Doğru sözlü olmayı, emânetleri yerine getirmeyi, akrabalık haklarını gözetmeyi, komşularla güzel geçinmeyi, günahlardan ve kan dökmekten sakınmayı bize emretti. Fuhuştan, yalandan, yetim malı yemekten, namuslu kadınlara iftirâ etmekten bizi menetti.
Biz de ona îmân ettik ve dâvâsını tasdik ettik. Onun Allah'tan getirip bildirdiği şeylere tabi olduk.
Bu yüzden kavmimiz bize düşman kesildi, zulmetti. Bizi dinimizden vazgeçirmek, Allah'a ibadetten alıkoyup, putlara taptırmak için türlü türlü işkencelere ve mihnetlere uğrattılar.
Biz de bütün bu sebeplerden dolayı yurdumuzu, yuvamızı terk ederek ülkene geldik. Sana sığındık. Seni başkalarına tercih ettik. Senin yanında zulme, haksızlığa uğramayacağımızı ümid etmekteyiz."259
Hazret-i Câfer, Hükümdarın selâm verme ve secde etmeme hususundaki sorusuna da şöyle cevap verdi:
"Selâm verme meselesine gelince, biz seni Resûlullahın selâmı ile selâmladık. Biz birbirimizi hep böyle selâmlarız. Cennete gireceklerin selâmlaşmalarının da bu şekilde olacağını Peygamberimizden öğrendik. Bu yüzden seni böyle selâmladık.
Secde etme hususuna gelince, biz Allah'tan başkasına secde etmekten yine Allah'a sığınırız."259
Hazret-i Câferin bu sözleri, Necâşî'nin üzerinde derin tesir icra etti. Müşrikler ise, durdukları yerde sus pus kesildiler.
Necâşî, bir müddet düşündükten sonra Hz. Câfer'e,
"Yanında bu bahsettiklerinden bir şey var mı?" diye sordu.
Hazret-i Ca'fer,
"Evet var," dedi ve Meryem Sûresinin baş taraflarını okudu.
"Kâf hâ yâ ayn sâd.
Bu âyetler, kulu Zekeriyâ'ya Rabbinin rahmetini zikirdir.
Hani o Rabbine gizlice niyaz etmişti.
Ve demişti ki: 'Ey Rabbim, artık benim kemiklerim yıprandı, başım ihtiyarlıkla tutuşup saçlarım aklandı. Sana ettiğim duâlarımda da, ey Rabbim, ben hiç mahrum kalmadım." 261
Sonraki âyetlerde, Hazret-i Meryem'in, İsâ'ya (a.s.) nasıl hamile kaldığı, Hazret-i İsâ'nın dünyaya nasıl geldiği, bir mu'cize olarak beşikte nasıl konuştuğu, sonra da Allah tarafından peygamber olarak gönderildiği anlatılıyordu.
Okunan âyetler, Necâşî'nin ruh dünyasına, gözlerinden yaşlar akıtacak kadar tesir etti. Hatta akan yaşlar sakalını bile ıslattı. Hazır bulunan rahipler de gözyaşlarını tutamadılar.
Kur'ân-ı Kerim'in manevî cazibesine kapılan iç âlemi bir nebze teskin olduktan sonra, Necâşî,
"Vallahi," dedi, "bu aynı kandilden fışkıran bir nurdur ki, Musâ da, İsâ da onunla gelmişti."262
Bu haklı itirafından sonra da müşrik elçilere dönerek, "Vallahi, ben ne onları size teslim ederim, ne de onlar hakkında herhangi bir kötülük düşünürüm"263 dedi.
Necâşî'nin bu beklenmedik kararı karşısında elçilerin, boyunlarını bükerek sarayı terk etmelerinden başka çâreleri kalmadı.
Buna rağmen elçiler, bilhassa Arab'ın siyaset dâhisi kabul ettikleri Amr bin As, bu işin peşini bırakmayacağını söyledi ve yeni bir taktik uygulamaya karar verdi.
Ertesi gün tekrar Necâşî'nin huzuruna çıkarak, Müslümanların Hazret-i İsâ hakkında çok garip şeyler söylediklerini anlattı. Hükümdar, yine Müslümanlarla konuşmayı uygun buldu ve onları yanına çağırttı. Temsilci olan Hazret-i Câfer'e,
"Hazret-i İsâ hakkında ne düşünüyorsunuz?" diye sordu.
Hz. Câfer şu cevabı verdi:
"Biz Hz. İsâ hakkında Peygamberimizin bize Allah'tan getirip bildirdiğini söyleriz.
O, Allah'ın kulu, Resûlü ve Allah'ın (sâir ruhlar gibi yarattığı ve) gönderdiği bir ruhtur. O, dünyadan ve erkekten vazgeçen iffetli bir kız olan Meryem'e ilka edilmiş olan Allah'ın bir kelime'sidir. (Yani Cenâb-ı Hakkın "Kün" emriyle babasız dünyaya gelmiştir.) Meryem oğlu İsâ'nın hâli ve şânı bundan ibârettir."264
Müslümanların Hz. İsâ hakkındaki bu kanaatları Necâşî'yi oldukça sevindirdi. Eline bir çubuk aldı ve yere bir çizgi çizerek: "Bizim ile sizin aranızda, bu hususta, şu çizgi kadarcık bir fark var. Zaten biz de onu sizin söylediğinizden başka bir şekilde telâkki etmiyoruz" dedi.265
Elçiler Necâşînin himâyeden vazgeçmesini beklerken hayal kırıklığına uğradılar.
Necâşî Müslümanlara da,
"Sizi ve yanından geldiğiniz zâtı tebrik ederim ki, o, Allah'ın Resûlüdür. Zaten biz onun vasıflarını kitabımız olan İncil'de okumuştuk. O peygamberi, Meryem oğlu İsâ da insanlığa müjdelemişti. Allah'a yemin olsun ki, eğer o bu ülkemde bulunmuş olsaydı, ayakkabılarını taşır, ayaklarını yıkardım"266 dedi.
Hak ve hakikatı görüp idrâk eden Necâşî, Peygamberimizin Risâletini tasdik eden sözlerinden sonra, bundan böyle Müslümanlara karşı takınacağı tavrı da şu sözleriyle ifâde etti:
"Gidiniz! Ülkemin el sürülmemiş kısmında her tecâvüzden mahfuz, emniyet ve huzur içinde yaşayınız."Size kötülük eden helâk olur. (Bu sözlerini üç kere tekrarladı.) "Ben sizden herhangi birinizi üzüp de, bir dağ kadar altına sahip olacağımı bilsem, yine de buna teşebbüs etmem."267
Necâşînin bu kesin ve kararlı sözlerinden sonra, elçilere elbette gerisin geri Mekke'ye dönmekten başka yapacak birşey kalmamıştı. Hatta, Necâşî kendilerine getirdikleri hediyelerini bile iâde etti.
Bu haberi duyan Kureyş müşrikleri büyük bir sarsıntı geçirdiler. Korktukları başlarına gelmiş sayılırdı!

Muhacirlerin Mekke'ye Dönüşü

Habeşistan'a hicret eden Müslümanlar her ne kadar müşriklerin eziyet ve hakaretlerinden kurtulmuşlar ve dinî vazifelerini rahatlıkla yerine getirme imkânını elde etmişlerse de doğup büyüdükleri ana baba vatanından uzakta, gurbet hayatı yaşıyorlardı. Bu durum kendilerini üzüyordu.
Son kafilenin hicretinden üç ay gibi kısa bir zaman sonra, Kureyş ileri gelenlerinden bir kaçının Müslüman olduğu yolunda haberler aldılar. İleri gelenlerinin Müslüman olması demek, müşriklerin toptan İslâma teslim olması demekti.
Bu haberler üzerine, Mekke'nin artık kendileri için bir eziyet ve hakaret diyarı olmaktan çıkmış bulunduğu zannıyla altısı kadın 39 kişilik bir kafile, anayurtlarına dönmek üzere yola çıktılar. Ancak, Mekke'ye yaklaştıklarında bu haberin asılsız olduğunu öğrendiler. Ne var ki, artık geri dönmek bir hayli zordu.
Mekke'ye girebilmek içinse, ya müşrik olan akraba ve dostlarının himâyesine sığınmaları veya kimseye görünmemeleri gerekiyordu. Şehre serbestçe girmeye kalkmaları, kendilerini düşmanın insafsız ellerine teslim etmek olurdu. Bu bakımdan, muvakkat da olsa bir kısmı müşrik akraba ve dostlarının himâyesine sığınmayı tercih ettiler. Bir kısmı ise, himâyeye lüzum görmeden, gizlice şehre girdiler.
Bu arada Habeş ülkesine geri dönenler de oldu. Bunlar, Müslümanların Medine'ye hicretlerine kadar orada kaldılar. Sonra bir kısmı hicretin hemen akabinde Medine'ye gelip Müslümanlara katıldılar. Bir kısmı ise, uzun müddet Habeşistan'da ikâmet ettiler.
Mekke'ye yerleşenler, Medine'ye hicrete kadar buradan ayrılmadılar. Müşriklerin her türlü eziyet ve işkencelerine imanlı göğüslerini siper ederek îmân küfür mücadelesinde azimle sebât ettiler.268
 


255. İbni Hişâm, Sîre, 1/345-346; İbni Sa'd, Tabakât, 1/207; Taberî, 2/222
256. İbni Hişâm, Sîre: 1/356; Taberî, Tarih: 2/225
257. İbni Hişâm, Sîre, 1/358
258. İbni Hişâm, Sîre, 1/359
259. İbni Hişâm, Sîre: 1/359-360; İbni Kesîr, Sîre: 2/20-21
260. İbni Hişâm, Sîre: 2/19
261. Meryem Sûresi, 1-4
262. İbni Hişâm, Sîre: 1/360; İbni Kesîr, Sîre: 2/21
263. İbni Hişâm, Sîre: 1/360; İbni Kesîr, Sîre: 2/21
264. İbni Hişâm, Sîre: 1/261
265. İbni Hişâm, Sîre: 1/261
266. İsfâhanî, Delâil, s. 207; Halebi, İnsanü'l-Uyûn: 1/341
267. İbni Kesîr, Sîre, 2/22
268. İbni Hişâm, Sîre: 2/3; İbni Sa'd, Tabakât: 1/207

Kainat' ın Efendisi (ASM)