ARABİSTAN'IN DURUMU
Dünya haritası üzerinde siyasî, coğrafî ve ticarî açıdan mühim bir yer işgal eden Arabistan'ın da, diğer dünya ülkelerinden farklı bir tarafı kalmamıştı. Orada da - lisan ve edebiyat istisna edilirse - her şey çığırından çıkmış, bütün müesseseler bozulmuştu.
Dinî durum
İnanç yönünden Arabistan, kelimenin tam mânâsıyla anarşi içinde kıvranıyordu.
Garip itikatlar burada da kol geziyordu.
Bir kısmı tamamen inkârcı idiler. Dünya hayatından başka hiç bir şeyi kabul
etmiyorlar,
"Bizim için dünya hayatından başka bir hayat yoktur yaşarız ve ölürüz. Bizi
öldüren zamandan başka birşey değildir" 125 diyerek, güyâ keyiflerince hayat
sürüyorlardı.
Resûl-i Ekrem Efendimize vahiy gelmeye başlayınca, Kur'ân-ı Kerim'inde Cenâb-ı
Hak, bu inancı taşıyanlara şöyle hitap edecektir:
"De ki: Size hayat veren Allah'tır. Sonra O sizi
öldürür, sonra da geleceğinde şüphe olmayan kıyâmet gününde hepinizi toplar.
Lâkin insanların çoğu bunu bilmez." 126 Yine o zaman Arapların bir kısmı
Allah'a ve âhiret gününe inanıyor, ancak insandan bir peygamberin
olacağını kabul etmiyorlardı.
Kur'ân, şu âyetiyle bu inaç sahiplerinin
hallerini anlatıyor:
"Kendilerine hidâyet geldiği zaman insanları
îmân etmekten alıkoyan, 'Allah,
göndere göndere bir beşeri mi peygamber
olarak gönderdi?' demelerinden başka birşey
olmamıştır." 127
Peygamberin insan nev'inden gelmiş olmasını
akıllarına sığdıramayıp, bir meleğin bu
vazife ile gönderilimesini arzu eden bu
gürüha, yine Kur'ân şu âyetiyle cevap
vererek isteklerinin ne kadar mantıksız
olduğunu ilân ediyordu:
"De ki: Eğer yeryüzünün sâkinleri olarak
orada melekler dolaşsaydı, elbette onlara
peygamber olarak gökten bir melek
gönderirdik. " 128
Diğer bir kısmı ise,
Allah'ın varlığını kabul edip
inanıyor, ancak, âhiret hayatını, öldükten
sonra dirilme gerçeğini, oradaki ceza ve
mükâfatı kabul etmiyordu.
Kur'ân-ı Kerim, bu gruba da şu âyetiyle
işâret ediyor:
"Kendi yaratılışını unutup, Bize misal
getirmeye kalktı: 'Çürümüş kemikleri kim
diriltecek?' diye." 129
Ve bu haddini bilmezlere şöyle cevap
veriyordu:
"De ki: Onu ilk önce kim yaratmışsa, tekrar
o diriltecek. O herşeyin yaratılışını
hakkıyla bilendir." 130
Bir kısmı ise puta tapıyordu. Bunlar
çoğunluğu teşkil etmekteydi. Hem taştan,
tahtadan, hattâ zaman zaman helvadan
yaptıkları putlara tapıyor, hem de şöyle
diyorlardı:
"Bizi Allah'a
daha çok yaklaştırsınlar diye onlara
tapıyoruz..." 131
Evet, Arapların ekserisi taştan, tahtadan,
zaman zaman sefere çıkarken de helvadan
yaptıkları putlara tapıyor, onlardan meded
ve yardım umacak kadar zavallı bir vaziyete
düşmüş bulunuyorlardı. Yeryüzünün ilk Tevhid
evi Beytullahı, bu inançlarının eseri
olarak, 360 adet putla doldurmuşlardı.
İslâm şerefiyle şereflendikten sonra dünyaya
adaletiyle ün salan Hz. Ömer (r.a.),
Cahiliyye Devrinde putlara tapma hususunda
başından geçmiş bir hâdiseyi şöyle anlatır:
"Cahiliyye Devrinde yaptığımız iki iş vardı
ki, onları hatırladıkça birine ağlar,
diğerine ise gülerim.
Beni ağlatan hâdise şu idi:
Kız evlatlarımızı diri diri toprağa
gömerdik. O masum ve şefkata muhtaç
çaresizlere bu hareketi nasıl reva görürdük,
bilmem. Bunu hatırladıkça kalbim parçalanır
ve ağlamaktan kendimi alamam.
Beni güldüren hadiseye gelince:
Cahiliyye Devrinde evlerimizde putlar vardı.
Bir yolculuğa çıktığımız zaman, o putların
bir suretini undan veya helvadan yapar,
yolculuk esnasında onlara tapar ve hürmet
gösterirdik. Yol uzayıp acıktığımızda ise,
az evvel hürmet ettiğimiz, taptığımız
helvadan putumuzu alır yerdik. Bundan daha
gülünç bir hadise var mı?
Bunu hatırladıkça da Cahiliyye zamanında ne
kadar akıl dışı işler yaptığımızı anlar ve
gülerim."
Bütün bunlar yanında, Arabistan'da Hz.
İbrahim'in Tevhid dininin izlerine de
rastlanıyordu. Gaflete ve aradan uzun zaman
geçmesine rağmen silinmeyen bu dini izlerle
amel edenlere, Hz. İbrahim'e nisbetle "Hanifler"
denilirdi. Zira, Kur'ân-ı Kerim'de "Hanif"
tabiri Hz. İbrahim için kullanılır:
"İbrahim (a.s.) ne Yahudi idi, ne de
Hıristiyan. O, Hanif Müslüman idi." 132
Hanifler diye anılan bu insanlar, putlara
nefret besler ve Allah'ın
varlık ve birliğine inanırlardı. Nitekim
putlardan birinin şerefine kurulan bir
panayırda Varaka b. Nevfel, Ubeydullah b.
Cahş, Osman b. Hüveyris, Zeyd bin Amr
adındaki şahıslar, haddi zatında cansız,
dilsiz, sağır, zarar veya menfaat vermekten
mahrum bir takım putlara secde edip hürmet
göstermeyi zillet saymışlar ve bunu açıkça
ilan etmişlerdi.133
Yine akıl ve fikirlerini çalıştırarak bir
takım cansız putlara tapmanın manasızlığını
idrak edip bu batıl îtikada karşı mücadele
verenler de vardı. Taif halkının reisi ve
Arabın meşhur şairlerinden Ümeyye bin Ebi
Salt, bunlardan biri idi. Bu zat, Cahiliyye
Devrinde mukaddes kitapları okumuş,
putperestliği terk ederek Hz. İbrahim'in
dinine girmişti.
"Bismike Allahümme"
tabirini ilk defa bu şair bulmuştu. Sonra bu
tabir Arapların hoşuna gitmiş ve
kitaplarının evveline de yazmaya
başlamışlardır.
Şiirlerinde bir peygamberin lüzumundan
bahseder, insanlık için nübüvvetin kati bir
ihtiyaç olduğunu beyan ederdi. Araplardan
bir peygamberin zuhur edeceğini geçmiş
mukaddes kitaplardan öğrendiği için, o
makamı kendisi arzu ediyordu. Buna binaendir
ki, Efendimize risalet vazifesi verilince,
hased ve kıskançlığının esiri oldu ve onu
tasdik etmedi. Hatta Bedir Muharebesinde
öldürülen müşrikler için mersiyeler
söyledi.134
Hicretin ikinci senesinde îmân etmeden ölen
Ümeyye hakkında Hazret-i Resul-ü Ekremden
birkaç hadis de rivâyet olunmuştur.
Efendimiz birgün terkisinde Şerid bin Süveyd
ile gidiyordu. Sahabîye,
"Ümeyye'nin şiirlerinden birşey biliyor
musun?" diye sordu.
"Evet, biliyorum," cevabında bulunan sahabî,
arkasından da Ümeyye'nin şiirinden beyitler
okudu. Okunanları çok beğenen Efendimiz,
Şerid'den (r.a.) biraz daha okumasını
istedi. Sahabî kasideyi okuyup bitirdi.
Bunun üzerine Resul-ü Ekrem şöyle
buyurdular:
"Ümeyye Müslüman olmaya yaklaşmıştır."135
Bir diğer rivayete göre ise, "Ümeyye'nin
şiiri îmân etmiş, fakat kendisi dalalette
kalmıştır."136 buyurdular.
Bu meyanda adından bahsedeceğimiz bir
başkası da şüphesiz meşhur Arap
hatiplerinden Kuss bin Saide'dir.
Efendimizin peygamberliğinden haber veren bu
zatın hutbesinden ilerde bahsedeceğiz.
Putlar
Mekke'ye ilk defa put getirmenin de bir
hikayesi var:Amr bin Luhay şehire ilk defa
putu getirip, halkı putlara tapmaya teşvik
eden adamdır.
Amr, Şam'a gittiği bir sırada, Maab denilen
yere de uğrar ve burada Hz. Nuh'un
sülalesinden bir kabilenin putlara taptığını
görür. Bunların ne işe yaradığını, niçin
kendilerine taptıklarını sorunca da:
"Bunlardan yardım isteriz, yardım ediliriz,
yağmur isteriz, yağmura kavuşuruz" cevabını
alır.
Bunun üzerine Amr, Mekke'ye götürmek için
bir put ister. İsteğini kabul ederler ve
kendisine Hübel adını taşıyan putu verirler.
Amr, Hübel'i Mekke'ye getirir ve diker.
Halkı bu puta tapmaya teşvik eder. Cahil
halk bu teşvike kapılarak Hübel'e tapmaya
başlar.
İşte Mekke'ye ilk defa put getirme ve burada
puta tapma hikayesi böylece başlamış oldu.
Her Kabilenin Ayrı Putu Vardı
Bundan sonra putperestlik Mekke'de yayılmaya
başladı. Her kabilenin de kendisine ait
putları vardı.
Kureyş, en büyük put olarak Uzza'yı kabul
eder ve ona hürmet ederdi.
Evs ve Hazreç kabilelerinin taptığı put,
Menat adını taşıyordu. Bu put Mekke ile
Medine arasında Müşellel denilen yerde
bulunuyordu. Sonraları bu iki kabile
Menat'tan başka, Lat ve Uzza putlarına da
tapmaya başlamışlardı.
Kelb kabilesinin putu Ved idi ve Dumetü'1-Cendel
denilen mevkide bulunuyordu.
Huzeyl kabilesi, Suva' putuna tapardı. Bu
put Gatafan mevkiinde idi.
Hemdan kabilesinin bir kolu olan Hayvan boyu
Yauk putuna ta'zim ederdi. Bu put, Hemdan
civarında bulunuyordu.
Tayy ve Mezhiç kabilelerinin putu Yağus idi.
Himyerilerinki ise Nesr idi.
Bekroğulları ve Kinane kabilelerinin putu
ise, Sa'd idi.
İşte, yukarıda saydığımız kabileler,
adlarını verdiğimiz bu putlara tapar,
onlardan yardım diler, yağmur ister, zafer
taleb ederlerdi. İtikadlarınca cansız,
ruhsuz, taştan veya ağaçtan olan bu
cisimler, isteklerini yerine getirme güç ve
kuvvetinin sahibi bulunuyorlardı.
Halbuki, her aklı başında insan bilir ve
kabul eder ki, cansız, ruhsuz cisimlerden
insana ne zarar gelir ne de fayda... Onlarda
insana yardım edecek ne güç vardır ne de
kuvvet...
Ne var ki, o zamanın Arapları bu gerçeği
düşünemeyecek kadar muhakemeden mahrum
bulunuyorlardı.
İşte, Allah
Resûlü Hazret-i Muhammed (a.s.m.), inanç
yönünden böylesine cehalet ve dalalet içinde
kıvranan bu insanları ilim ve hidayet nuru
ile kurtarmaya geliyordu. Onlara nur ve
huzur vermek vazifesini yüklenecekti.