AKABE BÎATLARI VE MEDİNE'DE İSLÂMIN YAYILMASI
Birinci Akabe Bîatı
Bi'setin 12. senesi (Miladî: 621).
Bi'setin 11. yılında Akabe mevkiinde İslâmiyetle şereflenen altı Medineli, bir
sene sonra aynı yerde buluşacaklarına dair Resûl-i Ekrem Efendimize söz
vermişlerdi.
İlk görüşmelerinin üzerinden bir sene geçip, hac mevsimi gelince, içlerinde bir
sene önce İslâmla şereflenmiş bulunan altı kişinin de bulunduğu 12 kişilik bir
kafile Mekke'ye doğru yola çıktı.
Akabe denen küçük ve dar vadide, bir gece vakti gizlice Resûl-i Ekremle
buluşarak görüştüler. Bu görüşme sonunda şu hususlarda Resûlullaha bîat ettiler.
a) Allah'a hiçbir şeyi eş ve ortak koşmamak,
b) Hırsızlık yapmamak,
c) Zina etmemek,
d) Çocuklarını öldürmemek,
e) Kimseye iftirâ etmemek,
f) Hiçbir hayırlı işe karşı çıkmamak.325
Bu bîattan sonra Peygamber Efendimiz, kendilerine hitaben şöyle konuştu:
"Sizden, verdiği sözde duranın ücret ve mükâfatını Allah, tekeffül etmiş, onlara
Cenneti hazırlamıştır.
Kim insanlık icâbı, bunlardan birini işler de, ondan dolayı dünyada cezaya
uğratılırsa, bu ona kefaret olur.
Kim de, yine bunlardan, insanlık haliyle birini irtikab eder de, işlediği o şeyi
Allah gizler, açığa vurmazsa, onun işi de
Allah'a kalır. Dilerse onu bağışlar,
dilerse azaba uğratır."326
Ayrıca, bu Müslümanlar, Resûl-i Ekremle aralarında şu şekilde bir anlaşma
akdettiler:
"Gerek sıkıntı ve darlıkta ve gerekse refah ve sevinç halinde söz dinlemek ve
itâat etmek başta gelir. Ve sen bizzat, bizim üstümüzde bir tercihe sahip
olacaksın ve senin hiçbir iyi hareketinde sana karşı itâatsizlik
etmeyeceğiz."327
İlk Akabe bîatlarında bulunanların yapmayacaklarına dair söz verdikleri
yukarıdaki hususlar, huzurlu bir cemiyet hayatının temelini teşkil eden
unsurlardı. Bu çirkin hareketlerin hâkim olduğu cemiyetlerde, elbette emniyet ve
âsâyiş olamazdı.
İnsanlığı huzur ve saâdete kavuşturmak ve cemiyet hayatını asayiş temeli üzerine
oturtmak için gelen islâm, elbette bu hususları vazgeçilmez birer esas olarak
kabul edecek ve bu hususta müntesiblerinden kesin söz alacaktı.
Bu ilk Akabe Bîatında bulunan Medineli 12 Müslüman şunlardı:
1) Es'ad bin Zürâre (r.a.),
2) Avf bin Hâris (r.a.),
3) Muâz bin Hâris (r.a.),
4) Râfî' bin Mâlik (r.a.),
5) Zekvan bin Kays (r.a.),
6) Ubâde bin Sâmit (r.a.),
7) Yezid bin Sa'lebe (r.a.),
8, ) Abbas bin Ubâde (r.a.),
9) Kutbe bin Âmir (r.a.),
10) Ukbe bin Âmir (r.a.),
11) Uveym bin Sâîde (r.a.),
12) Ebü'l-Heysem Mâlik bin Teyyihân (r.a.).238
Medineli bu Müslümanlar, görüşmelerden sonra yurtlarına geri döndüler. Orada
kendi kabileleri arasında İslâmın nûrunu ve sesini duyurmaya ve yaymaya devam
ettiler.
Bir müddet sonra, Medineli Müslümanlar, Resûlullah'tan kendilerine İslâm adâb ve
erkânını öğretecek bir Kur'ân muallimi gönderilmesini istediler. Resûl-i Ekrem
onların bu tekliflerini, fıtraten oldukça nazik ve medenî, aynı zamanda güzel
bir sîmâya sahip Kureyşin eşrafından, genç bir sahabî olan Mus'ab bin Umeyr
Hazretlerini göndererek derhal yerine getirdi.329
İslâm Nûru Medine'de Parlıyor
Esad bin Zürâre Hazretleri Medineli Müslümanların bir nevi önderliğini
yapıyordu. Bu sebeple genç Sahabî, Kur'an muâllimi Mus'ab bin Umeyr (r.a.)
Medine'ye gelince onun evinde kalmaya başladı. Artık bu ev, Müslümanların
buluşmaları için merkezî bir yer teşkil ediyordu.
Bizzat Resûl-i Kibriyâdan dersini almış bulunan Hz. Mus'ab, zamanı ve şartları
çok iyi değerlendirebilen, fırsatları çok güzel kullanabilen bir Sahabî idi.
Bütün gayret ve himmetini Medine'de İslâmın yayılmasına hasretmişti. Kabilelerin
hatırı sayılır kimseleriyle görüşüyor, konuşuyor, onlara "kavl-i leyyîn"le
İslâmı anlatıyordu.
Medineli Müslümanların Kur'an muâllimi Hz. Mus'ab bin Umeyr, onların reisleri
olan Es'ad bin Zürare'nin (r.a.) evinde kalıyor ve İslâmı tebliğ ve yayma
hizmetini buradan yürütüyordu.
Medine'de birçok kimse Müslüman olmuştu, ama İslâmın daha da hızlı intişârı için
bazı mâniler vardı. Evs Kabilesinin reisi Sa'd bin Muaz ile yine reislerden
bulunan Üseyd bin Hudayr henüz Müslüman olmamışlardı. Onların bu durumu haliyle
halka da tesir ediyordu. Sa'd bin Muaz, Es'ad bin Zürâre Hazretlerinin halası
oğlu idi.
Bir gün Mus'ab ile Es'ad Hazretleri Benî Zafer'e âit bir evin bostanındaki Merak
kuyusunun başında oturmuş sohbet ediyorlardı. Etraflarında Müslümanlardan da
birçok kimse vardı. Bu sırada elinde mızrağı olduğu halde Üseyd bin Hudayr
yanlarına çıkageldi. Hiddet ve şiddetle şöyle dedi:
"Siz, bize neye geldiniz? Birtakım aklı ermez ve zâif kimseleri aldatıp
azdırıyorsunuz! Hayatınızdan olmak istemiyorsanız, derhal buradan ayrılın!"
Hz. Mus'ab,
"Hele biraz dur, otur. Sözümüzü dinle, maksadımızı anla; beğenirsen kabul
edersin, beğenmezsen o zaman engel olursun" diye gayet nazikçe mukabelede
bulundu.
Üseyd,
"Doğru söyledin" dedi ve mızrağını yere saplayarak yanlarına oturdu.
Hz. Mus'ab, ona İslâmiyet hakkında bir konuşma yaptı ve Kur'ân-ı Kerim okudu.
Üseyd kendisini tutamayarak,
"Bu ne kadar güzel, ne kadar iyi bir söz" diye konuştu ve,
"Bu dine girmek için ne yapmalı?" diye sordu.
Mus'ab (r.a.), ona İslâmı anlattı. O da kelime-i şehâdet getirerek İslâmiyetle
müşerref oldu.330
Sonra da, "Ben gideyim, size birini göndereyim. Eğer, o da imana gelirse, bu
beldede iman etmedik kimse kalmaz" deyip oradan ayrıldı; Sa'd bin Muaz ve
kavminin yanına vardı.
Sa'd,
"Ne yaptın?" diye sordu. Üseyd şöyle dedi:
"O iki adama söylenmesi gerekeni söyledim. Vallahi, ben onlardan bir
itâatsizlik, bir inad görmedim."
Sa'd bin Muaz,
"Vallahi, sen beni tatmin edici bir malûmat getirmedin" dedi ve doğruca Mus'ab
ile Es'ad'ın (r.a.) yanına gitti. Hiddetli hiddetli,
"Ey Es'ad! Eğer seninle aramızda akrabalık olmasa, böyle kabilemiz içine
soktuğunuz çirkin işlere sabır ve tahammül edemezdim" diye tekdir ve tehdit
etti.
Mus'ab (r.a.) ona da aynı tatlılıkla,
"Hele biraz durunuz. Oturup dinleyiniz, anlayınız da; beğenirseniz kabul
edersiniz, beğenmezseniz, biz de size, çirkin gördüğünüz işi tekliften
vazgeçeriz" diye nazikçe cevap verdi.
Onun üzerine Sa'd oturdu ve Hz. Mus'ab'ın sözlerini dinlemeye başladı. Hz.
Mus'ab ona İslâm dininin ne demek olduğunu anlattı ve Zuhruf Sûresinin baş
kısımlarından okudu.
Kur'ân okunurken, Sa'd'ın yüzü birdenbire değişiverdi. Simâsında îmân alametleri
bir anda belirdi. Dinledikleri, o âna kadar duymadığı, bilmediği şeylerdi.
Kur'ân'ın eşsiz belagatı ve tatlı üslûbu karşısında derhal,
"Siz bu dine girerken ne yapıyordunuz" diye sordu.
Mus'ab (r.a.), ona İslâm dininin esas ve adâbını anlattı. O da orada şehâdet
getirerek Müslüman oldu.331
Sonra da kendi kavmi olan Benî Abdü'l-Eşhel cemâatının yanına döndü. Onlara,
"Ey topluluk! Beni nasıl biliyorsunuz?" diye sordu.
"Sen bizim büyüğümüz, en üstünümüzsün" diye cevap verdiler.
Bunun üzerine Sa'd Hazretleri,
"Öyle ise, siz de Allah Resûlüne iman etmelisiniz" dedi ve ilâve etti:
"Îmân etmedikçe sizin erkek ve kadınlarınızla konuşmak bana haram olsun!"
Bu söz üzerine, Beni Abdü'l Eşhel aşireti içinde o gün îmân etmedik hiç kimse
kalmadı.
Es'ad bin Zürâre Hazretleri de Mus'ab (r.a.) ile birlikte evine döndü.
Artık, Mus'ab Hazretleri Medine'de İslâmı tebliğ ve neşirde yalnız değildi. Evs
ve Hazreç kabilelerinin reisleri de yanında yer almışlardı. Olanca gayretleriyle
İslâmın yayılmasına çalışıyorlardı.
Yine İslâmı tebliğ ve neşir merkezi Es'ad bin Zürâre Hazretlerinin evi idi.
Mus'ab ile Sa'd bin Muâz Hazretleri el ele vererek burada insanları hak dine
davetle meşgul oluyorlardı.
Kısa zamanda, İslâmiyet Medine'de büyük bir inkişaf kaydetti. Öyle ki, Evs ve
Hazreç kabileleri içinde Benî Ümeyye bin Zeyd'in hânesinden başka İslâm ve
Kur'ân nûru ile aydınlanmayan ev kalmadı. Bir müddet sonra, bu evde de İslâmın
nûru parlamaya başladı.