımazken bile, bunlar misafirlik veya satın almak gibi durumlar dışında
Medine'den tek bir hurma yemeyi ummamışlardır. Şimdi Allah, bizi İslâmla
şereflendirdiği, onunla doğru yolu buldurduğu, seninle ve onunla bize kuvvet
bahşettiği bir sırada mı mallarımızı bunlara haraç olarak vereceğiz?
"Vallahi, bizim için böyle bir anlaşmaya hiç ihtiyaç yoktur.
Allah, onlarla
aramızdaki hükmünü verinceye kadar onlara sunacağımız tek şey kılıçtır!"158
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, bu konuşmadan memnun oldu. Gatafan heyetine de,
"Kalkıp gidiniz! artık aramızı ancak kılıç halleder" dedi.
Bunun üzerine Gatafan heyeti Resûlullahın huzurundan ayrıldı. Yolda, Hâris bin
Avf, Uyeyne bin Hısn'a şunları söyledi:
"Biz Kureyşlilere yardım maksadıyla Muhammed'e saldırmakla bir şey elde
edemeyeceğiz. Vallahi, ben Muhammed'in işinin açık ve üstün bir iş olduğunu
görüyor ve tahmin ediyorum. Vallahi, Hayber Yahudilerinin bilginleri, Harem
halkından Muhammed'in sıfatında bir peygamberin kitaplarında yazılı bulduklarını
söyler dururlardı."
Kuşatma esnasında mücahidler büyük sıkıntı ve meşakkadere maruz kalıyorlardı.
Harpten önce durmadan dinlenmeden hendeği kazmışlardı. O biter bitmez de harbe
girmişlerdi. Bu bakımdan oldukça bitkin ve yorgun idiler. Ayrıca açlık sıkıntısı
da çekiyorlardı. Hava da oldukça soğuktu.
Huzeyfe (r.a.), muharebenin sadece bir gecesini şöyle anlatır:
"Biz bir tarafta saf bağlamış oturuyorduk. Ebû Süfyan ve ordusu üst tarafımızda,
Kurayza Yahudileri de alt tarafımızda idiler."
"Bunların Medine'deki çoluk çocuğumuza baskın yapmalarından korkuyorduk. Hiç
böylesine karanlık, böylesine fırtınalı bir gece geçirmemiştik. Rüzgâr sanki
ıslık çalıyor, karanlıkta hiçbirimiz uzattığı parmağını bile göremiyordu.
Münafıklar, 'Evlerimiz emniyette değildir' diyerek Resûlullahtan izin istediler.
Halbuki, evleri tehlikede değildi. İzin isteyenlerin hepsine izin verildi. İzin
alanlar beklemeden sıvışıp gidiyorlardı. Biz üç yüz küsur civarında idik. Tek
tek Allah Resûlünün yanında nöbet tuttuk. Sıra bana gelmişti. Üzerimde ne
düşmana karşı koyacak bir kalkanım, ne de soğuktan korunmak için bir elbisem
vardı. Sadece zevcemin verdiği, dizlerimi geçmeyen yün örtü vardı..."159