İkinci Akabe Bîatı
Bi'setin 13. senesi (Milâdî: 622).
Bu senenin hac mevsiminde, Kur'an muallimi
Mus'ab bin Umeyr Hazretleri, hem Medine'deki
İslâmî gelişmeyi bizzat Peygamber Efendimize
bildirmek, hem de haccetmek üzere, Evs ve
Hazreç kabilelerine mensup ikisi kadın 75
Müslümanla Mekke'ye geldi.
Bunları temsilen bir grup Mescid-i Haram'da
amcası Hz. Abbas'la oturan Resûl-i Ekrem
Efendimizin yanına vardılar ve şu teklifte
bulundular:
"Ya Resûlallah!
Biz oldukça kalabalığız. Seni yanımıza
almak, size yardımcı olmak, uğrunuzda
canımızı fedâ etmek, şahsınızı koruduğumuz
şeylerden zâtınızı da esirgeyip korumak
üzere söz birliği etmiş bulunuyoruz. Bu
hususta sizinle daha geniş konuşmak için
nerede buluşalım?"
Resûl-i Kibriyâ, yine Akabe'de buluşmayı
uygun gördü.
Bu buluşma, gece yarısı olacak ve kimseye
duyurulmayacaktı. Hatta karargâhlarından
ayrılırken de dikkatleri çekmemek için küçük
küçük gruplar halinde Akabe'ye
geleceklerdi.332
Medineli Müslümanlar, bu tâlimat gereği gece
yarısı hiç kimseye hissettirmeden ve
kimsenin dikkatini çekmeden Akabe yanındaki
vadide bir araya geldiler.
Peygamber Efendimiz de burada henüz Müslüman
olmamış amcası Hz. Abbas ile geldi. Hz.
Abbas'ın maksadı, yeğenini bu mühim meselede
yalnız bırakmamak, yapılanları ve verilen
sözleri bizzat görüp işitmekti.
Önce, Hz. Abbas söz aldı. Medineli
Müslümanlara hitaben
Allah Resûlünü koruma hususunda
kendilerine güvenleri varsa bu işe
girişmeleri, aksi takdirde daha şimdiden bu
işten vazgeçmeleri gerektiğini belirten bir
konuşma yaptı. Ancak, Medineli Müslümanlar
bizzat Resûlullahın konuşmasını
istiyorlardı:
"Yâ Resûlallah!
Sen de konuş. Kendin ve Rabbin için arzu
ettiğin ahdi al" dediler.
O esnada Medineli Müslümanların önderi
durumunda olan Es'ad bin Zürâre Hazretleri
Resûlullahtan konuşmak için müsâade aldı ve
"Ya Resûlallah,"
dedi, "her dâvetin bir yolu var. O yol ya
kolay olur, ya da zor! Bugün senin yaptığın
dâvet, insanların çok zor kabul edecekleri
çetin bir dâvettir. Sen, bizi takip
ettiğimiz dini bırakmaya ve kendi dinine
tâbi olmaya davet ettin. Bu çok güç ve zor
bir işti. Buna rağmen biz bu teklifini kabul
ettik.
Biz, yurdumuzda, şerefli ve her tecavüzden
korunmuş, orada değil kavminden ayrılan ve
amcaları tarafından düşmanlarına teslim
edilmek istenilen bir zâtın, hattâ
kendimizden başka hiçbir kimsenin de hâkim
olmak için göz dikemeyeceği bir cemaâttık.
Bu çok zor bir iş olduğu halde, biz senin bu
yoldaki teklifini de kabul ettik!
Halbuki, bütün bunlar -Allah
Teâla, doğru yolu bulma azmini ve sonunda
hayra ulaşma ümidini ihsan etmedikçe-
insanların hiç de hoşlanacakları şeylerden
değildi. Fakat, biz bunları dillerimizle
ikrar, kalblerimizle tasdik, ellerimizi
uzatmak sûretiyle de kabul ettik.
Allah'dan getirdiklerine bilerek ve inanarak sana
bîat ediyoruz. Biz, Rabbimize ve Rabbine
bîat ediyoruz. Allah'ın
kudret eli, ellerimizin üzerindedir.
Kanlarımız kanınla, ellerimiz elinledir.
Kendimizi, evladlarımızı, kadınlarımızı
esirgeyip koruduğumuz şeylerden seni de
esirgeyip koruyacağız.
Eğer, bu ahdimizi bozarsak,
Allah'ın ahdini bozan bedbaht
insanlar olalım."
Es'ad bin Zürâre Hazretleri konuşmasının
sonunu şöyle bağladı:
"Yâ Resûlallah!
Kendin için arzu ettiğin ahdini bizden al.
Rabbin için de istediğin şartı koş."
Resûl-i Ekrem Efendimiz, önce onlara Kur'ân-ı
Kerimden bazı âyetler okudu. onları
Allah'a dâvet, İslâmiyete teşvik
ettikten sonra, kendisi ve Rabbi için arzu
ettiği hususları şöyle sıraladı:
"Yüce Allah
için size söyleyeceğim şartım şudur: Ona hiç
bir şeyi eş ve ortak koşmadan ibadet
etmenizdir. Namazı kılmanız, zekâtı
vermenizdir.
Kendim için isteyeceğim ise şudur:
Allah'ın peygamberi olduğuma şehâdet
etmenizdir. Kendinizi, çocuklarınızı ve
kadınlarınızı koruduğunuz şeylerden beni de
korumanızdır."333
Bu sırada Abdullah bin Revâha söz alarak,
"Ya Resûlallah.
Bunları söylediğiniz tarzda yaparsak, bize
ne var?" diye sordu.
Resûl-i Ekrem,
"Cennet var" diye cevap verdi.
Bu cevabı alınca, gözlerinde parlayan pırıl
pırıl sevinçlerini,
"O halde bu kazançlı ve kârlı bir
alışveriştir"334 diyerek sözleriyle de
te'yid ettiler.
Sonra Peygamber Efendimize,
"Yâ Resûlallah!
Sana ne yolda bîat edelim, söz verelim?"
diye sordular.
Resûl-i Ekrem Efendimiz,
"Allah'tan
başka ilâh bulunmadığına ve benim de
Allah'ın Resûlü olduğuma şehâdet getirerek, namazı
kılacağınıza, zekâtı vereceğinize; neşeli
neşesiz zamanlarınızda sözlerime itâat
edeceğinize; emirlerime tamamıyla boyun
eğeceğinize; darlıkta da varlıkta da
muhtaçlara yardımda bulunacağınıza; hiç bir
kınayıcının kınamasından korkmaksızın
Allah yolunda,
Allah için hak ve gerçeği söyleyeceğinize; iyiliği
emredip, kötülükten alıkoyacağınıza bîat
etmeli, bana kesin söz vermelisiniz!
Şahsıma gelince; bana her yönden yardım
edeceğinize; yanınıza vardığımda, kendinizi,
kadınlarınızı ve çocuklarınızı esirgeyip
koruduğunuz şeylerden beni de esirgeyip
koruyacağınıza kat'i söz vermelisiniz!"335
dedi.
Bundan sonra Resûl-i Kibriyâ Efendimiz
onlara,
"Aranızdan, her hususta kavimlerinin benim
yanımda temsilcisi olacak 12 kişi seçiniz.
Musâ da İsrâiloğullarından 12 temsilci
almıştı"336 buyurdu.
Medineli Müslümanlar, Hazreç Kabilesinden 9,
Evslilerden 3 temsilci seçtiler.
Hazreçlilerden seçilen zâtlar şunlardı:
1) Ebû Umâme Es'ad bin Zürâre,
2) Sa'd bin Rebi',
3) Rafi' bin Mâlik,
4) Abdullah bin Revâha,
5) Abdullah bin Amr,
6) Berâ' bin Mâ'rur,
7) Sa'd bin Ubâde,
8) Ubâde bin Sâmit,
9) Münzir bin Amr (r.anhüm).
Evslileri ise şu zâtlar temsil edecekti:
1) Useyd bin Hudayr,
2) Sa'd bin Hayseme,
3) Ebü'l-Haysem Mâlik bin Tayyihan (r.anhüm).337
Bu temsilcilerin hepsi de Medine'nin ileri
gelen, hatırı sayılır kimseleri ve okuma
yazmasını bilen âlim zâtlardı.
Peygamber Efendimiz seçilen temsilcilere
şöyle dedi:
"Havarîler, Meryemoğlu İsâ'ya karşı
kavimlerinin kefili oldukları gibi, siz de
sizden olanların kefilisiniz. Ben de Mekkeli
muhacirlerin kefiliyim."338
Onlar da, "Evet" deyip tasdik ettiler.
Ayrıca Resûl-i Ekrem Efendimiz, 12 temsilci
seçildikten sonra Es'ad bin Zürâre
Hazretlerini de seçilen 12 temsilcinin
başkanı tayin etti.
Temsilciler, temsil ettikleri topluluklarla
konuşup, bîatın ehemmiyetini anlattılar ve
onları Resûlullaha bîata hazırladılar.
Bundan sonra Resûl-i Ekrem Efendimiz,
mübârek ellerini uzattı. Medineliler teker
teker bîat ettiler. Sadece iki kadına
Efendimiz elini vermedi ve onları da
kendisine bîat etmiş kabul etti. Yapılan
bîat bir mânâda Medineli ve Mekkeli
Müslümanlar arasında bir ittifâktı.
Müşriklerin, Durumu
Sezmeleri[/]
Bîat, gecenin karanlığında, çağrılanların
dışında kimsenin göremeyeceği tenhâ bir
yerde cereyan etmişti.Buna rağmen, bîat
biter bitmez kulaklarına bir ses geldi:"Ey
Kureyş! Muhammed ile atalarının dininden
çıkmış Medineliler, sizinle savaşmak için
toplanıp sözleştiler!"
Gecenin karanlık ve sükûtunu yırtan bu ses
kimindi ve nereden geliyordu? Herkesi bir
merak ve telaş sardı.Bu ses, Münebbih bin
Haccac'ın sesine benziyordu. Resûl-i Ekrem,
"Bu Akabe'nin şeytanıdır" dedi ve Medineli
Müslümanlara da, "Derhal konak yerlerinize
dönünüz!" emrini verdi.O sırada Medineli
Abbas bin Ubâde, "Yâ Resûlallah"
dedi. "İstersen sabah olur olmaz
kılıçlarımızı kınından sıyırır ve Minâ'da
bulunan halkın üzerine yürür, onları
kılıçtan geçiririz" diye konuştu.Ancak,
Resûl-i Ekrem, henüz sabır silahını
kullanmakla vazifeli idi. Şöyle
buyurdular:"Hayır, hayır. Bize henüz bu
şekilde hareket etmemiz emrolunmadı. Hepiniz
yerlerinize dönünüz."339
Bunun üzerine, Medineliler konak yerlerine
döndüler.
Sabah olunca, durumu sezmiş bulunan Kureyşli
müşrikler, kendilerince mâhiyeti henüz
meçhul bulunan hâdiseyi tam öğrenmek üzere
tahkike başladılar. Kendileri gibi putperest
olan Medinelilerden sordular. Ancak onların
böyle bir meseleden haberleri olmadığından
dolayı yemin ederek, "Böyle bir şey olmadı.
Biz, böyle bir şey bilmiyoruz" dediler.
Medineli Müslümanlar ise, doğru yolun sükût
olduğunu düşünerek, tek kelime
konuşmuyorlardı.Kureyşli müşrikler bu sefer
Abdullah bin Übey bin Selûl'e gidip
sordular. O da aynı şekilde, "Bu büyük bir
iştir. Böyle bir şey olmamıştır. Söylenenler
boş lâf olsa gerek. Kavmim, bana böyle bir
şey danışmadı. Onlar, Yesrib'de iken bana
danışmadan hiç bir iş yapmazlardı" dedi.
Bunun üzerine Kureyşli müşrikler Medineli
putperestlerin bu hususta herhangi bir
bilgileri olmadığı kanâatına vardılar.
Şayet, Resûl-i Ekrem Efendimiz, "Bu işi
sizden başkasına duyurmayın" dememiş olsaydı
ve Medineli Müslümanlar da bu işi müşrik
hemşerilerinden gizlememiş olsalardı,
elbette bu olay Mekkeli müşriklere onlar
tarafından duyurulacak ve kuvvetli ihtimalle
orada Müslümanların başına büyük bir gâile
açılacaktı. Belki de, Medine'ye henüz
açılmış bulunan İslâmiyet için büyük bir
mâni ortaya çıkacaktı.
Hac mevsimi sona erince, Medineli
Müslümanlar da yurtlarına geri dönmek üzere
yola koyuldular.
Medineli Müslümanların Mekke'den
ayrılışlarından az zaman sonra, müşrikler
böyle bir anlaşmanın cereyan etmiş olduğunu
öğrendiler. Derhal Müslümanları takibe
koyuldular. Ancak Medineliler çoktan o
civardan uzaklaşmış bulunuyorlardı. Sadece
iki kişiyi yakalayabildiler: Sa'd bin Ubâde
ve Münzir bin Amr. Bu iki zât her nasılsa
Medine kafilesinden geri kalmışlardı. Daha
sonra Münzir Hazretleri bir yolunu bulup
ellerinden kurtuldu. Müşrikler, sadece Sa'd
bin Ubâde'yi Mekke'ye getirdiler ve âdeta
hınçlarını bu Sahabîden almak istercesine
kendisine ezâ ve işkencelerde bulundular.
Sonunda Sa'd bin Ubâde Hazretleri kendisini
daha önceden tanıyan ve Medine'den geçerken
evinde misafir olan iki müşrik tarafından
himâyeye alınarak bu eziyet ve işkenceden
kurtuldu.
Yurtlarına dönen Medineli Müslümanlar, artık
dört gözle muhacirlerin ve Resûl-i Zîşan
Efendimizin yolunu beklediler.
325. İbni Hişâm, Sîre: 2/75-76; Taberî,
Tarih: 2/235
326. İbni Hişâm, Sîre: 2/75-76; İbni Sa'd,
Tabakât: 1/220; Taberî, Tarih: 2/235
327. Salih Tuğ, İslâm Vergi Hukukunun Ortaya
Çıkışı, s. 27 (Ank. 1963)
328. İbni Hişâm, Sîre: 2/73; Taberî, Tarih:
1/220
329. İbni Hişâm, Sîre: 2/76; Taberî, Tarih:
1/220
330. İbni Hişâm, Sîre: 2/77-78; İbni Sa'd,
Tabakât: 3/420; Taberî, Tarih: 2/236
331. İbni Hişâm, Sîre: 2/77-78; İbni Sa'd,
Tabakât: 3/420; Taberî, 2/236-237; İbni
Seyyid, Uyunu'l-Eser, 1/160; Halebî,
İnsanü'l-Uyûn, 2/170-171
332. İbni Hişâm, Sîre: 2/83-84; İbni Sa'd,
Tabakât: 1/221; Taberî, Tarih: 2/228
333. İbni Hişâm, Sîre: 2/84; İbni Sa'd,
Tabakât: 1/222; Taberî, Tarih: 2/238; İbni
Seyyid, Uyunu'l-Eser: 1/163; Halebi,
İnsanü'l-Uyûn: 2/174-175
334. Taberî, Tarih: 2/239; Halebi, İnsanü'l-Uyûn:
2/175
335. İbni Hişâm, Sîre: 2/97; Halebi,
İnsanü'l-Uyûn: 2/175
336. İbni Hişâm, Sîre: 2/85; İbni Sa'd,
Tabakât: 1/222; Taberî, Tarih: 2/239; İbni
Seyyid, Uyunu'l-Eser: 1/164; Halebi,
İnsanü'l-Uyûn: 2/176-177
337. İbni Hişâm, Sîre: 2/86-87; İbn Seyyid,
Uyunu'l-Eser: 1/64
338. Sîre, 2/88; Tabakât, 1/223
339. Sîre, 2/90; Tabakât, 1/223