Ahlakî Durum
Cahiliyye Devrinde Arabistan ahlakî cihetten de tam bir sefalet içinde idi.
Cemiyete hakim olan, süfli arzu ve emellerdi... İçki, kumar, zina, yalan,
hırsızlık, zulüm, hülasa ahlaksızlık namına ne varsa yarımadanın dört bir
yanında hüküm sürüyordu.
Zulüm, güçlünün güçsüze karşı kullandığı en amansız bir kırbaçtı. Kuvvetli olan,
aynı zamanda haklıydı. Kuvvetli olan, zaif ve güçsüzlere istediğini zorla
yaptırabiliyordu. İnsana ve onun hayatına bir sinek kadar bile önem
verilmiyordu. Yapılan baskınlarla yakalanan insanlar işkenceler altında inim
inim inletilerek öldürülüyorlar veya pazarlarda basit bir mal gibi köle olarak
satışa çıkarılıyorlardı.
Kadın, elde basit bir meta, alınır satılır adi bir mal telakki ediliyordu. Genç
cariyeler, fuhşa teşvik edilerek, hatta zorlanarak, sırtlarından para kazanma
yoluna gidiliyordu. Kur'an, insan haysiyetine yakışmayan bu hareketten
bahsediyor ve onları insan hayatına hürmeti katleden bu çirkin adetten
nehyediyordu:
"Evlenmeye imkân bulamayanlar da, Allah onları lûtfuyla zenginleştirinceye kadar
iffetlerini korusunlar. Kölelerinizden bir bedel karşılığında hürriyetlerine
kavuşmak isteyenlerle, eğer onlarda bir hayır görüyorsanız, anlaşma yapın.
Allah'ın size ihsan ettiği maldan onlara da verin. İffetli kalmak isteyen
câriyelerinizi de, dünya hayatının geçici menfaatine göz dikerek fuhşa
zorlamayın. Kim onları fuhşa zorlarsa vebâli kendisinedir; zorlananlar için ise,
muhakkak ki Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir." 137
Bir kadın, birkaç erkekle birden müşterek hayat yaşayabiliyordu. Böyle bir
kadın, evinin damına diktiği bir işaretle, kendisini halka ilan ediyordu.
Üvey anne, babanın terekesi arasında ev eşyasıymış gibi oğula miras olarak
intikal ediyordu.
Kız Çocuğunu Diri Diri Gömme Âdeti
Çöl araplarının bir kısmı kız çocuklarının dünyaya gelmesini bir felaket, bir
yüz karası sayarlardı. Bu sebeple doğan çocuk kız olunca, bazen kimsenin
görmesine bile fırsat verilmeden gaddar babaları tarafından diri diri toprağa
gömülüyor veya kuyulara atılıyorlardı.
Bu gaddarca hareketlerine sebep olarak bazı hayali gerekçeleri gösteriyorlardı.
Diyorlardı ki: "Bunlar bir gün gelip şerefimizi lekeleyecekler veya sefalete
düşeceklerdir. Ayrıca maişet cihetiyle de bize yük olacaklar ve rızıklarını
temin edemeyeceğiz."
Bâzan da anneler, doğum yaklaşınca çukur kazdırırlardı. Dünyaya gözlerini açan
yavru kız ise, hemen çukura atılır, üzeri topraklarla örtülürdü.
Babalar öldürmeyi kararlaştırdıkları kızlarını, altı yaşına gelince güzel
elbiseler giydirerek, sanki akraba ziyaretine gidiyorlarmış gibi çöle
götürürlerdi. Zavallı çocuk, orada daha önce kendisi için hazırlanmış mezara
bırakılır, üzerine de toprak atılarak diri diri gömülürdü.
Gömmek istemedikleri kız çocuklarına ise, kalın yün kumaştan bir cübbe giydirir,
onlara deve veya koyun çobanlığı yaptırarak cemiyetten tecrid etme yoluna
giderlerdi.
Kur'ân-ı Kerim, çöl Araplarının bu çirkin ve vahşet saçan adetlerini şu ayetiyle
bize haber verir:
"Halbuki, onlardan biri kız çocukla müjdelendiği zaman, öfkeden yüzü simsiyah
kesiliverir."Müjdelendiği şeyin utancıyla kavminden gizlenir. Onu sağ bırakıp
zilletine mi katlansın, yoksa toprağa mı gömsün? Bakın, ne kötü birşeydir o
hükmettikleri!" 138
Cahiliyye zamanında bu çirkin adete tevessül etmiş biri, bilahere İslamiyetle
müşerref olduktan sonra gözyaşları arasında Resulüllaha bu durumunu şöyle
anlatmıştı:
"Ya Resulallah, biz, Cahiliyye Devrini de yaşamış insanlarız. Putlara tapar,
çocuklarımızı öldürürdük. Benim de bir kızım vardı. Çağırdığım zaman yanıma
sevinçli sevinçli gelirdi.
Birgün yine onu çağırmıştım. Koşarak geldi, arkama düştü. Kendisini evimizden
pek uzak olmayan bir kuyumuza götürdüm. Elinden tutup kuyuya atıverdim.
Onun, bana son sözleri şu oldu:
"Babacığım! Babacığım!"
Kainatın Efendisi tasvir edilen vahşetengiz manzara karşısında kendisini
tutamamış ve ağlamıştı. Öyle ki, mübarek gözlerinden akan yaşlar sakalını
ıslattı. Sonra da şöyle buyurdular:
"Şüphesiz Allah yeniden yapmadıkça cahiliyye icabı olarak yaptıklarınızı orada
bırakır, İslamiyet devrine geçirmez."139
İşte, o zamanlar, şefkat ve merhamet denilen yüce hasletler, ruh, kalb ve
vicdanlardan böylesine sökülüp atılmıştı. Zaten, Kainat Sultanına gerçek îmânın
bulunmadığı bir kalbde, Sultandan korkunun bulunmadığı bir vicdanda, şefkat,
merhamet ve faziletin yeri olamaz ki!
Siyasî Nizam
Cahiliyye Devrinde Arabistan, siyasi bir nizam ve içtimai bir düzenden de mahrum
bulunuyordu. Ahalinin ekserisi göçebe hayatı yaşıyordu. Kabilelere
bölünmüşlerdi. Kabile, içtimai düzenlerini kendi aralarında temin eden bir
toplumdur. Bu göçebeler, devamlı surette birbirleriyle çekişme halinde idiler.
Her an başkasına saldırmaya, gayrın malını talan etmeye, namusunu lekelemeye
hazır bir hayat tarzı içinde bulunuyorlardı. Baskın ve yağmacılığı, adeta
kendileri için bir geçim vasıtası kabul etmişlerdi. Kendilerine düşman olan
kabileye baskınlar düzenler, develerini sürüp götürürler, kadın ve çocuklarını
esir alırlardı.
Aralarında düşmanlık eksik olmazdı. Bir kabilenin diğerine yaptığı kötülükleri,
karşı kabile de aynıyla yapmaya uğraşırdı.
Harb, baskın, çarpışma ruh ve hayatlarına öylesine işlemişti ki, başka kabileler
arasında üzerlerine saldıracak kabileler bulamazlarsa, birbirleriyle
savaşırlardı. Şair Kutami bu hususu,
"Kardeşlerimizden olan Bekr'lerden başkasını bulamazsak, onlara saldırırız"
beyitiyle anlatmak ister.140
Öteden beri kabileler ve aşiretler halinde yaşıyorlardı. Merkezi bir hükümet
etrafında toplanmayı düşünmemişlerdi. Bu sebeple Yarımada, medeni ve sosyal
kanunlardan mahrum bulunuyordu. Bu yüzden de karşılıklı zulümler eksik olmuyor,
çarpışmalar, vuruşmalar devam edip gidiyordu. İsteyen istediğini gücü yettiği
takdirde yapabiliyordu. Güçlü ve itibarlının yaptıkları daima yanına kar
kalırdı. 141
Edebî Durum
Bütün bunlar yanında, inkarı mümkün olmayan bir gerçektir ki, İslamiyetin zuhuru
sırasında Araplar; edebiyat, belagat ve fesahat konularında tekamülün zirvesinde
bulunuyorlardı. Bu hususta kendileriyle boy ölçüşecek yeryüzünde hiç bir millet
mevcut değildi.
Şair ve şiir onlar için her şeydi. Çünkü şiir, atalarının cemiyet hayatını, adet
ve inançlarını aksettiren tek güvenilir ayna idi.
Cemiyette şairler, büyük değer sahibi idiler ve büyük hürmet görürlerdi. Öyle
ki, kabilelerinden güçlü bir kahraman yerine, bir şairin çıkmasını her zaman
tercih ederlerdi. Zira, yegane gayeleri olan şöhreti, en güzel şekilde
yayabilecek olan ancak şairdi. Yılandan korkar gibi, şairlerin hicivlerinden
çekinir ve korkarlardı.
Şairler, onlarca birer kahraman kabul ediliyordu. Öyle ki, bir şairin, bir tek
sözü üzerine kabileler birbirleriyle kıyasıya çarpışıyorlardı. Yine bir şairin
bir tek sözü ile de yıllardan beri birbirleriyle kanlı bıçaklı olanlar bir anda
barışabiliyorlardı.
Eski zamanda şiire; "Arab'ın Defteri" deniliyordu. Zira, Arabın ahlak ve
adetleri, diyanet ve akideleri ancak şiirle biliniyor ve onunla nesilden nesile
intikal edip geliyordu.
Bu devirde, şiiri besleyen ve teşvik eden bir çok unsurlar vardı. Güçlü bir
şair, hem kendisi hem de kabilesi için itibar sağlıyordu.
Yine muayyen zamanlarda kurulan panayırlar şiirin gelişmesinde büyük rol
oynuyordu. Kurulan bu panayırlar bir nevi edebiyat şöleni idi. Panayırlarda,
jüri huzurunda şiir ve hitabet müsabakaları düzenlenirdi. Çeşitli yerlerden
gelen şairler ve hatipler, burada şiirler okur, hitabelerde bulunurlar,
birbirlerine üstün gelmek için bütün güçlerini ortaya koyarlardı. Üstünlük
sağlamakla da son derece iftihar ederlerdi.
Sonunda, jüri tarafından birinci seçilen şiir, keten bez üzerine altın yaldızla
yazılarak Kabe duvarına asılırdı.
Taif'le Nahle arasında bulunan Suk-ı Ukaz, panayırların en büyüğü idi.
Çoğunlukla şiir yarışmaları burada tertip edilirdi...
Panayırlar aynı zamanda bir çeşit fuar mahiyetini de taşıyordu. Bütün
kabilelerin bir araya geldiği ticari, içtimai ve siyasi faaliyet sahalarıydı.
Zilhicce ayında açılan panayırlar 20 gün devam ederdi. Esirini fidye ile
kurtarmak, davasını halletmek, düşmanını bulmak, şiir okumak, konuşma yapmak
isteyen herkes bu panayırlara koşardı. "Şiire bu derce önem verilmiş olması,
dilin en ince şekilde incelenmesi sonucunu hazırlamıştır." Böylece, İslamın
zuhuru sırasında Arabistan'da edebiyat, fesahat ve belâğat zirveye ulaşmıştı.
Adeta görünmez bir el, zihinleri ve ruhları, Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyanın insan
üstü üslubuna hazırlıyordu.
Arapların bu mümtaz hususiyeti haiz bulunmaları sebebiyledir ki, Kur'ân-ı
Azimüşşan, edebiyat, belegat ve fesahatın zirvesinde nazil oluyordu. Bu fesahat
ve belâgatı, i'caz (mucizeliği) ve îcazıyla (vecizliği) Arap edip, şair ve
hatiplerini muarazaya davet ediyor ve onlara meydan okuyordu. Fakat onlar, çok
geçmeden bu eşsiz kelama benzer getirmenin mümkün olmadığını anladılar ve susmak
mecburiyetinde kaldılar.
Kur'ân'ın üslubu öylesine veciz, öylesine tatlı, öylesine fesih ve beliğ idi ki,
bu işi iyi bilen Araplar, hayretlerini gizleyemiyorlardı. Birgün bedevi Arap
ediplerinden biri, "Artık emrolunduğun şeyi açıkla ve müşriklerden de yüz
çevir," 142 âyetini duyunca, kendisinden geçercesine secdeye kapanmıştı.
Hadise, müşrikleri çıldırtacak nitelikteydi. Nefret saçan bakışlarla adamın
üzerine vardılar ve öfkeyle bağırdılar:
"Sen de mi Müslüman oldun?"
"Hayır," diye cevap verdi, bedevi edip.
"Ben sadece bu ayetin belâgatına secde ettim."143
İmr'ül-Kays, Muallaka şairlerinden biriydi. Birgün kız kardeşi,
"Ve denildi ki: 'Ey yer, suyunu yut. Ey gök, suyunu tut.' Su çekildi, iş
bitirildi ve gemi Cûdî Dağına oturdu. Ve 'Zâlimler gürûhu Allah'ın rahmetinden
uzak olsun' denildi" 144 âyetini işitince, doğruca Kâbe'ye vardı ve
"Artık kimsenin söyleyecek birşeyi kalmadı. Bu belâgat karşısında kardeşimin
şiiri de duramaz" diyerek kardeşinin en üstte asılı bulunan kasidesini duvardan
indirdi. En meşhur kasidenin kaldırıldığı görülünce, diğer Muallakat da birer
birer indirildi.145
Cahiliyye Devrinin en meşhur ve en eski şiir örnekleri şüphesiz "Muallakat-ı
Seb'a" (Yedi askı) şiirleridir. Bu şiirler, dilden dile dolaşmış, asırlar
sonrasına kadar varmıştır. Kuvvetli bir görüşe göre bu şiirler, Hammadü'r-Raviye
tarafından toplanmıştır.
Şiirleri Kabe duvarına asılan şairler şunlardır:
İmrü'l-Kays, Tarafa, Lebid, Zuheyr, Amr b. Gülsüm, Antara (veya Nabiğa), Haris
bin Hiliza (veya A'şa).
İşte, Efendiler Efendisi Hazret-i Muhammed'e, peygamberlik vazifesi verileceği
sırada Arabistan'ın dinî, ahlakî, siyasî, içtimaî ve edebi manzarası böyleydi...
Bu dehşet ve vahşet saçan manzarayı değiştirecek bir zata elbette ihtiyaç vardı.
O zat da ezeli Kaderin hükmüyle tesbit edilmişti: Hazret-i Muhammed (a.s.m.).
O, beraberinde getirdiği Nur ile dünyanın maddi, manevi şeklini
değiştirecekti... İnsanların yüzlerini dünyadan ahirete, fani sevgililerden
Mahbub-u Baki'ye çevirecek ve bununla insanı maddi, manevi saadate erdirecekti.
Allah tarafından peygamber olarak vazifelendirilecek olan bu zât, insanların
başı boş olmadığını, kainatta atomdan güneş sistemlerine, yıldızlardan
galaksilere kadar her şeyin kudsi bir gaye için dönüp dolaştıklarını, kainatın
umum heyetiyle ulvi bir maksada hizmet ettiğini bildirip, ilan edecek olan
zâttı.
Bu zât, ahlaksızlık çamurunda boğulmaya yüz tutmuş insanlığı, en güzel ahlakı
ders vererek kurtaracak zâttı.
Bu zât, kainat niçin var edilmiş? İnsanlar nereden gelmişti? Niçin gelmiş ve
nereye gidecekler, gibi suallere en güzel cevapları verecek zâttı.
Bu zât, insanın sahibi Allah'ın, insanlardan neleri istediğini, razı olduğu ve
olmadığı şeylerin neler olduğunu gayet açık bir şekilde beyan edecek zâttı.
Bu zât, yalnız bir kavme, bir millete değil, bütün insanlığa
Allah'tan aldığı
emirleri bildirecek, ilan edecekti.
İşte, bütün dünya gibi, Arabistan Yarımadası da böylesine büyük vazifeleri
yerine getirecek zâtın ortaya çıkmasını dört gözle bekliyordu.
125. Câsiye Sûresi, 24
126. Câsiye Sûresi, 26
127. İsrâ Sûresi, 94
128. İsrâ Sûresi, 95
129. Yâsin Sûresi, 78
130. Yâsin Sûresi, 79
131. Zümer Sûresi, 3
132. Âl-i İmrân Sûresi, 67
133. İbn-i Hişâm, Sîre, 1/237-238
134. Bağdadî Muhammed Fehmi, Tarih-i Edebiyyat-ı Arabiyye: 1/19
135. Zebidî, Tecrid Tercemesi: 10/38-39.
136. Bağdadî Muhammed Fehmi, Tarih-i Edebiyyat-ı Arabiyye: 1/43
137. Nûr Sûresi, 33
138. Nahl Sûresi, 58-59
139. Darimî, Sünen, 1/34
140. Ahmed Emin, Fecrü'l-İslâm, Terc: Ahmed Serdaroğlu, s.37.
141. Ahmed Emin, Fecrü'l-İslâm, Terc: Ahmed Serdaroğlu, s.37-38
142. Hicr Sûresi, 94
143. Ahmed Cevdet Paşa, Kısas-ı Enbiya, 1/78; Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, s.
350
144. Hûd Sûresi, 44
145. Ahmed Cevdet Paşa, Kısas-ı Enbiya, 1/79; Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, s.
416