Yayla Kuraklıktan Kurtuluyor
Sa'doğulları yaylasında aylardır hüküm süren kuraklık ve kıtlık hâlâ son bulmuş
değildi. Yayla halkı her hafta kendi inanç ve geleneklerine göre yağmur duâsına
çıkmaya devam ediyordu. Fakat, her seferinde de elleri boş ve mahzun
dönüyorlardı.
Bir Cuma günüydü.
Kadınlı erkekli bütün kabile halkı, yanlarına aç develerini, sütsüz koyunlarını
alarak bir tepenin üzerine, yine yağmur duâsında bulunmak için çıkmışlardı.
Putlarına kurbanlar kestikten sonra, duâya başladılar. Yalvarmalar, yakarmalar
âlemlerin Rabbine yağmur göndermesi için yapılıyordu. Saatlerce duâ ettikleri
halde, yere bir tek yağmur damlası düşmedi.
Kalabalığın içinde Sevgili Peygamberimizin sütannesi Halîme ve kocası Hâris de
vardı. Halîme, gözlerden sakındığı Kâinatın Efendisi yavruyu kalabalığa alıp
getirmemiş, süt kardeşi Üneysi'nin yanında evde bırakmıştı.
Duânın sonuna gelinmişti. Herkes ümitsiz ve bitkindi. Artık dönmeye
hazırlanıyorlardı. Bu sırada Halime'nin komşusu bir kadın, duâsını bitirmek
üzere olan râhibe yaklaştı ve râhip duâsını bitirince de,
"Râhip efendi, biz bu kadar duâ ettik. Fakat bir netice alamadık. İçimizde
hayırlı, uğurlu biri olsa, belki âlemlerin Rabbi duâmızı kabul ederdi" dedi.
Râhip, yaşlı kadının bu sözünden rahatsız gibi oldu ve "Biz Ona duâ ederiz, ama
Onun ne yapacağını bilmeyiz. Doğruyu ve hayırlıyı ancak O bilir" diye konuştu.
Yaşlı kadın bu sefer asıl maksadını açıkça söyledi:
"Biliyorum, dedikleriniz doğru; ama benim söylemek istediğim şey başka. Bizim
komşumuz Halîme'nin evinde, Mekkeli bir çocuk var. O, geldiği günden beri
Halîme'nin evi bereketle dolup taşıyor. Çok hayırlı, çok uğurlu bir çocuk olarak
görünüyor.
Bir de, onu buraya getirsek. Belki ayağı uğurlu gelir; onun yüzü suyu hürmetine
âlemlerin Rabbi duâmızı kabul eder ve bizi yağmura kavuşturur."
Râhip önce tereddüt geçirdi. Kadın ısrar edince, Efendimizin getirilmesine razı
oldu.
Yaşlı kadın Halime'yi arayıp buldu ve râhibe yaptığı teklifi kendisine anlattı.
Fikir, Halîme'nin de aklına yattı. Çünkü, nur yavrunun bereketli ve hayırlı bir
çocuk olduğuna en çok kendisi şahit olmuştu. Koşarak eve vardılar.
Peygamberimizi sütannesi kucakladı. Kundakladıktan sonra yakıcı güneşin
tesirinden korumak için de yüzünü bir bezle kapadılar ve dışarı çıktılar.
Güneş kızgın oklarını yeryüzüne olanca şiddetiyle saplıyordu. Yerden sanki alev
alev ateş yükseliyordu. Evden çıkıp biraz yürüdükten sonra, gözleri garip
birşeye ilişti. Bir bulut kendileriyle beraber gidiyordu. Önce mühimsemediler.
"Olabilir" diyerek yürüdüler. Fakat, bu küçük bulut kendilerini terk etmiyordu.
Âdetâ onları güneşin kavurucu sıcaklığından korumak için bir şemsiye vazifesi
görüyordu. İster istemez hayrete kapıldılar ve şaşırdılar. Bir taraftan da
sevindiler. Artık nur yavrunun yüzünü bezle örtmeye de ihtiyaç kalmamıştı. Örtü
kaldırılınca, şirin gözler sütannesine tatlı tatlı baktı. Sanki tebessümüyle, "O
bulut beni gölgeliyor" der gibiydi.
Buluttan şemsiye altında yollarına devam edip, kalabalığa karıştılar. Önce
yapılan tekliften rahatsız olan râhip, bu sefer onları güler yüzle karşıladı.
Çünkü, o da Halîme ve arkadaşının evden çıkar çıkmaz, bir bulut tarafından
gölgelendiklerini uzaktan görmüştü.
Râhip, Peygamberimizi sütannesinin kucağından aldı ve kalabalığa seslendi:
"Ey insanlar!
Bu, bulunduğu eve bereket getiren Mekkeli çocuktur.
Bu hayırlı yavruya olan sevgisi ve lütfu ile yağmur vermesi için âlemlerin
Rabbine hep beraber duâ edelim."
Eller tekrar açıldı ve dudaklar yeni bir heyecanla duâya başladı.
Peygamberimiz bir nur yumağı halinde râhibin kucağında duruyordu. Râhip, bütün
dikkatiyle nur saçan gözlere bakıyor ve âdetâ hal diliyle, "Bu güzel çocuğun
yüzü suyu hürmetine bize yağmur ihsan et" diye Cenâb-ı Hakka yalvarıyordu.
Herkes Yüce Allah'a yalvarırken, Peygamberimizin nur saçan gözleri ümitle
gökyüzüne dikildi. Râhip ise, nur yavrunun iri ve bebekleri pek siyah,
güzellikte eşsiz gözlerine kendini kaptırmış ve âdetâ herşeyi birden
unutuvermişti.
Artık aylardır süren hasretli ve hüzünlü bekleyişin son anları yaklaşıyordu.
Peygamberimizin başı üzerindeki küçücük bulutun birden büyümeye ve ufuklara
doğru yayılmaya başladığı görüldü. Kısa zamanda o küçük bulut yerini, bütün
gökyüzünü kaplayan kocaman bir buluta terk etti. Duâ seslerine birden sevinç
çığlıkları karıştı. Yağmurun müjdecisi bulutlar geldiğine göre, rahmetin de
gelmesi yakındı. Az sonra sevinç çığlıkları ile ortalık çınladı:
"Yağmur!..
Yağmur!..
Yağmur!.."
Evet, ikaz mahiyetindeki iki haftalık bir mahrumiyet içinde kalma,
Sa'doğullarının dikkatini çekmek için kâfi görülmüştü. Nur yavrunun yüzü suyu
hürmetine, Sa'doğulları yurduna latîf, berrak ve tatlı yağmur damlaları Cenâb-ı
Hakkın rahmet hazinesinden ahenkli ahenkli inmeye başladı. Güyâ, rahmet,
tecessüm ederek damlalar suretinde yeryüzüne akıyor, ümitsiz yüzlere ümit ve
tatlılık bahşediyordu. İnsanlar gibi kuraklıktan çatlak çatlak olan yeryüzü de
mis gibi kokusuyla sevincini izhar ediyordu.
Yağmura kavuşan halk, aylardır devam ettikleri duâlarının kabul edilmeyip, o gün
kabul edilişinin sırrını yine de bilemediler. Çünkü, o bir sırdı. Şimdilik bir
sır olarak da kalacaktı. Rahmet vesîlesi, henüz bir bebekti. Ama insanlar
nazarında bir bebekti. Hakikatte, o, Allah'ın ve meleklerin kendisini çok iyi
tanıdıkları Allah'ın sevgili kulu, peygamberler peygamberi, iki cihanın güneşi
Hz. Muhammed'di (a.s.m.).
Sa'doğulları yurdunun yüzünü güldüren rahmet, aralıklarla tam bir hafta devam
etti.
Toprak yağan yağmuru iliklerine kadar içerek doydu. Otlar yeniden fışkırdı,
ağaçlar yem yeşil körpe filizler verdi. Ekinler boy attı, koyunların memeleri
sütle dolmaya başladı.
Yağmura kavuşanlar arasında ancak birkaçı rahmete vesîle teşkil eden sebebi
bildiler. Kendi aralarında şöyle konuştular:
"Bu çocuk çok uğurlu ve hayırlı bir çocuk."
Saf ve geniş ufuklu çölde hava temiz ve güzeldi. Çocukların çabucak gelişmesine
ve sıhhatli büyümelerine oldukça elverişli idi.
Sevgili Peygamberimizin büyümesi de diğer çocuklardan farklı oldu. Sekiz aylık
iken konuşmaya başladı. Dokuz aylıkken konuşması oldukça düzgün ve pürüzsüzdü.
Onuncu ayında ise, artık diğer çocuklarla birlikte ok atacak kadar kuvvetli ve
gürbüz olmuştu.
Peygamber Efendimiz iki yaşına basınca sütten kesildi. O âna kadar, Halîmelerin
ve yayla halkının üzerinde bereket, rahmet ve ihsan yağmuru hiç eksik olmadı.
Bu yaşında bile Peygamber Efendimiz, akranlarından çok farklı bir güzellik, bir
sevimlilik ve üstün bir ahlâka sahipti. Bir büyük insan gibi ağır başlı ve vakûr
idi.
Peygamberimizin Annesine Getirilişi
Süt çocuklarını geri verme mevsimi gelip çattı. Bununla birlikte Efendimiz
üzerinde kol kanat geren, onu öz evlâdından daha fazla seven Halîme'nin de
gönlünü bir hüzün bulutu kapladı. Çünkü, ondan ayrılacaktı. Çünkü Nur
Muhammed'in Cennet'i hatırlatan gül kokusundan uzak kalacaktı.
Fakat Mekke'ye getirilip annesine teslim etmekten başka çaresi de yoktu. Öyle
yaptılar. Nur Muhammed'i alarak Mekke'ye geldiler ve annesine gönül gözyaşları
arasında teslim ettiler.
Sütannenin âlemi hüzünle, gerçek annenin dünyası ise sevinçle dolu idi. Biri öz
yavrusuna kavuşmanın saâdetini yaşıyor, diğeri ondan ayrılmanın ateşinde tutuşup
yanıyordu.
O anda Sütanne Halîme'ye, sanki bir ilham geldi ve yalvarırcasına, bütün
samimiyetiyle şu teklifi yaptı:
"Ne olur, oğlumu biraz daha yanımda bırakamaz mısınız? Hem ben, ona Mekke
vebâsının bulaşmasından da korkuyorum."48
Bu teklif ve arzu samimi idi. Sanki cümleler dudaklardan değil, gönülden kopup
gelmişti. Aziz anne Âmine, bu riyasız ve candan yalvarışa karşı koyamadı ve bir
müddet daha ciğerpâresinin Sa'doğulları yurdunda kalmasına razı oldu.
Peygamberimiz Yine Benî Sa'd Yurdunda
Halime muradına ermişti. Arzusunun kabul edilişinin sonsuz hazzı içinde
Efendimizle birlikte tekrar yurduna döndü. Kâinatın Efendisi, artık süt kardeşi
Abdullah'la birlikte kuzuları gütmeye de çıkıyordu. Kuzular, onun tatlı
tebessümlerine melemeleriyle cevap veriyorlardı.Peygamber Efendimizin gözleri
hep göklerde idi. Sanki orada birşeyler keşfedecekmiş gibi dikkatli ve ibretli
bakıyordu. Sanki bir el uzanacak ve onu ulvî âlemlere alıp götürecekmiş gibi
bekliyordu. Bu arada gözlerden kaçmayan bir garip hâdise vardı: Peygamber
Efendimizin başı üzerinde çoğu zaman bir bulut geziyor ve onu güneşten
koruyordu. artık gözler ondaydı. Dillerde onun güzelliği, gönüllerde tatlı
sevgisi vardı. Konuşulan onun dürüstlüğü, terbiyesi ve ağırbaşlılığıydı.
Akranları da onun tatlı arkadaşlığına erişmek için âdetâ yarış ediyorlardı. İşte
Sevgili Peygamberimiz Sa'doğulları yaylasında günlerini böylesine huzurlu ve
sevinçli geçiriyordu.
Peygamber Efendimizin Göğsünün Yarılması
Kuşluk güneşinin her tarafa pırıl pırıl hayat saçtığı bir güzel bahar günüydü.
Nur yüzlü Efendimiz süt kardeşi Abdullah'la beraber evlerine yakın çayırlıkta
kuzularını otlatıyordu. Bir ağacın altında çimenden yem yeşil halının üzerine
oturmuş, tatlı tatlı konuşuyorlardı. Bir müddet sonra da Abdullah ağacın serin
gölgesinde uykuya daldı.
Kâinatın Efendisi ise, oturduğu yerden kâinatı kuşatan eşsiz güzelliklerin
Yaratıcısını düşünmeye koyuldu. Bu sırada kuzular yayıla yayıla epeyce
uzaklaşmışlardı. onları geri çevirmek için Peygamberimiz, Abdullah'ın yanından
ayrıldı. Bir müddet gittikten sonra, karşısına beyaz elbiseli iki kişinin
çıktığını gördü. İkisi de güler yüzlü ve sevimli idiler. Birinin elinde içi
karla dolu altın bir tas vardı. Nur yüzlü Efendimizin yanına usulca yaklaştılar.
Onu tutup İlâhî bir halı gibi duran yem yeşil çimenlerin üzerine uzattılar.
Efendimizde ne ses, ne seda, ne de telâş vardı. Bu güler yüzlü, bu temiz sîmalı
ve bu sevimli insanların kendisine kötülük yapmayacağını biliyordu.
Ağacın serin gölgesinde uyumakta olan Abdullah bu sırada uyandı. Manzarayı
görünce olanca hızıyla telâşlı telâşlı eve vardı. Gördüğü manzarayı anne ve
babasına anlattı. Heyecan ve telâşlarından, evlerinden nasıl çıktıklarının
farkında bile olmayan Halîme ile kocası, bir anda Peygamberimizin yanına
vardılar. Fakat, Abdullah'ın anlattıklarından eser yoktu. Ortalıkta kimseler
görünmüyordu. Zira, gelenler memur edildikleri vazifelerini bir anda bitirip,
gözden kaybolmuşlardı. Sadece ayakta duran Kâinatın Efendisinin benzi uçuktu ve
hafiften gülümsüyordu.
Fazlasıyla telâşa kapılan Halîme ve kocası,
"Ne oldu sana yavrucuğum?" diye sordular.
Kâinatın Efendisi şunları anlattı:
"Yanıma beyaz elbiseli iki kişi geldi. Birinin elinde içi karla dolu bir tas
vardı. Beni tuttular, göğsümü yardılar. Kalbimi de çıkarıp yardılar. Ondan siyah
bir kan pıhtısı çıkarıp bir yana attılar. Göğsümü ve kalbimi o karla
temizledikten sonra ayrılıp gittiler."49
Aradan yıllar geçecek, kendilerine peygamberlik vazifesi verilecekti. Birgün
Sahabîlerden bazıları,
"Yâ Resulallah, bize kendinizden bahseder misiniz?" diyecekler; Resûlullah da,
"Ben babam İbrâhim'in duâsıyım. Kardeşim İsâ'nın müjdesiyim. Annemin ise
rüyâsıyım. O, bana hâmile iken Şam saraylarını aydınlatan bir nurun kendisinden
çıktığını görmüştü" dedikten sonra, bahsi geçen hâdiseyi de şöyle anlatacaktır:
"Ben, Sa'd bin Bekroğulları yanında emzirilip büyütüldüm. Birgün süt kardeşimle
birlikte evlerimizin arkasında kuzuları otlatıyorduk. O sırada yanıma beyaz
elbiseli iki kişi geldi. Birinin elinde içi karla dolu bir altın tas vardı. Beni
tuttular, göğsümü yardılar. Kalbimi de çıkarıp yardılar. Ondan siyah bir kan
parçası çıkarıp bir yana attılar. Göğsümü ve kalbimi o karla temizlediler."50
Bu hâdise ile Peygamber Efendimizin mübârek kalbi, İlâhî bir nur ve Cenâb-ı Hak
tarafından bir sekînet ve bir ruh ile genişletilmiş oluyordu. Aynı zamanda
Resûlullah Efendimizin nefsi o yaşından itibaren kudsî duygular ve İlâhî nurlar
ile te'yid edilerek, her türlü vesvese ve şüpheden temiz hale getiriliyordu.
Burada şunu da hatırlatmak gerekir ki, kalb sadece çam kozalağı gibi bir et
parçası olarak düşünülmemelidir. O, bir lâtife-i Rabbaniyedir. Meseleye ışık
tutması bakımından Bediüzzaman Hazretlerinin kalb ile ilgili şu açıklamasını da
nazarlara arzetmekte fayda vardır:
"Kalbden maksad, sanevberî (çam kozalağı) gibi bir et parçası değildir. Ancak,
bir lâtife-i Rabbaniyedir ki, mazhar-ı hissiyatı, vicdan; ma'kes-i efkârı,
dimağdır. Binâenaleyh, o lâtife-i Rabbaniyeyi tazammun eden o et parçasına kalb
tabirinde şöyle bir letâfet çıkıyor ki; o lâtife-i Rabbaniyenin insanın
mâneviyatına yaptığı hizmet, cism-i sanevberînin cesede yaptığı hizmet gibidir.
Evet, nasıl ki, bütün aktar-ı bedene mâü'l-hayatı neşreden o cism-i sanev berî,
bir makine-i hayattır; ve maddî hayat onun işlemesiyle kaimdir; sekteye uğradığı
zaman cesed de sukuta uğrar. Kezâlik o lâtife-i Rabbaniyye a'mâl ve ahvâl ile
canlandırır, ışıklandırır; nur-u îmânın sönmesiyle mahiyeti, meyyit-i gayr-ı
müteharrik gibi bir heykelden ibaret kalır." 51
Anlaşılan odur ki, maddî kalbin îmân, ilim, hikmet, şefkat gibi mâneviyat ile
yakın alakası vardır. Aynı şekilde, maddî temizliğin de mânevî temizlik ile
münasebeti mevcuttur. Bu itibarla Resûl-i Ekrem Efendimizin maddî kalbinin
yıkanıp temizlendikten sonra ilim, hikmet, İlâhî nur ve feyizlerle
doldurulmasını akıldan uzak görmemek lâzımdır.52
42. Tabakât, 1/108; Ensâb, 1/42
43. Tabakât, 1/108
44. Tabakât, 1/108
45. Sîre, 1/171-172; Tabakât, 1/110-111
46. Sîre, 1/172; Tabakât, 1/111; Taberî, 2/127
47. Sîre, 1/173; Taberî, 2/127
48. Sîre, 1/173; Tabakât, 1/112; Taberî, 2/127
49. Sîre, 1/174; Tabakât, 1/112; Taberî, 2/128
50. Sîre, 1/175; Taberî, 2/128
51. Bediüzzaman Said Nursî, İşârâtü'l-İ'câz, s. 79
52. Bkz: Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'ân Dili, 8/5911-5915