VEDÂ TAVAFI
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz sabah namazından önce, Beytullaha
tavaf için gidileceğini Ashab-ı Kirama ilân etti. Daha Sonra Kabe-i Muazzamaya
gidip veda tavafını yaptı.862
Zilhicce'nin on dördü, Çarşamba günü. Resûl-i Kibriyâ Efendimiz ve Ashab-ı
Kiram, Vedâ Tavafından sonra, Mekke-i Mükerremeden Medine-i Münevvereye doğru
yola çıktılar. Gadir-i Hum Vadisinde konakladılar. Efendimiz orada öğle namazını
kıldırdı. Namaz bitince Ashabına, "Ey insanlar! Biliniz ki, ben de bir insanım!
Çok sürmez yüce Rabbimin elçisi gelecek, beni ebedî âleme çağıracak. Ben de onun
dâvetine icâbet edeceğim. Yakında size vedâ edeceğim" dedikten sonra sözlerine
şöyle devam etti:
"Eğer sadâkatle sarılırsanız, sizi doğru yolda muhafaza edecek iki şey
bırakıyorum: Onların birincisi Allah'ın Kitabı Kur'an'dır ki, içinde hidâyet ve
nur vardır. Ona sımsıkı sarılınız! İkincisi de Ehli Beytim'dir."*863
Bu sözlerinden sonra Hz. Ali'nin elinden tuttu. "Ben kimin mevlâsı isem, Ali de
onun mevlâsıdır" buyurdu ve arkasından, "Allah'ım! Ona dost olana dost, düşman
olana düşman ol!" diye niyazda bulundu.864
Peygamberimizin (a.s.m.) yakında ebedî âleme göç edeceğini haber veren
yukarıdaki sözleri, Ashab-ı Kiramı hüzne boğdu. Uğrunda canlarını fedâ
ettikleri, öz nefislerinden daha çok sevdikleri Kâinatın Efendisi aralarından
gidecekti.
Şimdiden âdeta kendilerini bir yetim kabul edip gözyaşları döküyorlardı.
Medine'ye Varış
Medine görününce Peygamber Efendimiz üç defa tekbir getirdi. Sonra âdetleri olan
duâyı yaptı:
"Allah'tan başka ilâh yoktur. Allah tektir, ortağı yoktur. Mülk Onundur. Bütün hamd de Ona mahsustur. O, her şeye kadîrdir.
"Rabbimize yönelici, günahlarımızdan tevbe edici, Rabbimize kulluk, secde ve
hamd edici olarak dönüyoruz."865
Medine'ye girince Efendimiz doğruca Mescid-i Şerife vardı. Orada iki rekât namaz
edâ ettikten sonra Hâne-i Saadetine döndü.
Bu, Resûl-i Kibriyâ Efendimizin ilk ve son haccı oldu.
863. Müsned, 4:367.
* Resûl-i Kibriyâ Efendimizin, biz Müslümanlara bıraktıkları arasında ikinci
olarak Ehli Beyt'ini zikretmesi mânidardır. Bu hususta Bediüzzaman Hazretlerinin
şu açıklamasını da nakletmemiz yerinde olacaktır:
Resûl-i Ekrem (a.s.m.) gayb-âşina nazarıyla görmüş ki; âl-i Beyt'i, Âlem-i İslâm
içinde bir şecere-i nûraniye hükmüne geçecek, Âlem-i İslâmın bütün tabakatında,
kemâlâtı insaniyye dersinde rehberlik ve mürşidlik vazifesini görecek zâtlar,
ekseriyeti mutlaka ile Âl-i Beytten çıkacak. Yâni, nasıl ki, milleti
İbrahimiyede ekseriyeti mutlaka ile nurâni rehberler Hz. İbrahim Aleyhisselâmın
âlinden, neslinden olan enbiya olduğu gibi; ümmet-i Muhammediyede de (a.s.m.)
vezaif-i azime-i İslâmiyette ve ekser turûk ve muâlikinde Enbiya-i Benî İsrail
gibi, Aktab-ı Âl-i Beyti Muhammediyyeyi (a.s.m.) görmüş. Onun için, "Kul la
es'elüküm aleyhi ecren ille'l-meveddete fılkûrba" demesiyle emrolunarak, Âl-i
Beyte karşı ümmetin meveddetini istemiş. Bu hakikatı te'yid eden diğer
rivâyetlerde ferman etmiş: 'Size, iki şey bırakıyorum, onlara temessük etseniz,
necât bulursunuz. Biri: Kitabullah, biri: Âl-i Beytim.' Çünkü, Sünnet-i
Seniyyenin menbâı ve muhafızı ve her cihetle iltizam etmesiyle mükellef olan
Âl-i Beyttir.
"İşte bu sırra binâendir ki; Kitab ve Sünnete ittibâ ünvânıyla bu hakikat-ı
hadisiyye bildirilmiştir. Demek, Âl-i Beytten, vazife-i Risâletçe muradı:
Sünneti Seniyyesidir. Sünneti Seniyyeye ittibâı terk eden, hakikî Âl-i Beytten
olmadığı gibi, Âl-i Beyte hakikî dost da olamaz.
"Hem ümmetini Âl-i Beytin etrafında toplamak arzusunun sırrı şudur ki; Âl-i Beyt
çok tekessür edeceğini [çoğalacağını] izni İlâhî ile bilmiş ve İslâmiyet za'fa
düşeceğini anlamış. O halde gayet kuvvetli ve kesretli bir cemâati mütesanide
lâzım ki, Alemi terakkiyat-ı mânevîyesinde medar ve merkez olabilsin. İzni İlâhi
ile düşünmüş ve ümmetini Âl-i Beyti etrafına toplamasını arzu etmiş.
"Evet, Âl-i Beytin efrâdı ise, i'tikad ve iman hususunda sâirlerden çok ileri
olmasa da, yine teslim ve iltizam ve tarafgirlikle çok ileridirler. Çünkü;
İslâmiyete fıtraten, neslen ve cibilliyetten taraftardırlar. Cibillî
taraftarlık; zayıf ve şânsız, hattâ haksız da olsa bırakılmaz. Nerede kaldı ki,
gayet kuvvetli, gayet hakikatli, gayet şanlı bütün silsile-i ecdadı bağlandığı
ve şeref kazandığı ve canlarını feda ettikleri bir hakikata taraftarlık, ne
kadar esaslı ve fıtrî olduğunu, bilbedâhe hisseden bir zât, hiç taraftarlığı
bırakır mı? Âl-i Beyt, işte bu şiddet-i iltizam ve fıtrî islâmiyet cihetiyle
Din-i islâm lehinde ednâ bir emareyi, kuvvetli bir bürhan gibi kabul eder.
Çünkü, fıtrî taraftardır. Başkası ise, kuvvetli bir bürhan ile sonra iltizam
eder.' (Bediüzzaman Said Nursî, Lem'alar, s. 19-20.)
864. Müsned, 4:281, 368, 370; Tirmizî, 5:633.
865. Müsned, 4:187-189; Ebû Davud,3:91.