PEYGAMBERİMİZ AMCASI EBU TALİB'İN YANINDA
Peygamberimiz, dedesi
tarafından kendisine koruyucu olarak tayin edilen amcası Ebû Tâlib'in
himâyesindeydi artık.
Ebû Tâlip son derece merhametli bir insandı. Fakat oldukça fakirdi. Mekke
etrafında yayılan ve şehre getirilince sütünden faydalanılan birkaç devesinden
başka bir mala ve mülke de sahip değildi. Âile efradı kalabalık olan Ebû Tâlip,
haliyle geçim yönünden büyük bir sıkıntı içinde bulunuyordu.
Bütün bunlara rağmen o, dürüstlüğü ve doğru yaşayışıyla Kureyşliler tarafından
sevilir, sayılır ve hürmet edilirdi. Hz. Ali, babasının bu durumunu şu
ifadelerle dile getirir:
"Babam, Kureyş'in fakir, fakat ileri gelenlerinden şerefli biri idi. Halbuki,
kendisinden evvel, böyle yoksul olduğu halde, kavminin ulu kişisi olmuş bir
kimse gelmemiştir."
Ebû Tâlip, yaşayışı bakımından da, Cahiliye devrinin kötülük ve
çirkinliklerinden uzaktı. Kureyşli müşriklerin su gibi içtikleri içkiyi o,
babası Abdülmuttalib gibi asla kullanmazdı. Ebû Tâlip, her hâliyle Kâinatın
Efendisini himâye edecek evsafta bulunuyordu.
Ebû Tâlip, aynı zamanda kardeşi Zübeyr'den kendisine geçen "Kâbe perdedârlığı"
demek olan "Rifâde" ve "hacılara su içirme hizmeti" demek olan "Sikâye"
vazifelerini de yürütüyordu. Ne var ki, fazla masraf gerektiren bu vazifelerin
altından dar bütçesiyle kalkamayacağını anlayınca, üç hac mevsiminden sonra bu
görevleri kardeşi Hz. Abbas'a devretmek zorunda kaldı. "Sikâye" ve "Rifâde"
hizmetleri Mekke'nin fethine kadar Hz. Abbas'ın elinde devam etti. Resûlullah
Mekke'yi fethettikten sonra bu görevleri yine aynı elde bıraktı.
Ebû Tâlip de, babası gibi Sevgili Peygamberimize candan bağlıydı.
Peygamberimizin yetişmesine son derece dikkat gösteriyordu. Yeğenini hiç
yanından ayırmazdı. Gittiği yere onu da götürür, yanıbaşına oturtur ve bir
arkadaş gibi kendisiyle sohbet eder, konuşurdu.
Ebû Tâlib'in evinde onsuz sofraya oturulmazdı. Sofra hazırlandığında Peygamber
Efendimiz görülmeyince, "Muhammed'im nerede, çağırın gelsin" derdi. Çünkü onun
bulunduğu sofrada herkes doyarak kalkar ve yemek yine de artardı. Bulunmadığı
sofralarda ise, çok kere sofradakiler doymadan yemekler bitiverirdi.68
Zaten Sevgili P eygamberimiz, tâ o zamandan beri az yiyordu. Sofrada son derece
ciddi ve nimetlere hürmetkâr bir tavır içinde bulunurdu. Diğer çocuklar kurulur
kurulmaz sofraya saldırırken o, büyükleri başlamadan lokmayı ağzına koymazdı.
Hatta bazı kere amcası, çocuklardan rahatsız olmasın diye onun için ayrı sofra
kurdururdu.69
Sevgili Efendimiz, büyüklüğünde olduğu gibi bu yaşlarda da açlıktan, susuzluktan
şikâyet etmiyordu. Dadısı Ümmü Eymen bu hususiyetini şu ifadelerle dile
getirir:"Resulullahın çocukluğunda ne açlıktan, ne de susuzluktan şikâyet
ettiğini görmedim. Sabahleyin bir yudum Zemzem içerdi. Kendisine yemek yedirmek
istediğimizde, 'İstemem, karnım tok' derdi."70
Peygamber Efendimiz neşe ve hayat dolu gözlerini sabahlan pırıl pırıl parlayan
temiz bir yüzle açardı.71
Peygamberimiz Amcasıyla Yağmur Duâsında
Mekke ve havalisi şiddetli bir kuraklık ve
kıtlık yılı yaşıyordu. Yağmurun damlası
yoktu. Yerler kup kuru ve toprak susuzluktan
parça parçaydı.
Kureyşliler Ebû Tâlib'e başvurdular.
"Ey Ebû Tâlip," dediler. "Kuraklık ve
kıtlıktan çoluk çocuğumuz ölmeye,
hayvanlarımız kırılmaya başladılar. Ne olur,
bizim için yağmur duasına çıksan!"
Ebû Tâlip teklifi reddetmedi. Ancak yalnız
gidemezdi. Gitmek de istemezdi. Yanına
yeğeni Nur Muhammed'i de almalıydı. Çünkü
onun bereket ve ihsanlara vesile olduğunu
bir çok hâdisede görmüş ve anlamıştı.
Ebû Tâlip, yeğeni ile birlikte Kâbe'ye
vardı. Sırtını bu kudsî mabede dayadı,
ellerini Kâinat Sultanına açtı ve yalvarmaya
başladı. Nur Muhammed (a.s.m.) ise, Kâbe'nin
örtüsüne yapışmış, bir parmağını da göğe
doğru kaldırmıştı.
…Ve az sonra Rahman ve Rahim olan
Allah'ın rahmet deryası coştu ve
yağmur bardaktan boşalırcasına Mekke ve
halkının üzerine döküldü. Kendilerini
zorlukla evlerine atabildiler. Bir anda
vadiler dolup taştı. Yüzler ve gözler
sevinçle doldu.
Evet, Hz. Muhammed (a.s.m.), insanlığa maddî
mânevî rahmet ve bereket getirmek, insanlığı
ve dünyayı mes'ud etmek üzere
vazifelendirilmişti. Daha çocukluğundan
itibaren de bu ulvî ve büyük vazifenin
sahibi bulunduğunun izlerini üzerinde
taşıyordu.
Fatıma Hatunun Peygamberimize Sevgisi
Ebû Tâlib'in hanımı Fatıma Hatunun da
Peygamber Efendimize olan sevgisi ve şefkati
sonsuzdu. Onu öz evladı gibi seviyor,
bakımına son derece dikkat ediyordu. Hatta,
onu yedirip doyurmadan çocuklarına bakmıyor
ve onlarla ilgilenmiyordu. Böylece Dürr-i
Yetime, annesiz kalmış olmanın ıztırap ve
hasretini hissettirmemeye çalışıyordu.
Sevgili Peygamberimiz de, Fatıma Hâtuna
sevgi ve saygısında hiçbir zaman kusur
etmiyordu. Ömrünün sonuna kadar da kendisine
yapılan iyiliği unutmadı. Öyle ki, Fatıma
Hâtun, vefât ettiğinde, "Bugün annem vefat
etti" diyerek ona karşı olan sevgisini ifade
etmişti. Sonra da gömleğini çıkararak ona
kefen yapmış ve beraberinde kabre inerek bir
müddet mezarında uzanmıştı.
Resul-i Ekremin bu hareketi, Ashabının
gözünden kaçmadı. Sebebini sorduklarında, şu
cevabı verdi:
"Ebû Tâlib'den sonra, bu kadıncağız kadar
bana iyilik eden hiçbir kadın yoktur.
Âhirette, Cennet elbiselerinden bir elbise
giymesi için ona gömleğimi kefen yaptım.
Kabre ısınması ve alışması için de oraya
kendisiyle birlikte uzandım."72
Kim tarafından olursa olsun, kendisine
yapılan iyilikleri asla unutmayan ve o
iyiliklerin altında kalmayıp, birkaç
misliyle mukabele eden büyük Peygamber
(a.s.m.)...
Resûl-i Ekremin bu yüksek hasletinin, bu
müstesna sıfatının, insanların hidâyete
ermesinde büyük tesiri olduğu hayat
safhaları içinde görülecektir.
Peygamber Efendimizin Koyun Gütmesi
Resul-i Ekrem Efendimiz ömr-i saâdetlerinin
onuncu yılı içinde bulunuyorlardı.
Bu sırada, himâyesinde bulunduğu amcası Ebû
Tâlib'in koyun ve keçilerini gütmek
istediğini söyledi. Onu canı gibi seven
amcası önce buna razı olmadı. Ancak
Efendimizin şiddetli arzu ve ısrarı
karşısında kabul etti. Fakat bu sefer
zevcesi Fâtıma Hâtun bu isteğe şiddetle
karşı koydu. Göz bebeklerinden daha çok
kıymet verdikleri Kâinatın Efendisini yakıcı
güneş altında bırakmaya gönülleri nasıl rıza
gösterebilirdi?
Fakat, Fahr-i Âlem Efendimiz bu arzusunda
kararlı idi. Bunun için Fâtıma Hâtunu da
ikna ve razı etti.
Efendimiz, sabahları koyun ve keçileri
alarak vadilerde ve tepelerde dalaştırıp
otlatmaya başladı.
Böylece, hem geçim sıkıntısı içinde bulunan
amcasına, hiç olamassa çoban tutma
masrafından kurtarmak suretiyle yardımda
bulunmuş, hem de yanlız başına yerleri ve
gökleri derin derin tefekkür etme imkanı
elde etmiş oluyordu. Kırda Cenab-ı Hakkın,
her an tazelendirdiği yer ve gök
sayfalarındaki ulvî manzaraları seyrediyor,
ruhu onlardan eşşiz bir zevk ve derin bir
feyz alıyordu. Üzerine aldığı bu vazife onu
aynı zamanda tefessüh etmiş, bozulmuş
cemiyetin yalan, hile, dolandırıcılık ve
rîya ile bulaşmış hayatlarından uzak kalma
imkânına da kavuşturuyordu.
Mübarek ömürlerinin bir senesini koyun
gütmekle geçiren Efendimiz, nübüvvet
vazifesi verildikten sonra Sahabîleriyle bir
gün kıra çıkmışlardı. Merruzahran mevkiinde
beraberce misvak ağacının yemişini
topluyorlardı. Gönülleri kucaklayan
tebessümleri arasında Sahabîlerine şöyle
buyurdu:
"Siz bu yabanî yemişlerin karalarını tercih
ediniz. Çünkü, onun siyahı en
lezzetlisidir."
Sahabîler merak ve hayret içinde,
"Yâ Resulallah,"
dediler. "Bu yemişin iyisini kötüsünü
çobanlar bilir. Siz de koyun güttünüz mü?"
Nebiyy-i Ekrem Efendimiz yine ruhları
okşayan tebessümleri arasında,
"Hiçbir peygamber yoktur ki, koyun gütmemiş
olsun"73 cevabını verdiler.
Ömür defterine tatlı bir hatıra olarak
kaydedilen bu koyun gütme hâdisesini yine
Resul-i Zişan Efendimiz bir gün şöyle yâd
edecektir:
"Musâ (a.s.) peygamber olarak gönderildi,
koyun güderdi. Davûd (a.s.) peygamber olarak
gönderildi, koyun güderdi. Ben de peygamber
olarak gönderildim. Ben de kendi âilemin
koyunlarını Ciyad'da [Mekke'nin alt
tarafında bir yer] güderdim."74
Görülüyor ki, Kur'ân'da "En yüksek ahlâkın
sahibi" olarak tavsif edilen Resûlullah
Efendimizin henüz on yaşlarındaki gayret ve
himmeti dahi boş oturmayı hoş görmemiş ve
başkasına yük olmayı uygun bulmamıştır.
Şerh ve izahı ciltleri kaplayacak olan şu
mübârek sözlerinde de bu bir senelik koyun
gütme tecrübesinin eserini bulmak mümkündür:
"Hepiniz çobansınız. İdâreniz altında
bulunanlardan mes'ulsünüz. Devlet reisi,
idaresi altındakilerden mes'uldür. Kişi,
çoluk çocuğunu gözetip korumakla mükellef ve
bundan mes'uldür. Kadın kocasının evinden
mes'uldür. Hizmetçi, efendisinin malının
muhafızıdır ve bundan mes'uldür. Kişi
babasının malının muhafızıdır ve bundan
mes'uldür. Hepiniz idareniz altında
olanlardan mes'ulsünüz."75
Eğlencelere Katılmaktan Alıkonması
Cenab-ı Hakkın hususî terbiyesi ve
muhafazası altında ömür geçiren Kâinatın
Efendisi Peygamberimiz, amcasının
koyunlarını güttüğü sıralarda başından geçen
bir hâdiseyi şöyle anlatmıştır:
"Ben, Cahiliye Devri insanlarının
işledikleri bir şeyi iki defa yapmaya
teşebbüs ettimse de,
Allah, beni o işten alıkoydu. Bundan
sonra
Allah, beni peygamberlik vazifesiyle
şereflendirinceye kadar hiçbir kötülüğe
teşebbüs etmedim.
Teşebbüs ettiğim şeye gelince:
Bir gece Kureyş'ten bir gençle Mekke'nin
yukarı taraflarında kendi koyunlarımızı
otlatıyorduk. Ben arkadaşıma,
'Koyunlarıma bakarsan, ben de diğer
arkadaşlarım gibi Mekke'ye giderek gece
eğlencelerine, gece masalları toplantılarına
katılmak istiyorum' teklifinde bulundum."
Arkadaşım,
'Olur, bakarım' dedi."
Bu maksatla Mekke'ye geldim. Şehrin ilk
evinin yanına yaklaştığımda defler, düdük ve
ıslıkların çalındığını duydum.
'Nedir bu?' diye sordum.
'Filanın oğlu, filanın kızıyla evlenmiş,
onların düğünleri yapılıyor' dediler. Hemen
oturup onları seyre başladım. Derken
Allah, kulaklarımı tıkadı, uyuya
kaldım ve ancak sabah güneşinin ışıklarıyla
uyanabildim. Dönüp arkadaşımın yanına
geldiğimde benden ne yaptığımı sordu.
'Hiçbir şey yapmadım' dedim ve sonra da
başımdan geçeni olduğu gibi anlattım.
Bir başka gece, yine arkadaşıma aynı şekilde
ricâ ettim. Ricâmı kabul etti. Yola çıkıp
Mekke'ye geldiğimde, geçen sefer
işittiklerimin aynısını yine işittim. Hemen
orada çöküp yine seyre daldım. Derken
Allah, yine kulaklarımı tıkadı. Vallahi,
beni uykudan ancak güneşin sıcaklığı
uyandırabildi. Uyanır uyanmaz arkadaşımın
yanına vardım ve başımdan geçeni olduğu gibi
anlattım. Bundan sonra
Allah beni peygamberlik vazifesiyle
şereflendirinceye kadar böyle şeylere
teşebbüs etmedim."
68. Tabakât, 1/120
69. A.g.e., 1/119
70. Kadı İyaz, Şifâ, 1/729-730
71. A.g.e., 1/730
72. Süheylî, Ravdü'l-Ünf, 1/112; İbni Abdi'l-Berr,
İstiâb, 1/369-370.
73. İbni Sa'd, Tabakât 1/125-126; Buharî,
2/247-248; Müslim, 6/125; İbni Mâce, Sünen,
2/727.
74. Tabakât, 1/126
75. Müslim, 6/8