TEBÜK GAZÂSI
Hicretin 9. senesi, Receb ayı. ( Milâdî 630.)
Hicretin dokuzuncu senesi, İslâmın Arabistan Yarımadasında Bütün haşmetiyle
yayıldığı senedir. Bir taraftan dalga dalga insanlar Medine'ye gelerek Resûl-i
Ekreme İslâmiyet üzerine bîat ediyor, diğer taraftan Müslüman olmuş kabilelerin
dinî ve idarî işlerini tanzim etmek gayesiyle etrafa memurlar ve valiler
gönderiliyordu. Hülâsa, Asr-ı Saadette İslâm, Hicretin 9. senesinde en şaşaâlı
ve ihtişamlı devrini yaşıyordu.
Ancak, parlayan bu güneşin haşmetini çekemeyen devletler de vardı. Onlardan
biri, o zamanın en güçlü devletleri arasında yer alan Bizans'tı. Başında Kayser
Heraklius vardı. Çevredeki Hıristiyan Araplardan da gördüğü tahrik neticesinde
Din-i Mübîn-i İslâmı ve müntesiplerini ortadan kaldırmak maksadıyla büyük bir
ordu hazırlıyordu. Bu maksatla Cüzâm, Lahm, Âmile, Gassan, v.s. gibi kabileler
de Heraklius'un bu ordusuna katılacaklardı.708 Bir insan seli halinde Medine
üzerine akacak ve güya Müslümanları imha edeceklerdi.
Durumu Resûlullah Efendimiz derhal haber aldı ve ânında hazırlığa başladı.
Peygamber Efendimiz (a.s.m.), herhangi bir gazâya çıkarken, maksadını
açıklamazdı. Bir başka yere gidecekmiş gibi davranır ve konuşurdu.
Bu sefer öyle yapmadı. Halkın ona göre hazırlanması için, gidilecek yerin
uzaklığını, zamanın kıtlık ve yokluk zamanı olduğunu, düşmanın da çokluğunu
açıkça mücahidlere bildirdi.709
Medine içinde harp hazırlıkları başlarken Peygamber Efendimiz etraftaki Müslüman
kabilelere de haber gönderdi ve harp için mücahid istedi.710
Sahabîlerin Yardımları
Her tarafa kıtlık ve kuraklık hâkimdi. Harbe iştirak edecek mücahidlerden bir
çoğunun silah satın alacak, harp hazırlığı için sarf edecek paraları yoktu.
Resûl-i Ekrem, Müslüman zenginleri harp hazırlığı ve teçhizatı ile yardıma
çağırdı.
Hali vakti yerinde olan Müslümanlar, bu dâvete derhal iştirak ettiler.
Hz. Ömer, Nebiy-yi Ekrem Efendimizin dâvetine koşanların başındaydı. Kendi
kendine, "Bugün Ebû Bekir'i geçeceğim" diyordu. Malının yarısını alıp Peygamber
Efendimize getirdi.
Resûl-i Ekrem, "Ey Ömer! Ev halkına ne bıraktın?" diye sordu. Hz. Ömer, "Size
getirdiğimin bir mislini bıraktım" dedi.711
Hz. Ebû Bekir, bütün serveti olan dört bin dirhem* gümüşü alıp huzur-u Risâlete
getirdi. Hz. Ömer, onun ne getirmiş olduğunu merakla öğrenmek istiyordu.
Peygamber Efendimiz, "Ey Ebû Bekir! Ev halkına ne bıraktın?" diye sordu.
Sıddık-ı Ekber sevinçle, "Onlara, Allah ve Resûlünü bıraktım"712 cevabını verdi.
Bu fedakârlık karşısında Hz. Ömer'in gözleri yaşardı ve "Anam babam sana fedâ
olsun, ey Ebû Bekir" dedi, "hayır yolundaki her yarışta beni muhakkak
geçiyorsun. Artık, hiç bir şeyde seni geçemeyeceğimi iyice anladım."713
"Zinnûreyn" lâkabının sahibi Hz. Osman, o sırada Şam'a göndermek üzere bir
ticaret kervanı hazırlatmıştı. Yardım dâveti üzerine, kervanı Şam'a göndermekten
vazgeçti ve üç yüz deveyi üzerindeki mallarla birlikte Hz. Resûlullaha teslim
etti. Ayrıca elli at ve bin altın nakit hibe etti.
Hz. Osman bin Affan'ın bu fedakârlığı karşısında Server-i Kâinat Efendimiz
(a.s.m.), "Allah'ım, ben Osman'dan razıyım, sen de ondan razı ol!"714 diye duâ
etti.
Hz. Resûlullahın yardım dâvetine Abdurrahman bin Avf (r.a.), dört bin dirhemle
koştu:
"Yâ Resûlallah," dedi, "bu dört bin dirhemi size takdim ediyorum, bir o kadarını
da ev halkım için bıraktım."
Resûl-i Ekrem, "Getirdiğin de, ev halkına bıraktığın da bereketli olsun"715
buyurdu.
Resûl-i Kibriyâ Efendimizin bu duâsı sebebiyledir ki, Abdurrahman bin Avf
Hazretleri vefat ettiği zaman dört hanımından sadece her birisinin miras
hissesine on sekiz bin miskal altın düştüğünü görmüşlerdi.716
Daha bir çok Müslüman, ellerinden gelen yardımı yapmaktan geri durmadılar. Kimi
hurma getiriyor, kimi devesini getirip ordunun hizmetine veriyordu. Hiç biri,
getireceği şeyin küçüklüğüne, azlığına, ehemmiyetsizliğine bakıp yardıma
koşmaktan geri kalmıyordu.
Bir Sa' Hurma İle Yardıma Koşan Zât
Ebû Akil, elinde bir sa'* hurma ile Resûlullahın huzuruna geldi:
"Yâ Resûlallah," dedi, "iki sa' hurma karşılığında Bütün gece sırtımda su
çektim. Bu iki sa'dan birini ev halkım için bıraktım. Diğerini de Rabbimin
rızasını kazanmak için size getirdim."
Bundan son derece mütehassis olan Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, "Allah, senin
getirdiğini de, ev halkına bıraktığını da bereketli kılsın" diye duâ etti ve
getirilen hurmaların sadakalar kısmına dökülmesini emretti.717
Bir başka fakir Müslüman olan Ulbe bin Zeyd, Allah Resûlünün bu dâvetine can u
gönülden bir şeylerle katılmak istiyordu. Ama götürecek hemen hemen hiç bir şeyi
yoktu. Allah'a yalvardı:
"Ey Allah'ım! Sen, cihada çıkmayı emrettin. Halbuki beni, Resûlünle birlikte
cihada çıkabilecek bir bineğe sahip kılmadın."
Sonra, kendilerinden yararlandığı bazı şeylerle Hz. Resûlullahın huzuruna geldi.
"Yâ Resûlallah! Elimde sadaka olarak verebileceğim bir şey yok. Kendisinden
faydalandığım şu şeyleri tasadduk ediyorum" dedi ve ilâve etti:
"Bundan dolayı, beni üzen veya bana kötü söyleyen, ya da benimle, 'Bu da
tasadduk edilir mi?' deyip eğlenecek kimseye hakkımı helâl ediyorum!"718
Peygamber Efendimiz, "Allah sadakanı kabul buyursun" dedi. Ertesi gün, Peygamber
Efendimiz Ashabına, "Şu gece tasaddukta bulunmuş kişi nerededir?" diye sordu.
Kimsede bir hareket görülmedi.
Bu sefer Peygamber Efendimiz (a.s.m.), "Gece sadakayı veren nerede ise ayağa
kalksın" buyurdu.
Hz. Ulbe ayağa kalktı.
Resûl-i Ekrem Efendimiz, "Ben, senin sadakanı kabul ettim. Seni müjdelerim.
Muhammed'in varlığı kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, sen sadakası
kabul olunanların divanına yazıldın"719 buyurdu.
Hz. Ulbe, duâsının kabulünden dolayı son derece memnun oldu.
Müslüman Kadınların Fedakârlığı
Müslüman kadınların bu yolda gösterdikleri fedakârlıklar da takdire şayandı.
Boyunlarında, el ve kulaklarında ne kadar zinet eşyası varsa, Allah yolunda
cihada çıkacak olan ordunun hazırlığı için getirip onları Hz. Resûlullaha seve
seve teslim etmekte asla tereddüt göstermiyorlardı.
Eslem Kabilesine mensup Hz. Ümmü Sinan der ki:
"Âişe'nin (r.a.) evinde Resûlullahın (a.s.m.) önüne serilmiş bir örtü gördüm.
Üzerinde fil dişinden bilezikler, pazubendler, yüzükler, halhallar, küpeler,
develerin ayaklarını bağlayacak kayışlarla, kadınlar tarafından gönderilen ve
Müslümanların savaşa hazırlanmalarına yarayan bir takım şeyler buluyordu."720
İşte Bütün bu yardımlarla kıtlık, yoksulluk ve fakirlik yüzünden harbe iştirak
edecek durumdan mahrum bulunan bir çok Müslümana da silah tedarik edildi, sefer
hazırlığı yapıldı, harp teçhizatı sağlandı.
Harbe iştirak etmek isteyenler öylesine çoktu ki, zengin Ashabın yardımları bile
onların teçhizi için kâfi gelmiyordu. Durumları müsait olmayanlar Resûlullaha
sefere gönüllü olarak katılmak istediklerini belirtiyorlar, ancak kimine binecek
deve, kimine silah, kimine ise yol azığı tedarik edilemediğinden kabul
edilmiyorlardı.
Red cevabı alanlar arasında "Bekkâûn" yani "Ağlayanlar" diye meşhûr yedi zât
vardı ki, şunlardı: Salim bin Umeyr, Amr bin Humam, Ulbe bin Zeyd, Irbad bin
Sâriyye, Ebû Leylâ Abdurrahman bin Kâ'b, Abdullah bin Mugaffel ve Heremî bin
Abdullah.721
Bu yedi zât, harp hazırlıkları sırasında Peygamberimizin huzuruna çıkarak, "Yâ
Resûlallah! Sefere çıkmak isteriz. Ancak, binecek devemiz, yolda yiyecek
azığımız yok!" diyerek durumlarını arz ettiler.
Resûl-i Ekrem, "Size verecek binek kalmadı" buyurunca, üzüntülerinden ağlayarak
huzur-ı risâletten ayrıldılar.722
Cenâb-ı Hak, bu fedakâr Sahabîler hakkında şöyle buyurdu:
"Şu kimseler üzerine de cihâda katılamadıkları için bir günah yoktur ki, sana
her gelişlerinde, 'Sizi bindirecek bir şey bulamadım' derdin, onlar da cihad
için harcayacak birşey bulamamanın üzüntüsüyle gözleri yaşla dolu olarak
dönerlerdi."723
Harbe iştirak edemeyecekleri endişesiyle üzüntülerinden göz yaşı dökerek
Peygamberimizin huzurundan ayrılan bu Sahabîler, bu âyetin inmesiyle zengin
Sahabîler tarafından birer ikişer teçhiz edildiler. Böylece, harbe iştirak etmek
imkânı kendilerine tanınmış oldu. Rivâyete göre bunların üçünü Hz. Osman bin
Affan, ikisini Peygamberimizin amcası Hz. Abbas, ikisini de Yamin bin Umeyr harp
için techiz etmişlerdir.724
Münafıklar Sahnede
Sıcaklık, kıtlık ve kuraklık her tarafı kasıp kavuruyordu. Bahçelerde meyvelerin
tam olgunlaştığı bir zamandı. İnsanların, güneşin kavurucu sıcaklığından
birazcık olsun uzak kalmak için bağ ve bahçelerindeki ağaçların gölgelerine
oturmak için en şiddetli arzuyu duydukları bir mevsimdi. Ve böyle bir zamanda
İslâm ordusu dünyanın en büyük devletlerinden biri olan Bizans'a karşı harbe
çıkacaktı. Gönüllerinde Allah muhabbeti yerine dünya, mal, mülk sevgisi bulunan
kimseler, buna nasıl iştirak edebilirlerdi, bu sıkıntılara nasıl
katlanabilirlerdi?
Nitekim, dünyaya âdeta kopmaz bağlarla bağlı bulunan ve dünya hayatını âhiret
hayatına tercih eden münafıkların yine ortalığı karıştırmaya başladığı
görülüyordu. Reisleri Abdullah bin Übeyy, Müslümanlar arasına fitne sokmak,
onlarda harbe karşı bir gevşeklik, bir çekingenlik meydana getirmek gayesiyle
şöyle konuşuyordu:
"Muhammed Roma Devletini oyuncak mı zannediyor? Onun ve Ashabının esir
düşeceklerini şimdiden görür gibiyim."725
Diğer münâfıklar da, "Bu sıcakta harbe mi çıkılır?" diyorlardı.726
Cenâb-ı Hak, münâfıkların bu sözleri üzerine şu Âyeti Kerime'yi inzâl buyurdu:
"Resûlullaha karşı gelerek seferden geri kalanlar, evlerinde oturdukları için
keyiflendiler. Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad etmek ise onların
hoşlarına gitmedi de, 'Bu sıcakta cihâda çıkmayın' dediler. Sen, 'Cehennem ateşi
daha sıcaktır' de, Keşke anlayabilselerdi!"727
Bazı münâfıklar ise kadınlara olan düşkünlüğünü, harbe iştirak etmemek için
bahane ediyordu.
Bunun üzerine de şu âyet-i celile nâzil oldu:
"Onlardan, 'İzin ver de beni fitneye düşürme' diyenler vardır. Heyhat, onlar
fitnenin tâ içine düşmüşledir. Cehennem ise, kâfirleri her taraftan
kuşatmıştır."728
Daha bir çok münâfık böylesine sudan bahanelerle Peygamber Efendimizden izin
istediler. Bunun üzerine, seksenden fazla münâfığa izin verildi.
Onlar, Peygamber Efendimize beyân ettikleri özürlerinde yalancı idiler. Allah ve
Resûlüne gönülden inanmış kimseler değillerdi.
Cenâb-ı Hak (c.c.) şu âyetiyle de onların bu durumunu Resûlüne haber veriyordu:
"Cihâddan geri kalmak için izin isteyenler, ancak Allah'a ve âhiret gününe
inanmayan ve kalbleri şüpheye tutulmuş kimselerdir ki, şüpheleri içinde
bocalayıp dururlar."729
Bir sonraki âyette de Allah-ü Teâlâ yerlerinde oturup kalanlara bakıp
ümitsizliğe kapılmamaları için Müslümanları teselli ediyordu:
"Eğer sizinle beraber cihâda çıksalardı, sizin için fesattan başka birşey
arttırmazlar, fitne çıkarmak için aranızda koşuştururlardı. İçinizde ise onları
can kulağıyla dinleyecekler vardır."730
Münâfıklar gürûhunun sudan bahanelerle harbe iştirak etmeyişleri, Allah ve
Resûlüne gönülden bağlı olan mücahidleri cihâda çıkmak hususunda asla tereddüde
düşürmedi.
İslâm Ordusu Hazır
Resûl-i Ekrem Efendimiz, her türlü sıkıntı ve imkânsızlıklara rağmen Seniyyetü'l-Veda'
ordugâhında ordusunu hazırladı. Ordu, otuz bin kişi idi. Bunun on binini
süvariler teşkil ediyordu.731
Bundan sonra Peygamber Efendimiz Medine'de yerine Muhammed bin Mesleme'yi (r.a.)
vekil bıraktı.732
Hz. Ali de İslâm ordusuyla Seniyyetü'l-Veda'a kadar gelmişti. Kâinatın Efendisi
Resûl-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.) onu huzuruna çağırdı ve "Medine'de muhakkak ya
ben, ya da sen kalacaksın"733 buyurdular. Sonra da onu her iki ev halkının
işleriyle meşgul olmak üzere Medine'de bırakacağını söyledi. Hz. Ali ağladı, "Yâ
Resûlallah!" dedi. "Gittiğin her tarafta ben senin yanında bulunmak isterdim.
Tek arzum buydu. Beni çocuk ve kadınlar arasında vekil mi bırakıyorsun?"734
Peygamber Efendimiz (a.s.m.) cevaben, "Bana göre sen, Musâ'ya göre Harûn* gibi
olmaya razı olmaz mısın? Şu kadar farkla ki, benden sonra Peygamber
gelmeyecektir"735 buyurunca, Hz. Ali hiç beklemeden son sürat Medine'ye geri
döndü.
Peygamber Efendimiz, orduya hareket emrini vermeden önce, en büyük sancağı Hz.
Ebû Bekir'e teslim etti.* En büyük bayrağı ise Zübeyr bin Avvam'a (r.a.) verdi.
Hazreçlilerin sancağını Ebû Dücâne (r.a.), Benî Malik bin Neccarların bayrağını
ise Zeyd bin Sâbit'e verdi.
İslâm Ordusunun Medine'den Hareketi
Receb ayının bir Perşembe günü idi.
Güneşin batışına yakındı. Resûl-i Ekrem Efendimizin emriyle İslâm ordusu
Medine'den Tebük'e doğru harekete geçti. Gönüllü olarak Allah yolunda cihâda
çıkan mücahidlerde, bunca sıkıntı ve ağır şartlara rağmen en ufak bir tereddüt
ve gevşeme yoktu. Geçici sıcaklığa ve sıkıntılara karşılık âhiret âleminde
sonsuz nîmetlere kavuşacaklarını, Allah'ın cemâliyle müşerref olacaklarını
biliyorlardı. Güneşin kavurucu sıcaklığı, imanlı gönüllerindeki serinliğe tesir
etmiyordu. Maddî sıkıntı ve imkânsızlıklar İ'lâyı Kelimetullah uğrunda savaşmaya
olan aşk ve şevklerini kıramıyordu. Bu ulvî ve kudsî duygularla yollarına devam
ediyorlardı.
Hz. Ali'nin Arkadan İslâm Ordusuna Yetişmesi
Peygamberimiz tarafından Hz. Ali'nin Medine'de bırakılması üzerine de
münâfıklar, aralarında ileri geri konuşmaya başladılar. Maksatları, bunu vesile
ederek İslâm camiasında bir huzursuzluk meydana getirmekti. Şöyle diyorlardı:
"Herhalde, onu yanında götürmek istemediğinden Medine'de bıraktı!"736
Hz. Ali bu sözleri duyar da durur mu? Derhal silahlanıp İslâm ordusunun arkasına
düştü. Cürf denilen mevkide Resûl-i Kibriyâ Efendimizle buluştu. Peygamber
Efendimiz, "Yâ Ali! Neden dolayı çıkıp geldin?" diye sordu.
Hz. Ali, "Yâ Resûlallah! Münâfıklar, senin bana kıymet vermediğini söylüyorlar.
Bende görüp hoşlanmadığım bir şeyden dolayı beni yanında götürmediğinden söz
ediyorlar."
Peygamber Efendimiz işin mahiyetini anlamıştı. Güldü: "Onlar, yalan
söylemişlerdir. Ben, seni arkamda bıraktıklarıma vekil tayin ettim. Derhal geri
dön. Gerek benim ev halkım ve gerek senin ev halkın içinde vekilim ol!" buyurdu.
Sonra ilâve etti:
"Yâ Ali! Bana göre sen, Musâ'ya göre Hârun gibi olmağa razı değil misin? Şu
farkla ki, benden sonra peygamber olmayacaktır!"738
Hz. Ali, Peygamber Efendimizin sözlerini tasdik edip derhal Medine'ye döndü.739
Medine'de bir çok münâfık kalmıştı. Bunların, herhangi bir karışıklığa ve
bozgunculuğa tevessül edebileceklerini de göz önünde bulundurarak Peygamber
Efendimizin Hz. Ali'yi Medine'de bıraktığı da söylenebilir.
Meşhur Üç Kişi
Bir kısım münâfığın sefere katılmayışı yanında, ne yazık ki, samimî
Müslümanlardan Kâ'b bin Mâlik, Hilâl bin Ümeyye ve Mürâre bin Rebi' de sırf
ihmalkârlıkları yüzünden Medine'de kaldılar.740
Bu meşhur üç kişi hakkında vaki olacak muameleyi Peygamber Efendimizin Medine'ye
dönüşünden sonra anlatacağız.
Fahr-i Kâinat kumandasındaki İslâm ordusu güneşin sıcaklığına, çölün
kavuruculuğuna aldırmadan yoluna devam ediyordu. Bir ara mücahidler, "Yâ
Resûlallah! Ebû Zerr, devesi yürümediğinden geride kalmış" dediler.
Resûl-i Ekrem Efendimiz, "Eğer, onda bir hayır varsa, Yüce Allah, onu bize
kavuşturur"741 buyurdu.
Ebû Zerr (r.a.), devesi zâif olduğu için geride kalmıştı. Devesinin
yürüyemeyeceğini anlayınca da eşyasını sırtına almış, şiddetli sıcaklar altında
yaya olarak ordunun arkasına düşmüştü.
Ordu; bir konak yerinde istirahata çekilmişken, uzaktan birinin gelmekte olduğu
görüldü. Yaklaşan Ebû Zerr'di. Mücahidler, Peygamber Efendimize haber verdiler.
Resûlullah şöyle buyurdular:
"Allah, Ebû Zerr'e merhamet etsin. O, yalnız yaşar, yalnız başına ölür ve yalnız
başına haşrolur!"742
Bu ferman-ı Nebevîden seneler sonra Hz. Osman'ın hilâfeti sırasındaydı.
Şam'da ikâmet etmekte olan Ebû Zerr bir gün, "Altını ve gümüşü biriktirip de onu
Allah yolunda harcamayanları ise, acı bir azapla müjdele"743 meâlindeki âyet-i
kerimeyi okudu.
Hz. Muâviye, "Bu, biz Müslümanlar hakkında değil, ehli kitap hakkındadır"
deyince, Hz. Ebû Zerr, "Hayır, bu hem bizim, hem de ehli kitap hakkındadır"
cevabını verdi.
Bu sebeple aralarında tartışma ve münakaşa çıktı. Hz. Muâviye, bunun üzerine,
"Ebû Zerr, Şam halkını rahatsız ediyor" diye yazıp, onu Hz. Osman'a şikâyet
etti.
Hz. Osman da onu Şam'dan Medine'ye çağırdı.
Medine'ye gelen Hz. Ebû Zerr'e İslâm Halifesi, "Yanımda kal. Bütün ihtiyaçlarını
ben karşılayayım" diye teklifte bulundu. Fakat o, "Dünyanızdaki şeylerin bana
gereği yok" diyerek bu teklifi kabul etmedi.
Bu sefer Hz. Osman, "İstersen, yakın bir yere çekil, orada kal" diye teklif
etti.
Ebû Zerr, bunu kabul etti ve "Rebeze'ye gitmeme izin ver" diye dilekte bulundu.
Hz. Osman'ın izin vermesi üzerine de Medine'ye üç konak uzaklıkta bulunan
Rebeze'ye gitti.
Bir müddet sonra rahatsızlandı. Yanında sadece zevcesi ile hizmetçisi vardı.
Onlara, "Ölünce beni yıkayınız, kefenleyiniz. Sonra da cenazemi yolun ortasına
koyunuz. Yanınıza uğrayacak ilk binitli yolculara, 'Bu Resûlullahın (a.s.m.)
Sahabîsi Ebû Zerr'dir. Gömülmesi için bize yardım ediniz' deyiniz" diye vasiyet
etti.
Hanımı ağlamaya başlayınca, "Niye ağlıyorsun?" diye sordu. Hanımı, "Sen, ölüp
gidersen ben ne yaparım? Elimde avucumda hiç bir şey bulunmadığı gibi, seni
saracak bir kefen bile yok" dedi.
Bunun üzerine Ebû Zerr, "Ağlamayı bırak" dedikten sonra şöyle konuştu:
"Bir gün bir kaç kişiyle birlikte Resûlullahın huzurunda idik. Şöyle
buyurdular:'İçinizden birisi kır bir yerde vefât edecek. Cenazesinde
mü'minlerden, küçük bir cemaat hazır bulunacaktır.'
"O mecliste benimle birlikte bulunanların hepsi, cemaatlar içinde vefât ettiler.
Sağ kalan bir tek ben varım. Şimdi de ben, kır bir yerde ölüyorum. Yolu gözetle!
Söylediklerimin doğru çıkacağını göreceksin."744
Bu sözlerinden bir müddet sonra, Hicretin 32. senesinde yanında sadece hanımı ve
hizmetçisi bulunduğu halde vefât ederek, Hz. Resûlullahın yirmi sene önce
verdiği haberi tasdik etti.
Vefât edince, zevcesi ile hizmetçisi onun vasiyetini yerine getirdiler. Yıkayıp
kefenledikten sonra cenazesini yolun ortasına koydular.
Tam o sırada umre yapmak üzere Iraklılardan küçük bir kafile çıka geldi.
İçlerinde meşhur Sahabî Abdullah bin Mes'ud da vardı. Ebû Zerr'in hizmetçisi
ayağa kalktı, "Bu, Resûlullahın Sahabîsi Ebû Zerr'dir. Gömülmesi için bize
yardım ediniz" deyince, Hz. Abdullah bin Mes'ud kendisini tutamayarak hüngür
hüngür ağlamaya başladı ve Resûl-i Kibriyânın seneler önceki fermânını
tekrarladı:
"Ebu Zerr, yalnız başına yaşar, yalnız başına ölür ve yalnız başına haşrolur."
Sonra da hep beraber bu büyük Sahabînin cenazesini defnettiler.745
İslâm ordusu Hıcr'da
İslâm ordusu Hıcr mevkiine vardı. Burası sekizinci konak yerleri idi.
Medine'den yedi merhale mesafede bulunan Şam yolu üzerindeki Hıcr, Hz. Salih'in
(a.s.) kavmi olan Semud'un gece yarısından sonra Cenâb-ı Hak tarafından
estirilen bir toz bulutu ile helâk olduğu yerdi.746
Buraya varınca Peygamber Efendimiz, "Şu azaba uğratılmış olanların evlerine,
onların uğradıkları azaba uğrayacağınızdan korkarak ve ağlayarak giriniz"746
buyurdu.
Mücahidler, Hıcr'ın kuyusundan su aldılar. Onunla hamurlarını yoğurdular. Bunun
üzerine Resûl-i Ekrem Efendimiz şu emri verdi:
"O kuyunun suyundan su içmeyiniz. Ondan namaz için abdest de almayınız! Onunla
yoğurduğunuz hamuru da, develere yem yapınız! Ondan hiç bir şey yemeyiniz."748
Peygamberimizin Yağmur Duâsı
Hıcr mevkiinde sabahlayan İslâm ordusunda büyük bir susuzluk başgösterdi.
Mücahidlerin su kablarında su kalmamıştı. Hz. Ömer o ânı şöyle anlatır:
"O kadar susamıştık ki, susuzluktan boynumuzun kopacağını zannettik. Herhangi
birimiz gidiyor, yüklerimizin arasında su arıyor, ancak orada su bulamadığımız
gibi düşüp kalıyorduk. Hattâ içimizden biri devesini kesmiş, hörgücündeki suyu
içmişti."749
Münâfıkların Dedikoduları
Müslümanlar arasında bulunan münâfıklardan bazıları bunu fırsat bilerek
dedikoduya başladılar:
"Eğer Muhammed, gerçekten bir peygamber olsaydı, Musa Peygamberin kavmine,
Allah'tan yağmur dileyip, yağmur yağdırdığı gibi, o da Allah'tan yağmur diler,
yağmur yağdırırdı.
"Peygamber Efendimiz bu ileri geri konuşmaları duyunca, "Demek onlar, böyle
söylüyorlar öyle mi? Allah'ın, size yağmur yağdıracağını umarım"750 buyurdu.
Hz. Ömer, sözlerine devamla der ki:
"Bütün bu güçlük ve sıkıntılar karşısında Ebû Bekir dayanamayarak Resûlullaha şu
ricada bulundu:
"'Yâ Resûlallah! Allah, duânızı kabul eder. Ne olur bizim için hayır duâda
bulunsanız.'
"Resûlullah (a.s.m.), 'Bunu istiyor musunuz?' buyurdu."
Ebû Bekir, 'Evet yâ Resûlallah!' dedi."Bunun üzerine Resûlullah (a.s.m.),
ellerini açarak duâ etti. Daha duâsını bitirmeden, hava birden bire karardı.
Önce yağmur çiselemeye başladı. Sonra da sağnak halinde boşaldı. Bütün
mücahidler kaplarını doldurdular. "Konakladığımız yerden ayrılınca, bir de ne
görelim, yağmur sadece ordunun bulunduğu bölge içinde yağmış. O bölgenin dışına
bir tek damla bile düşmemiş."
İşte Kâinatın Efendisi böylesine bir duâ, bir niyaz ve istek ile Allah'ın ikram
ve ihsanına mazhar oluyordu.
Hz. Resûlullah, hayatında bu tarz bir çok mu'cizelere, ikram ve ihsanlara mazhar
olmuştur. Bu da onun peygamberliğinin delillerinden biridir. Bu ikram ve
ihsanları gözleriyle gören Müslümanların ise imanları daha da kuvvetleniyor,
daha fazla mertebe katediyordu.
Kasvâ'nın Kaybolması
Sefer sırasında bir ara Resûl-i Ekrem Efendimizin devesi Kasvâ kayboldu.751
Ashab-ı Kiram bir süre aradılarsa da onu bulmaya muvaffak olamadılar.
Münâfıklar bunu da fırsat bilerek Hz. Resûlullahı rahatsız edici söz söylemekten
geri durmadılar. Onlardan biri olan Zeyd bin Lusayt, "Şaşılacak şey! Muhammed,
peygamber olduğunu söyler, gökten haber verir, fakat devesinin nerede olduğunu
bilmez"752 diye söylendi.
Münâfıkın âdice sarf ettiği bu söz, Kâinatın Efendisine ulaştırılınca, "Vallahi,
ben ancak Allah'ın bana bildirdiğini bilirim. Ondan başkasını asla bilemem!"
buyurdu ve ilâve etti:
"Şimdi de Allah bana bildirdi ki, Kasvâ filan ve filan dağların arkasındaki
vadidedir. Yuları bir ağaca takılmış olarak duruyor. Hemen gidiniz onu bana
getiriniz."753
Sahabîler, Hz. Resûlullahın tarif ettiği yere gittiklerinde, deveyi aynen yuları
bir ağaca dolanmış halde buldular ve alıp getirdiler.754
Resûl-i Ekrem, ancak Cenâb-ı Hakkın kendisine bildirmesiyle gaybı bilir,
insanlar için gayb hükmünde olan hadiseleri haber verirdi. Bu, onun mazhar
olduğu mucizelerinin bir nev'idir.
Resûlullahın, Allah'ın bildirmesiyle haber verdiği istikbale âit bütün haberler
Ashabın şehâdetiyle teker teker zuhur etmiştir.755