HZ. EBÛ BEKİR MÜSLÜMANLARIN SAFINDA
Hazret-i Ebû Bekir, eskiden beri Resûl-i Ekrem Efendimizin en
yakın dostlarından biri idi. Samimi görüşür ve konuşurlardı.
Onda da göze çarpan en mühim vasıf; Cahiliyye Devrinin çirkin âdetleri, kötü
ahlâk ve yaşayışlarıyla fıtratını bozmamış olması, ruh, kalb ve aklını şirk
inancı ile kirletmemiş bulunmasıydı. Tanınmış bir tüccardı. Kavminin ileri
gelenleri her zaman fikrinden istifade ederlerdi. Kureyş'in kan davalarını
halleden de oydu. Bir diğer mühim vasfı da; Kureyş âilelerinin soy soplarını,
nesep şecerelerini, iyilik ve kötülüklerini gayet iyi bilmesi idi.
Resûlullah Efendimiz, henüz açıktan dâvete başlamamıştı. Fakat yine de dâvâsı
kulaktan kulağa yayılmış ve Kureyş ileri gelenleri tarafından duyulmuştu.
Hz. Ebû Bekir, Yemen tarafına yaptığı bir seyahetten henüz dönmüştü. Başta Ebû
Cehil, Ukbe bin Ebi Muayt ve bazı Kureyş ileri gelenleri kendisine "Hoş geldin"
demek için evine vardılar.
Hz. Ebû Bekir,
"Ben Mekke'de yokken neler olup bitti? Önemli bir haber var mı?" diye sordu.
"Ey Ebû Bekir" dediler. "Büyük iş var! Ebû Talib'in yetimi Muhammed,
peygamberlik iddiasına kalkıştı. Biz de senin Yemen'den dönüşüne kadar beklemeyi
uygun bulduk. Artık, sen o dostuna git, ne edeceksen et."
Hz. Ebû Bekir, derhal Fahr-i Kâinatın evine vardı:
"Yâ Ebe'l-Kasım! Peygamberlik iddiasında bulunduğun, kavminden ayrıldığın ve
atalarının dinini kötüleyip, inkâr ettiğin doğru mu?" diye sordu.
Resûl-i Zişan Efendimiz, küçük yaşlarından beri beraber oldukları Hz. Ebû
Bekir'in bu sözlerine önce tebessüm buyurdu. Sonra da,
"Yâ Ebâ Bekir! Ben sana ve bütün insanlara gönderilmiş Allah'ın Resûlüyüm.
İnsanları bir tek olan Allah'a dâvet ediyorum. Sen de şehâdet getir" dedi.
Hz. Ebû Bekir'in akıl ve gönül âleminde bir anda şimşekler çaktı. Bu sözleri,
küçük yaşından beri çok iyi tanıdığı, zâtını candan seven ve sayan ve o âna
kadar mübârek dudaklarından hilâf-ı hakikat tek bir söz işitmeyen Muhammedü'l-Emîn'den
(a.s.m) duyuyordu. Hiçbir tereddüt emâresi göstermeden derhal kelime-i şehadet
getirerek Müslüman oldu.170
İslâma davet karşısında en ufak bir tereddüt göstermeyişini Resûlullah Efendimiz
onun için bir fazilet sayarak şöyle buyurmuştur: "Ebû Bekir'den başka imâna
davet ettiğim herkes bir duraklama, bir tereddüt, bir şaşkınlık geçirdi. Fakat
o, kendisine İslâmı anlattığım zaman ne durakladı ve ne de tereddüt etti."171
Resûl-i Ekrem Efendimizi, bu itibarlı dostunun Müslüman olması fazlasıyla
sevindirdi. Hz. Âişe Validemizden gelen bu husustaki rivâyet şöyle:
"Nebiyy-i Ekremi iki dağ aralığında, Hz. Ebû Bekir'in Müslüman olmasından daha
çok sevindiren bir başka hâdise olmamıştır."
İslâmla şereflenen Hz. Ebû Bekir'in daha evvel gördüğü bir rü'yâsı da böylece
gerçekleşmiş oldu: Rüyasında bir ayın Mekke'ye indiğini, sonra bölünerek şehrin
evlerine dağıldığını, sonra da toplanıp kendi evine girdiğini görmüştü.
Bu rüyâsını o zaman ehl-i kitaptan bazı âlimlere anlatmıştı. Onlar, gelmesi
beklenen peygamberin pek yakında Mekke'den çıkacağını, kendisinin de ona uyup
bahtiyarlar arasında yer alacağını söylemişlerdi.172
Hazret-i Ebû Bekir, Müslümanlığını izhâr etmekten de çekinmedi.
Müslüman olması Kureyş arasında büyük bir yankı uyandırdı. Çünkü o, Kureyş
içinde itibarlı, sağlam, güvenilir, sözünde sâdık biri idi. Sevimliliği ve
yumuşak huyluluğu da onu kavmine sevdirmişti.
Hazret-i Ebû Bekir, Müslüman olan hür erkeklerin ilk halkasını temsil ediyordu.
Onun Müslüman olmasıyla, îmân halkası biraz daha genişledi, yollar biraz daha
açıldı ve müstakîm caddede yürüyen bahtiyarlar daha da arttı. Onun vasıtasıyla
Müslüman olan Hz. Bilâl-i Habeşî ile, îmân ve İslâm nîmetine erişen ve her biri
âdetâ bir sınıfın temsilcisi durumunda bulunan ilk Müslümanlar şunlar oldu:
Kadınlardan, Hazret-i Hatice, çocuklardan Hazret-i Ali, hür erkeklerden Hazret-i
Ebû Bekir, azadlı kölelerden Hazret-i Zeyd bin Hârise, kölelerden Hazret-i
Bilâl-i Habeşî (Radıyallahü Anhüm).
170. İbni Hişâm, Sîre, 1/268; İbni Sa'd, Tabakât, 3/171
171. İbni Hişâm, Sîre: 1/269; İbn Esir, Üsdü'l-Gâbe: 3/206
172. Süheyli, Ravdü'l-Ünf: 1/165