HENDEK SAVAŞI
Hicretin 5. senesi, 29 Şevval. Milâdî 24 Ocak 627.
Uhud Harbinden iki yıl sonra vuku bulan Hendek Muhârebesi, İslâmî gelişmenin
önündeki engellerin büyük ölçüde bertaraf olmasında büyük rol oynamış mühim
muhârebelerden biridir.
Düşman saldırısını kolayca önlemek maksadıyla, Resûl-i Ekremin Medine etrafında
hendekler kazdırması sebebiyle, Hendek Savaşı adını alan bu muhârebenin bir
diğer adı da "Ahzab"dır. Bu adı, Kureyş müşrikleri ile birlikte, Yahudiler,
Gatafanlar ve daha bir çok Arap kabilesi ve topluluklarının Medine üzerine
yürümek için bir araya gelmiş olmalarından dolayı almıştır.
Hatırlanacağı gibi, Resûl-i Ekrem Efendimiz, Yahudî kabilelerinden biri olan
Benî Nadir'i Medine'den sürmüştü. Onlar da Kuzeye giderek Hayber, Şam ve Vadi'l-Kura
gibi mühim yerlere yerleşmişlerdi.
Bunlar Medine'den kovulmuş olmanın acısını, gittikleri yerlerde Peygamberimiz ve
İslâmiyet aleyhinde menfı propaganda ve tahriklerde bulunmak, civar halkını
Müslümanlar aleyhine kışkırtmak suretiyle dindirmeye çalışıyorlardı.
Benî Nadir Yahudilerinin kışkırtmaları, teşvikleri ve öncülük etmeleriyle
meydana gelmesine sebep oldukları hâdiselerden biri de işte bu Hendek
Muharebesidir.
Medine üzerine topluca yürüyüp, Hz. Resûlullah ve Müslümanların vücûdunu ortadan
kaldırmak fikrini bu Yahudîler ortaya attılar. Zaten, Kureyş müşrikleri de böyle
bir şeyi her zaman düşünüyor ve böyle bir teşebbüse her zaman hazır
bulunuyorlardı. Zira, onlar Uhud Savaşından galip çıkmalarına rağmen, İslâmî
gelişmeyi durduramadıklarının, Müslümanların gittikçe çoğalmasına engel
olamadıklarının ve Resûl-i Ekrem Efendimizin nüfuz sahasını genişlemesine mani
olamadıklarının çok iyi farkında idi. Ticâret yollarının hemen hemen bütünü
kapanmış durumdaydı.131 İktisâdî yönden kendilerini yok olmakla karşı karşıya
getirecek bu duruma seyirci kalmak istemiyorlardı. Rahat hareket edebilmeleri
için de, Medine'deki İslâm Devletinin nüfuzunu kırmak arzu ve emelini
taşıyorlardı.
Medine üzerine birlikte yürüyüp, Hz. Resûlullahın bayraktarlığını yaptığı iman
ve İslâm hareketini yerinde boğma teklifi, daha evvel belirttiğimiz gibi Benî
Nadir Yahudîlerinin liderleri durumunda olanlardan geldi.132
Müşriklerin lideri Ebû Süfyan, "Siz bu işte samimi misiniz?" diye sordu.
Dessas Yahudîler, "Evet," dediler, "biz Muhammed'le çarpışma hususunda sizinle
anlaşalım diye geldik."
Ebû Süfyan bundan gayet memnun oldu ve bu memnuniyetini şöyle ifade etti:
"Öyle ise hoş geldiniz, safâ geldiniz! Muhammed'e düşmanlıkta bize yardımcı
olanlar, yanımızda en sevgili, en makbul kimselerdir!"
Sonra da samimiyetlerini ölçme babında şu teklifte bulundu:
"Ama" dedi, "siz bizim ilâhlarımıza tapmadıkça, size pek güvenemeyeceğiz!"
Menhus gayeleri uğrunda her türlü aşağılığı işleyen Yahudî heyeti, derhal putlar
önünde secdeye vardılar.
Böylece Medine üzerine yürüyüp, Hz. Muhammed'in (a.s.m.) bayraktarlığını yaptığı
imân ve İslâm hareketini yerinde boğma kararında birleşip anlaştılar.
Yahudîlerin, bile bile hakkı gizlemeleri
Mekke'ye gelen heyet, Yahudî âlimlerinden müteşekkildi. Müşrikler, hazır ayağa
gelmişken onlardan bir hususu da öğrenmek istiyorlardı. Kendi aralarında,
"Gelenler bilgi sahipleri ve ehli kitaptırlar. Biz mi, yoksa Muhammed mi daha
doğru yoldadır, bunu kendilerine bir soralım" dediler.
Bunun üzerine Ebû Süfyân, onlara, "Ey Yahudî cemâatı" dedi, "sizler, kendilerine
ilk semavî kitap inmiş, ilim ehli kimselersiniz.
"Muhammed'le anlaşamadığımız meseleyi açıklığa kavuşturunuz. Bizim yolumuz mu,
onun dini mi daha hayırlıdır?"
Aleyhlerinde olan hakkı gizlemeyi meslek edinen Yahudîler, "Allah için
söylenecekse, siz hakka ondan daha yakınsınız" demekte tereddüt göstermediler.
Bu sözler, haliyle müşrikleri fazlasıyla sevindirdi. Derhal bu kararların
tahakkuku için hazırlanmaya başladılar.Yahudîlerin müşriklere söyledikleri,
gerçek dışı beyanlardı. Hakkı bile bile gizliyorlardı. Bunun üzerine inen âyet-i
kerimelerde meâlen şöyle buyuruldu:
"Görmedin mi kendilerine Tevrat'tan ilim verilen o kimseleri ki,
Allah'tan başka
ibâdet olunan bâtıl ilâhlara ve tâğuta îmân ederler ve kâfirler için 'Bunların
yolu mü'minlerin yolundan daha doğrudur' derler.
"Onlar Allah'ın lânetlediği kimselerdir.
Allah'ın lânet ettiği kimseye ise artık
hiçbir yardımcı bulamazsın.
"Sonra onlardan bir kısmı îmân etti, bir kısmı da yüz çevirdi. O yüz
çevirenlere, alevli bir azap olarak Cehennem yeter."133
Diğer Kabilelere Yapılan Dâvet
Benî Nadir Yahudîleri, Mekkeli müşriklerden, beraber hareket etmek üzere söz
aldıktan sonra Gatafanlarla da, Hayber'in bir yıllık hurma mahsûlünü kendilerine
vermek şartıyla anlaştılar.134 Ayrıca civarda bulunan diğer Arap kabilelerine de
propagandacılarını gönderdiler. Onları da Medine üzerine yürümek için
ayaklandırdılar.
Bu arada, harpte başrol oynayacak olan Mekkeli müşrikler de Arap kabilelerinden
bazılarını harbe iştirâk ettirmek için kiraladılar. Böylece, Yahudîlerin
propaganda, tahrik ve teşvikleriyle Mekkeli müşriklerden civardaki Arap
kabilelerinden, Gatafanlar ve Ahabîş kabilelerinden büyük bir ordu teşkil
edildi.
Her zaman olduğu gibi hedef ve gaye tekti: Medine üzerine yürüyüp, Peygamber
Efendimizin (a.s.m.) vücudunu ortadan kaldırmak ve Müslümanları yok etmek!
Adı geçen kabileler, bu menfur gaye ve hedef etrafında, Hz. Resûlullah ve
İslâmiyete düşmanlık derecelerine göre toplanmışlardı.
Kureyş müşriklerinin sayısı Ahabîş ve onlara katılan kabilelerle birlikte 4.000
idi. Yahudîlerin teşvik ve kışkırtmalarıyla bir araya gelenlerin sayısı ise
6.000'di. Böylece düşman ordusunun sayısı 10.000'i buluyordu. Müşrik ordusuna
Ebû Süfyan bin Harb komuta etmekte idi. Orduda, 300 at, 100 deve vardı.2 Bunlar
dışında diğer kabilelerden meydana gelen 6.000 kalabalığın at ve deve sayısı
kesin bilinmemektedir. Bütün küfür birlikleri birleşince, komuta yine Ebû
Süfyan'da kaldı.136
Huzaâ kabilesi eskiden beri Resûl-i Ekrem Efendimizle dost geçinen bir kabile
idi. Bu dostluğun başlangıcını Abdülmuttalib ile olan anlaşma ve ittifakları
teşkil ediyordu.
İşte, Kureyş müşriklerinin ciddi bir hazırlık içinde bulundukları hakkındaki
raporu, bu kabileden bir süvari, normal olarak on iki günde alınan yolu,
fevkâlade bir sür'atle tam dört günde katederek Medine'ye Peygamber Efendimize
ulaştırdı.
Haberi alan Peygamber Efendimiz, vakit geçirmeden derhal Ashab-ı Kiramı
toplayarak kendileriyle istişâre etti.
Resûl-i Ekrem, "Medine dışında düşmanla çarpışalım mı? Yoksa Medine'de kalarak
müdafaa savaşı mı yapalım?" diye sordu.
Görüşmeye sunulan bu teklifle ilgili muhtelif fikirler serdedildi.
Bu arada Selmanı Farisî, "Yâ Resûlallah! Biz Fars toprağında düşman
süvarilerinin baskınlarından korktuğumuz zamanlarda, etrafımızı hendeklerle
çevirip savunurduk" diye konuştu.
Teklif hem Hz. Resûlullah, hem Sahabîler tarafından makul karşılandı ve
ittifakla şu karar alındı: Medine'de kalınacak ve şehrin etrafında hendekler
kazılmak suretiyle düşman saldırısına karşı konulacak. Böylece muhasarada
kalmak, açık arazide vuruşmaya tercih edildi.
Peygamber Efendimizin böyle bir taktiği tercih etmesinin altında, harpte az
insanın öldürülmesi, az kan akıtılması gibi mühim bir gaye de yatıyordu. Aslında
bu, Resûl-i Ekrem Efendimizin bütün harplerde gözden uzak tutmadığı bir prensibi
idi.
Hendek Kazı İşine Başlanması
İttifîkla şehrin dahilden müdafaasına karar verilince, hendek kazı işine Resûl-i
Ekrem Efendimizin emir ve tavsiyeleri üzerine derhal başlandı. Peygamber
Efendimiz, nerelerin, kimler tarafından kazılacağını bizzat tayin ve tesbit
etti. Şehrin güneyinde oldukça sık bahçeler vardı. Düşmanın buradan geçebilme
ihtimali çok zayıftı. Geçmeyi göze alsa dahi, yayılarak değil de, birer kol
halinde geçmeye mecbur olacağından durdurulması ve bozguna uğratılması için
küçük bir askeri müfreze bile kâfi gelirdi. Doğu istikametinde ise, Peygamber
Efendimizle anlaşma halinde bulunan Benî Kurayza ve diğer Yahudîler ikâmet
ediyorlardı. Bu sebeple hendek kazı işi, tamamen açık arazi olan şehrin kuzey
tarafında yapılıyordu. Yapılan tesbitler bunu gerektiriyordu.
Bütün Müslümanlar, hattâ az çok eli iş tutabilecek çocuklar bile canla başla
hendek kazıyorlardı. Kazı işine bizzat Peygamber Efendimiz de (a.s.m.)
katılıyor, bir an evvel tamamlanması için Müslümanların şevk ve gayretlerini her
zaman canlı tutuyordu. Gönüllü Müslümanlar, bütün gün çalışıyorlar, geceyi
geçirmek için evlerine dönüyorlardı. Buna karşılık Resûl-i Kibriyâ Efendimiz,
bir tepecik üzerinde kurdurduğu çadırında* gece gündüz kalıyordu. Hem
çalışmalara bizzat katılıyor, hem de çalışanlara nezaret ediyor ve mürakabesini
sürdürüyordu. Kâinatın Efendisi toza toprağa, sıcağa, açlığa aldırmadan yaptığı
çalışmalarında zaman zaman Müslümanların, "Yâ Resûlallah, bizim çalışmamız kâfi
gelir. Sen, ne olur çalışma da istirahat buyur" tekliflerine muhatab oluyordu.
Ancak Efendimiz, "Ben de çalışarak, bu sevaba ortak olmak istiyorum" cevabını
vererek gayret ve sevaba nâiliyet arzusunu dile getiriyordu.
Zaman zaman da kazı ve zenbille toprak taşıma esnasında, Abdullah bin
Revaha'nın, "Allah'ım sen bize doğru yolu göstermemiş olsaydın, biz ne sadaka
verebilir, ne de namaz kılabilirdik. Üzerimize yürüyen kâfirler, bizim
çekindiğimiz fitne ve fesadı yapmak istedikleri ve bizimle karşılaştıkları
zaman, sen kalblerimize sabır ve sekinet indir, ayaklarımıza sebât ver!"137
meâlindeki kıt'aları terennüm ediyordu. Haliyle, bu gönüllü mücahidlerin
gayretlerini artırıyordu.
Müslümanlar bütün gün durmadan dinlenmeden kazı işine devam ediyorlardı. Resûl-i
Ekrem onların bu hallerine şefkat ve merhametle bakıyor ve, "Allah'ım! Ahiret
hayatından başka taleb edilecek baki bir hayat yoktur. Sen, Ensar ve Muhacirlere
mağfiret eyle!" diye duâ ediyordu.
Çalışan Müslümanlar da Hz. Resûlullahın bu samimi duasına, şu içli mukabelede
bulunuyorlardı:
"Hayatta olduğumuz müddetçe, Allah yolunda cihad etmek üzere Muhammed'e (a.s.m.)
bîat etmiş kişileriz."138
Kazı işi devam ediyordu. Bir ara, Sahabîler sert bir kayaya rastladılar. Onu
parçalamaya uğraşırken balyoz, kazma kürek gibi bir sürü âletleri kırıldı. Yine
de onu parçalamaya muvaffak olamadılar. Durumu, o sırada kıldan dokunmuş
çadırının içinde dinlenmekte olan Resûlullah Efendimize haber verdiler:
"Yâ Resûlallah! Karşımıza kazı esnasında ak bir kaya çıktı. Onu bir türlü
parçalayamadık! Bu husustaki emriniz nedir?"
Peygamber Efendimiz, Selman-ı Farisî'nin balyozunu aldı. "Bismillah" diyerek
kayaya bir darbe indirdi. Kayanın üçte birini yerinden kopardı ve "Allahü Ekber,
bana Şam'ın anahtarları verildi! Vallahi, ben şu anda Şam'ın kırmızı köşklerini
görüyorum" buyurdu.
Sonra, yine "Bismillah" deyip kayaya balyoz ile ikinci darbeyi indirdi. Kayanın
üçte biri daha parçalandı. Yine, "Allahü Ekber, bana Fars'ın anahtarları
verildi! Vallahi, şu anda ben, Kisra'nın Medâin şehrini ve onun beyaz köşklerini
görüyorum" buyurdu.
Ondan sonra üçüncü defa yine, "Bismillah" deyip balyoz ile vurdu. Kayanın geri
kalan kısmını da yerinden kopardı.
Yine, "Allahü Ekber, bana Yemen'in anahtarları verildi! Vallahi, şu anda ben, San'a'nın kapılarını görüyorum" buyurdu.139
Resûl-i Kibriyâ Efendimizin, haber verdiği bütün bu fetihler Hz. Ömer ile Hz.
Osman zamanında bir bir gerçekleşti. Bunları gören Ebû Hüreyre (r.a.)
Müslümanlara şöyle dedi:
"Bu fetihler sizin için bir başlangıçtır. Vallahi,
Allah, fethedeceğiniz veya
Kıyâmete kadar fetholunacak şehirlerin hepsinin anahtarlarını önceden Muhammed'e
(a.s.m.) vermiştir."140
Orduya Verilen Ziyâfet
Hendek kazı işini bir an evvel bitirmek için durmadan dinlenmeden çalışan
Müslümanlar, doğru dürüst yiyecek bir şeyler de bulamıyorlardı. Zira, o yıl
Arabistan'da şiddetli bir kıtlık ve kuraklık hüküm sürüyordu. Medine de bu
kıtlık çemberinin içindeydi.
Kazı işi devam ediyordu. Bir gün Hz. Câbir bin Abdullah evine vararak, hanımına,
"Resûlullahı (a.s.m.) son derece acıkmış gördüm. Başkası olsaydı bu açlığa
dayanamazdı. Evde yiyecek bir şey var mı?" diye sordu.
Hanımı, "Vallahi, yanımda şu oğlaktan ve şu bir sa' * arpadan başka bir şey yok"
dedi.
Hz. Câbir oğlağı kesti, hanımı ise arpayı el değirmeninde öğütüp un yaptı. Eti
çömleğe koydular, hamuru da mayaladılar. Et çömleğini tandıra koyup pişmeye
bıraktılar.
Hz. Câbir evinden ayrılacağı sırada hanımı, "Sakın, beni Resûlullah ve
yanındakilere karşı utandırma" diyerek de yemeklerin azlığını nazara vermek
istedi.
Hz. Câbir, Resûl-i Kibriyâ Efendimizin yanına gitti, "Yâ Resûlallah," dedi,
"azıcık yemeğim var. Yanına bir veya iki kişi al da yemeğe gidelim."
Resûl-i Ekrem, "Yemeğin ne kadardır?" diye sordu.
Hz. Câbir, "Bir sa' arpadan yapılmış ekmek ve kesilmiş bir oğlak" dedi.
Bunun üzerine Efendimiz, "Hem çok, hem de güzel bir yemek" buyurdu ve ilâve
etti:
"Hanımına söyle; ben gelinceye kadar, tandırdan et çömleği ile ekmeği
çıkarmasın."
Daha sonra da, "Ey hendek halkı! Kalkınız, Câbir'in ziyafetine gideceğiz" diye
seslendi. Muhacir ve Ensardan orada bulunanların hepsi kalktı.
Hz. Câbir şaşkın şaşkın evine döndü. Hanımına, "Allah senin iyiliğini versin! Resûlullah (a.s.m.), yanındakilerin hepsiyle yemeğe geliyor. İnna lillahi ve
İnna ileyhi Raciûn. Şimdi ne yapacağız?" dedi.
Hanımı, "Resûlullah (a.s.m.), yemeğimizin ne kadar olduğunu sana sormadı mı?"
diye sordu.
Hz. Câbir, "Evet, sormuştu. Ben de söylemiştim" diye cevap verdi.Bunun üzerine
hanımı, "Mahçup olacak sensin, ben değil" diye konuştu ve sordu:"Onları sen mi
dâvet ettin, yoksa Resûlullah mı?"
Hz. Câbir, "Resûlullah (a.s.m.) dâvet etti" diye cevap verince, Hanımı, "O,
senden daha iyi bilir" dedi.
Resûl-i Ekrem Efendimiz, kalabalık Ashabıyla Hz. Câbir'in evine geldi. Onlara,
"Birbirinizi sıkıştırmadan içeri giriniz" diyerek emretti. Sahabîler onar onar
içeriye girdiler.
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, ete ve ekmeğe bereket duâsı yaptı. Sonra Hz. Câbir'in
hanımına, "Bir ekmekçi kadın çağır da seninle birlikte ekmek yapsın.
Çömleğinizden de kepçe kepçe al! Sakın, çömleği tandırdan dışarı çıkarma!" dedi.
Nebiyy-i Muhterem Efendimiz, bundan sonra, mübârek elleriyle, tandırdan ekmeği
çıkarıp parçaladı ve üzerine et koyarak Ashabına sunmaya başladı. Dâvetliler
yiyip doyuncaya kadar ziyâfet böylece devam etti.
Hepsi yediği halde et ve ekmekten hiçbir şey eksilmemişti. Resûl-i Ekrem, Hz.
Câbir'in hanımına, "Bu kalanı da hem kendin yersin, hem de hediye edersin.
Çünkü, bütün halk açlık çekiyor" buyurdu.
Misafirlere karşı kesinlikle mahcup olacağını düşünen Hz. Câbir'in, bütün bu
olanlarla ilgili şehâdeti ise şöyle idi:
"Allah'a yemin ederim ki, gelenler bin kişi idi. Hepsi de doyup kalktılar. Buna
rağmen çömleğimiz hâlâ olduğu gibi kaynamakta, hamurumuzdan da olduğu gibi ekmek
yapılmakta idi. Ondan biz de yedik, konu komşuya da hediye ettik."141
Hendek Kazı İşinin Tamamlanması
Hendek kazı işinde Sahabîlerin gösterdikleri üstün gayret, gerçekten
sadakatlarının, Allah ve Resûlüne olan bağlılıklarının en açık bir delili idi.
Çalışma sırasında ihtiyaçlarını görme durumunda kaldıklarında bile Peygamber
Efendimizden izin almadan işlerinin başından katiyyen ayrılmıyorlardı. Bu durum
elbette Sahabîye yakışır bir fedakârlık ve feragat örneği idi. Nitekim, Cenâb-ı
Hak da gönderdiği âyetlerde onların gerçek mü'minler olduklarına ve eşsiz
sadakatlarına şehadet ediyordu:
"Mü'minler Allah'a ve Resûlüne iman eden kimselerdir; Müslümanları ilgilendiren
mühim bir iş için onunla beraber toplandıkları zaman, Peygamberden izin
almaksızın oradan ayrılmazlar. Senden izin isteyenler, Allah'a ve Resûlüne imân
etmiş olanlardır. Birtakım işleri için senden izin isteyenlerden dilediğine izin
ver ve onlar için Allah'tan af dile. Muhakkak ki
Allah çok bağışlayıcı, çok
merhamet edicidir."142
Resûl-i Ekrem ve Müslümanların ciddiyetle sarıldıkları bu işi, münafıklar ise
hafife alıyorlardı. Oldukça gevşek davranıyorlar, canları istediği zaman da
Resûl-i Ekremden izin alma ihtiyacı bile duymadan çekip gidiyorlardı. Zaman
zaman da canlarını dişlerine takarak çalışan îman, sadakat, feragat ve gayret
timsali Sahabîlerle istihza ediyorlardı. Morallerini, huzurlarını bozmak için de
gülüşüyorlardı.
Cenâb-ı Hak, indirdiği âyet-i kerimelerde, onların uygun olmayan bu
hareketlerinden bahsederek şöyle buyurdu:
"Peygamberi, birbirinizi çağırdığınız gibi çağırmayın. Sizden, birbirinizi siper
ederek Resûlullahın huzurundan sıvışanları, şüphesiz Allah bilir. Onun sünnetine
muhalefet edenler, başlarına bir belâ gelmesinden yahut pek acı bir azâbın
kendilerine erişmesinden sakınsınlar."143
Yorucu bir çalışma neticesinde, hendek kazı işi altı gün sürdü. Hendek beş
arşın* derinliğindeydi. Genişliği ise, en namlı süvarilerin dahi kolay kolay
atlayıp geçemeyeceği kadardı. Sadece bir tek yeri aceleye geldiğinden dar
kalmıştı. Oradan atlılar geçebilirdi. Bu sebeple Peygamber Efendimiz orası
hakkındaki endişesini şöyle açıkladı:
"Müşriklerin buradan başka bir yerden geçip gelebileceklerinden korkmuyorum!"
Resûl-i Ekrem, çarpışma boyunca bu dar kısmı nöbet tutturup bekletecektir.
Ayrıca Peygamber Efendimiz (a.s.m.) hendeğin münasip kısımlarına giriş çıkış
yerleri yaptırdı. Düşman gelip hendeğin önüne karargâhını kurunca, buralara
nöbetçiler dikecek ve başına da Zübeyr bin Avvam Hazretlerini tayin edecektir.
İslâm ordusu 3000 kişiden ibaretti. Bu, sayı bakımından düşman ordusunun üçte
biri demekti. Sadece 36 atı vardı. Orduda biri Muhacirlerin, diğeri Ensarın
olmak üzere iki sancak bulunuyordu. Muhacirlerinkini Zeyd bin Hârise,
Ensarınkini ise, Sa'd bin Übâde Hazretleri taşıyordu.144
Resûl-i Kibriyâ, karargâhını Sel' Dağı eteklerinde kurdu. Ordunun sırtı bu dağa
geliyordu. Harbe katılmayan kadın ve çocuklar ise kale ve hisarlara
yerleştirildi. Yiyecek maddeleri, kıymetli ve ehemmiyetli eşyalar da yine bu
hisarlarda muhafaza altına alındı.
Peygamber Efendimiz için Sel' Dağı eteğinde deriden bir çadır kuruldu. Bu çadır
bugünkü Fetih Mescidinin bulunduğu yerde idi.
Hendek, henüz yeni bitmişti ki, ovayı düşman çadırlarının kapladığı görüldü.
Düşman, karargâhlarını Medine'nin kuzeyinde Uhud Savaşının cereyan ettiği sahada
kurdu.
Hendekle karşılaşmaları, şaşkınlıklarına sebep oldu. O âna kadar böyle bir harp
plân ve taktiği görmüş değillerdi. Haliyle bu durum, daha başından itibaren
morallerini sarstı.
Halbuki onlar, Medine'yi tamamen ele geçirecekleri hayal ve ümidiyle çıkıp
gelmişlerdi. Eli boş dönmeyi düşünmek bile istemiyorlardı.
Mücahidler, on bin askerlik düşmanı görmekle asla korkmadılar ve tereddüt
etmediler. Kur'an-ı Azîmüşşan onların bu halini şöyle tasvir eder:
"Mü'minler düşman ordularını gördüklerinde, 'Allah'ın ve Resûlünün bize vaad
ettiği nusret ve zafer budur. Allah da, Resûlü de doğru söylemiştir' dediler.
Bu, onların ancak îmânını ve Allah'a teslimiyetini arttırmıştır."145
Benî Kurayza'nın Anlaşmayı Bozması
Resûl-i Ekrem Efendimiz deriden çadırında bulunuyordu. Yanında Hz. Ebû Bekir de
vardı. Müslümanlar hendek kenarında düşmanı gözetlemek ve nöbet tutmakta idiler.
Bu sırada Hz. Ömer, Resûlullahın huzuruna çıktı:
"Yâ Resûlallah," dedi, "aldığım habere göre, Benî Kurayza Yahudileri anlaşmayı
bozmuşlar ve düşmana yardım kararı almışlar."
Beklenmeyen bu haber Peygamber Efendimizi oldukça müteessir etti. Halbuki, bu
kabilenin reisi Ka'b ibni Esed ile anlaşması vardı. Bunun için o taraftan çok
emin idi.
Üzülen Efendimizin dudaklarından şu cümleler döküldü:
"Hasbünallahü ve ni'melvekîl (Allah bize yeter, O, ne güzel vekildir."146
Benî Kurayza, büyük bir Yahudi kabilesi idi ve Medine-i Münevvere dışında
kuvvetli kalelerde oturuyorlardı. Resûl-i Kibriyâ Efendimizle anlaşmaları vardı.
Buna göre; Medine için haricî bir tehlike söz konusu olduğu zaman Müslümanlarla
birlikte şehri müdafaa edeceklerdi. Ayrıca Peygamber Efendimizden habersiz de
hiçbir askeri harekâtta bulunmayacak, Kureyşli müşrikleri ve onlara yardım
edenleri korumayacaklardı.147
Bu haber üzerine Peygamber Efendimiz, Zübeyr bin Avvam'ı durumu tahkik için Benî
Kurayza Yahudilerinin yurduna gönderdi. Hz. Zübeyr, Kurayzaoğullarının
kalelerini onardıklarını, harp tâlim ve manevraları yaptığını bizzat gördü.
Gelip durumu Efendimize haber verdi. Resûlullah, bu fedakârlığı üzerine,
hakkında şöyle buyurdu:
"Her Peygamberin bir havarisi vardır. Benim havarim de Zübeyr'dir."148
Hz. Ömer'in verdiği haber doğruydu. Benî Nadir Yahudilerinin reisi Huyeyy bin
Ahtab gelip Kurayzaoğulları reisi Ka'b bin Esed'i kandırmıştı. O da anlaşmayı
bozmuştu.
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, durumu tekrar inceden inceye tahkik etmek ve onlara
nasihatta bulunmak üzere Evs Kabilesinin lideri Sa'd bin Muaz, Hazreç
Kabilesinin lideri Sa'd bin Übâde, Abdullah bin Revâha ve Havvat bin Cübeyr'i
Benî Kurayza Yahudilerine şu talimatı vererek gönderdi:
"Gidiniz, bakınız; şu kavimden bize erişen haberin doğruluğunu bir kere de siz
tahkik ediniz. Eğer doğru ise, onu bana halkın anlayamadığı biçimde kapalı bir
dil kullanarak bildiriniz. Ben onu anlarım. Açıkça söyleyip de halkın kalbine
korku ve zaaf düşürmeyiniz. Şayet, onlar aramızdaki anlaşmaya sadık
bulunuyorlarsa, bunu halka açıkça ilân edebilirsiniz."149
Bu güzide Sahabîler Benî Kurayza Yahudilerinin yurtlarına gittiler. Anlaşmayı
bozmanın çirkinliğinden bahsederek onlara nasihatta bulundular. Fakat, onlar
kulak asmadılar ve anlaşmayı bozduklarını açıkça ilân ettiler. Hattâ Peygamber
Efendimiz hakkında ileri geri konuşacak kadar küstahlıkta bile bulundular.
Müslüman elçiler bu durumdan son derece rahatsız oldular. Kurayzaoğullarının
öteden beri müttefiki olan Hz. Sa'd bin Muaz, "Sizinle cenk etmedikçe
Allah
canımı almasın" diye hiddetli hiddetli konuştu.
Daha sonra Müslüman elçiler geri dönüp, durumu Resûl-i Kibriya Efendimize kapalı
bir dille arz ettiler. Peygamber Efendimiz onlara, "Haberinizi gizli tutunuz.
Ancak bilene açıklayınız. Çünkü harp, tedbirden ve aldatmaktan ibarettir" diye
konuştu.150
Artık Medine çepe çevre düşman tarafından sarılmış demekti. Cenâb-ı Hak,
Kur'ân-ı Kerimde, bu hususa şöyle işâret buyurur:
"O vakit düşman orduları size hem yukarıdan, hem de aşağıdan saldırmışlardı.
Öyle ki, onların dehşetinden gözler yılmış, yürekler ağzına gelmişti."151
Bu esnada Kurayzaoğulları Huyeyy bin Ahtab'ı Kureyşlilere göndererek, Medine'ye
geceleyin baskında bulunmak üzere müşriklerden 100, Gatafanlardan da 100 kişi
istediler.
Onlar, bu kuvvetle birleşerek Medine kale ve hisarlarındaki kadın ve çocuklar
üzerine baskın yapacaklardı.
Bu haber Müslümanları büyük bir telâşa düşürdü. Resûl-i Kibriyâ Efendimiz,
derhal geceleri Medine şehrini muhafaza etmek için Zeyd bir Hârise Hazretlerini
300 askerle, Seleme bin Eslem'i de 200 askerle Medine'ye gönderdi. Bu kuvvetler,
gece sokaklarda devriye gezip tekbir getireceklerdi.
Bu esnada Benî Kurayza Yahudileri bir iki baskın teşebbüsünde bulundularsa da,
muvaffak olamayıp geri çekilmek zorunda kaldılar.
Benî Kurayza'nın ikinci baskın denemesi esnasındaydı. On kadar Yahudi, Peygamber
Efendimizin halası Hz. Safiyye'nin de içinde bulunduğu Hassan bin Sabit'in
köşkünü ok yağmuruna tuttular. Hatta içeri girmeye kadar kalkıştılar. İçlerinden
birisi köşkün kapısına kadar varıp içeri girmek istedi. Köşkte Hz. Safiyye ile
birlikte birçok kadın ve çocuk da vardı.
Hz. Safiyye, bir Yahudinin köşkün etrafında dolaşıp durduğunu görünce, kadın
olduğu bilinmesin diye başına sıkıca bir tülbent bağladı. Eline bir sırık alıp
köşkten aşağı indi. Köşkün kapısını usulca açtı. Adamın arkasından yavaşça
varıp, sırıkla başına bir darbe indirdi. Orada işini bitirdi. Sonra da başını
kesip Yahudilere doğru fırlattı.
Bunun üzerine diğer Yahudiler korkuya kapıldılar.
"Bize, Müslümanların, ailelerini, yanlarında adam bulundurmaksızın, kimsesiz ve
yalnız bıraktıkları haber verilmişti. Halbuki öyle değilmiş" diyerek dağıldılar.
Beş yüz civarında mücahidi Medine'ye gönderip şehri koruma altına alan Resûl-i
Kibriyâ Efendimizin kendisi de geceleri, düşmanın oradan geçebileceği
düşüncesiyle hendeğin en dar yerini bizzat bekliyordu.
Hz. Âişe der ki: "Resûlullah (a.s.m.) hendekteki gediği beklemek için gidip
geldiği sırada soğuktan tir tir titriyordu. Yanıma gelip biraz ısındıktan sonra,
'Ben, düşmanın oradan başka bir yerden geçip gelebileceğinden korkmuyorum. Keşke
bu gece, Müslümanlardan biri, benim yerime orayı beklese' buyurdu.
"O anda bir silah ve demir âleti şakırtısı işittim. Resûlullah (a.s.m.) 'Kim o?'
diye seslendi.
"'Sa'd bin Ebî Vakkas' diye cevap geldi.
"Resûlullah, 'Bu gediği sana havâle ediyorum. Orayı sen bekle' buyurdu. Kendisi
de uyudu."