Resûl-i Ekremin, Amcasını İslâma Dâveti
Ebû Tâlib, müşriklerle arasında geçen konuşmadan sonra Peygamberimize,
"Vallahi, ey kardeşimin oğlu! Senin onlardan istediğin şeyi, ben hak ve
hakikatten uzak görmedim" dedi.
Bunun üzerine Resûl-i Ekrem Efendimiz, sevdiği ve saydığı amcasının Müslüman
olacağı ümidiyle sevinç içinde,
"Ey Amca!" dedi. "Gel, bari sen 'Lâ ilâhe illallah' de de, onunla sana âhirette
şefaat edebileyim."
Fahr-i Kâinatın bu candan ve samimi arzusuna ne yazık ki, amcası gönlünü
ferahlatıcı bir cevap vermedi.
"Yeğenim," dedi, "vallahi, benden sonra, sana ve atalarının oğluna, çok
yaşlanmaktan dolayı bunaklık atfetmeleri korkusu olmasaydı, istediğin şeyi
söyleyip, sana tabi olurdum. Kureyş, o istediğin sözü; ölümden korkarak
söylediğimi zannedecekleri için, söyleyemeyeceğim."
Fakat, buna rağmen, sevgili Peygamberimiz, amcasını İslâma dâvetten ve teşvikten
vazgeçmedi. Mübârek kalbi, kendisini canı gibi seven amcasının îmânsız gittiği
takdirde uğrayacağı dehşetli akibetin ızdırabıyla çarpıyor ve devamlı,
"Ey amca, 'La ilâhe illallah' de ki onunla âhirette sana şefaat edebileyim"
diyordu.
Yine böyle bir dâvet ve teşvikte bulunduğu sırada, Ebû Talib'in başucunda Ebû
Cehil ile Abdullah bin Ebî Ümeyye de vardı. İkisi de,
"Yâ Ebû Talib! Sen, Abdülmuttalib'in milletinden, onun dininden yüz mü
çevireceksin?" dediler.
Resûl-i Ekrem, müşriklerin bu sözlerine aldırış etmedi ve kelime-i tevhidi
amcasına arza devam etti. Onlar da aynı şekilde sözlerini tekrarlayıp durdular.
Sonunda Ebû Tâlib kendisinin Abdülmuttalib'in dini üzere olduğunu söyledi.289
Buna rağmen Peygamberimizin mübârek gönlü, kendisini çok seven amcasının,
kendisine her türlü eziyet ve hakareti revâ gören müşriklerle aynı âkibete
uğramaktan derin ızdırab duyuyor ve
"Ey Amca, şunu bilmelisin ki, Allah tarafından alıkonuncaya kadar, senin
affedilmeni isteyip duracağım"290 diyordu.
Nihâyet, Ebû Talib, makbul bir îmâna nâil olamadan 87 yaşında iken dünyaya
gözlerini yumdu.291
Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, indirdiği âyet-i kerime ile Resûlullahın şahsında
bütün mü'minlere hitap etti:
"Sen, sevdiğin kişiyi hidâyete erdiremezsin. Ancak Allah dilediğine hidâyet
verir. Doğru yolda olanları en iyi bilen de Odur." 292
Resûl-i Ekrem Efendimizin mübârek ve nazik kalbi, amcasının vefatıyla fazlasıyla
acı duydu. Gözleri yaşla doldu ve mübârek dudaklarından şu cümleler döküldü:
"Allah ona rahmet etsin. Mağfiretini ihsan buyursun."
Vefatı sırasında Hz. Abbas da Ebû Tâlib'in başucunda bulunuyordu. Hz. Abbas o
sırada henüz Müslüman olmamıştı. Tam öldüğü sırada dudaklarının kımıldadığını
görünce, kulak verip dinledi ve "Lâ ilâhe illallah" dediğini işitti. Resûl-i
Ekrem Efendimize,
"Ey kardeşimin oğlu! Vallahi, kardeşim Ebû Tâlib, senin söylemesini istediğin
tevhid kelimesini söyledi" dedi.
Resûl-i Kibriyâ, gözyaşları arasında,
"Ben işitmedim" buyurdu.293
Amcasını kaybedişinden dolayı, bütün insanlığa rahmet hazinesi olan kalbi
teessür içinde olan rahmet Peygamberi Efendimiz, cenâzesinin arkasından da şöyle
duâ etti:
"Amca, Rabbim seni rahmetine eriştirsin, hayırla mükâfatlandırsın."294
Bu sırada yine mevzu ile ilgili şu âyet-i kerime nazil oldu ve mü'minlere
değişmez bir ölçü verdi:
"Akrabâ bile olsalar, onların Cehennemlik oldukları ortaya çıktıktan sonra
müşrikler hakkında Allah'tan af dilemek, ne Peygambere ve ne de îmân edenlere
uygun düşmez." 295
Amcasının vefatı Resûl-i Ekremi hem üzdü, hem de derinden derine düşündürdü.
Zira kendisine o âna kadar zahirî hâmilik eden, müşriklerin şirretliklerinden
muhafaza etmeye çalışan o idi.
Gerçekten en zor ve çetin şartlar altında bile çok sevdiği yeğeninin
koruyuculuğunu esirgememiş, akrabalarının düşmanlıkları pahasına himâyeden
vazgeçmemişti. Bu himâye sebebiyle Kureyş müşrikleri Peygamber Efendimize fazla
ilişememişlerdi.
Ama şimdi ortada Ebû Tâlib yoktu. Müşriklerin dinmek bilmez kin ve
husumetlerinin eseri olan taşkınlıklarına karşı kendisini zahîren koruyacak
kimse kalmamıştı. Ama, Cenâb-ı Hakkın muhafaza ve himâyesi de hiç bir maddî
himâyeci ve koruyucuya ihtiyaç bırakmayacak tarzda sevgili Resûlünün üzerinde
bundan böyle de eksik olmadı.
Ebû Tâlib'in îmânı meselesinde çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Şiâ âlimleri
îmânlı gittiğine kâildirler. Ehl-i Sünnet âlimlerinin ekserisi ise, îmân
etmediğini söylemektedirler. Bununla birlikte Peygamber Efendimizle iftihar
ettiği ve onun peygamberliğini kalben tasdik ettiğine dâir bazı emareler
şiirlerinden anlaşılmaktadır.
Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri de bu hususla ilgili olarak şöyle der: "Ehl-i
Teşeyyu (şialar), îmânına kâil; ehl-i sünnetin ekserisi ise, îmânına kâil
değildir. Fakat, benim kalbime gelen budur ki: Ebû Tâlib, Resûl-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâmın Risâletini değil, şahsını, zâtını gayet ciddi severdi.
Onun -o gayet ciddi- o şahsî şefkatı ve muhabbeti, elbette zâyie gitmeyecektir.
Evet, ciddi bir surette Cenâb-ı Hakkın Habib-i Ekremini sevmiş ve himâye etmiş
ve taraftarlık göstermiş olan Ebû Tâlib'in; inkâra ve inâda değil, belki hicab
ve asabiyet-i kavmiyye gibi hissiyata binâen makbul bir îmân getirmemesi üzerine
Cehenneme gitse de, yine Cehennem içinde bir nevi hususî Cenneti, onun
hasenâtına mükâfaten halkedebilir. Kışta bâzı yerde baharı halkettiği ve
zindanda -uyku vasıtasıyla- bâzı adamlara zindanı saraya çevirdiği gibi, hususî
Cehennemi, hususî bir nevi Cennete çevirebilir..."296
Hz. Hatice'nin Vefatı
Ebû Tâlib'in vefatından üç gün gibi kısa bir zaman sonra, Efendimizin pâk
zevcesi Hz. Hatice de bi'setin 10. yılı, Ramazan ayında 65 yaşında iken fani
dünyadan ebedî âleme göç etti.
Namazını bizzat Resûl-i Kibriyâ Efendimiz kıldırdı ve Hacun Kabristanına
defnedilirken gözlerinde yaş, onu örten kara toprağı uzun uzun seyretti.
Ard arda vuku bulan bu acı hâdiseler Nebiyy-i Muhterem Efendimize pek ziyâde
hüzün ve elem verdi. Çünkü Hz. Hatice, teslimiyeti, itâati, kalbinin rikkati,
vefakârlığı, şefkatı, îmânının kuvveti, sadakat ve faziletiyle onun yeryüzünde
en büyük destek ve tesellicisi idi. Herkes düşman iken Risâletini ilk defa o
tasdik etmişti. Herkes, ondan uzaklaşıp kaçarken o, kendine kalbini açmış ve
muhabbetini rikkatli kalbine gömmüştü. En sıkıntılı zamanlarında tek teselli
kaynağı olmuştu.
Resûl-i Kibriyâ Efendimizin bu derin teessüründe Hz. Hatice-i Kübrâ'ya olan
müstesna sevgisinin de şüphesiz büyük payı vardı. Öyle ki, vefâtından sonra bile
onu hiçbir zaman unutmadı ve yeri geldikçe ondan takdirle, rahmet ve muhabbetle
bahsederek hatırasını yâdederdi. Ona olan sevgisinin bir tezahürü olarak,
akrabalarına dahi yardımda bulunur, şefkat ve merhametini onlardan hiçbir zaman
eksik etmezdi.
Günün birinde Hz. Hatice'nin kızkardeşi Hâle'nin sesini duyunca hemen sevgili
hanımını anmıştı. Buna şâhid olan Hz. Âişe Vâlidemiz; "Allah'ın kendisine ondan
daha genç ve güzel hanımlar verdiğini" söylemişti.
Resûl-i Ekrem Efendimiz, Hz. Âişe'nin bu sözlerinden rahatsız olduğunu belli
etmiş ve Hz. Hatice'nin iyilik ve faziletlerinden bahsetmişti. Habib-i
Kibriyânın söylediklerinden rahatsız olduğunu anlayan ferasetli Âişe (r.a.)
içtenlikle,
"Yâ Resûlallah! Seni Peygamber olarak gönderen
Allah'a yemin ederim ki, bundan
sonra Hatice'nin menkıbelerini her zaman anlatmanı istiyorum"297 diyerek gönlünü
almaya çalışmıştı.
Yine, Resûl-i Ekremin Hz. Hatice Validemizi dâimâ takdir ve muhabbetle
yâdettiğini ve Hz. Âişe Validemizin bunu kıskandığını, bizzat Hz. Âişe'nin
(r.a.) şu ifâdelerinden öğreniyoruz:
"Nebinin (a.s.m.) kadınlarından hiç birini, Hz. Hatice'yi kıskandığım kadar
kıskanmadım. Halbuki; onu Resûlullahın yanında görmemiştim bile! Fakat,
Resûlullah, onu benim yanımda çok yâdederdi. Çok kere koyun keser, Hz.
Hatice'nin samimi arkadaşlarına et gönderirdi. Bazen ben sabırsızlık göstererek,
'Sanki yeryüzünde Hatice'den başka kadın yok mu?' derdim. Resûlullah da,
'Hatice şöyle idi, Hatice böyle idi' diye iyiliklerini sayar ve 'Ondan
çocuklarım var' buyururdu."298
Resûlullah Efendimiz Hira'ya devam ettiği sıralarda Hz. Hatice Validemiz de ona
yiyecek taşırdı.
Bu sırada bir gün Cebrâil (a.s.) gelerek, "Yâ Resûlallah! İşte şu uzaktan sana
doğru gelen Hatice'dir. Yanında içinde yemek bulunan bir kab var. Yanına geldiği
zaman, ona Rabbinden ve benden selâm söyle! Cennette inciden yapılmış bir
sarayın kendisine verileceğini müjdele ki, onun içinde ne gürültü patırtı
vardır, ne de çalışmak çabalamak"299 dedi."
Hz. Ali de Rasulullah'dan şöyle işitmiştir:
"Kendi zamanımdaki kadınların hayırlısı İmrân'ın kızı Meryem'di. Bu ümmetin
kadınlarının hayırlısı da Hatice'dir"300
Ard arda vuku bulan bu acı hâdiselerin mübârek kalbleri üzerinde bıraktığı derin
teessür ve elem sebebiyle Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, bi'setin bu 10. yılını
"senetü'l-hüzün (hüzün yılı)" olarak isimlendirdi.
Müşrikler Eziyet ve Hakaretlerini Arttırıyor
Ebû Tâlib'in vefâtına Peygamber Efendimiz ve Müslümanlar üzülürken, müşrikler
ise sevindiler. Artık, karşılarında sevgili Peygamberimize arka çıkacak
Hâşimoğullarının reisi yoktu. Bunu fırsat bilerek eziyet ve hakaretlerine hız
verdiler. Ebû Tâlib'in hayatında cür'et edemedikleri bir çok taşkınlık ve
insafsızca hareketlerde bulunmaya başladılar.
Resûl-i Ekrem, bir gün yoldan geçerken, müşriklerden biri, üstünü başını toz
toprak içinde bırakmıştı. Bu âdice harekete hiç bir karşılık vermeden öylece
evine dönmüştü. Sevgili babasının, bu halini gören Hz. Fâtıma, onun üstünü
başını temizlerken, göz yaşlarını tutamamış ve hüngür hüngür ağlamıştı. Bir süre
önce annesini kaybetmekle zaten gönlü mahzun ve kırık olan Hz. Fâtıma, babasını
da bu halde görmekle âdeta kalbinden vurulmuştu. Sanki o damlalar gözünden
değil, kalbinden, ruhundan akıp geliyordu.
Şefkat menbaı Peygamberimiz dayanılmaz bu manzara karşısında yine itidalini
muhafaza etti, yine yüce Yaratıcısına güvendi, yine Ona döndü ve ağlayan mâsum
yavrusunun gözyaşlarını mübârek eliyle silerek, "Ağlama kızım ağlama,
Allah
babanı koruyacaktır" dedi.
Sonra da düşünceli düşünceli ilâve etti:
"Ebû Tâlib'in ölümüne kadar müşrikler bana böyle eziyet ve hakarete cür'et
etmemişlerdi."301
Bu devrede, müşriklerin eziyet ve hakaretleri öylesine insanlık dışı bir
hüviyete bürünmüştü ki, Ebû Leheb gibi İslâmın en büyük bir düşmanının dahi
gayretine dokunmuş, onun bile akrabalık damarını tahrik etmiş ve bu durum böyle
sürerse Efendimize arka çıkacağını bile ifade etmesine sebep olmuştu.
Ebû Leheb'in bu sözleri üzerine müşrikler bir süre Peygamberimizden uzak
durdular. Ne var ki, Ebû Leheb'in akrabalık bağından gelen sun'î himâyesi pek
fazla sürmedi. Resûl-i Ekremin halkı Allah'a îmâna dâveti karşısında, tahammülü
ve nesebî taraftarlığı kısa zamanda tükendi ve himâyeden vazgeçtiğini ilân etti.
Himâyeden vazgeçmekle de kalmadı, eski düşmanlığını da aynı şiddetiyle devam
ettirdi. Ömrünün sonuna kadar bu düşmanlığından vazgeçmedi.
285. İbni Hişâm, Sîre: 3/34; İbni Sa'd, Tabakât: 1/133
286. "Kevser" Cennette bir havuzdur. Resûl-ü Ekrem Efendimizin ümmeti onun
başına gelip içecektir. Yahut çok hayır demektir ki, peygamberliğine, Kur'ân'a,
Şeriata ve benzerlerine şâmildir. "Kevser" pekçok hayır demektir. İlim, amel,
iki âlemde şeref gibi. Resûl-i Ekrem Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde şöyle
buyurmuşlardır. "O Cennette bir nehirdir. Rabbim onu bana vaadetti. Onda pek çok
hayır var. Suyu baldan tadı, sütten beyaz, kardan soğuk, kaymaktan yumuşaktır.
İki kenarı zeberceddir. Bardakları gümüştendir. Ondan içen bir daha susuzluk
duymaz." Bâzı âlimlere göre ise "Kevser" Resûlullahın (a.s.m.) evlâdı, etbâı
yahut ümmetinin âlimleri yahut Kur'ân'dır." (Bkz.: Hasan B. Çantay, Kur'ân-ı
Hakim ve Meâl-i Kerîm: 3/1226.)
287. İbni Hişâm, Sîre, 2/57; İbni Sa'd, Tabakât, 1/211-212
288. Sa'd Sûresi, 5-6
289. Buharî, 2/326; Taberî, 2/219-220
290. Buharî, 2/326; Taberî, 2/219-220
291. İbni Hişâm, Sîre: 1/60
292. Kasas Sûresi, 56
293. İbni Hişâm, Sîre: 1/59
294. Süheyli, Ravdü'l-Ünf: 1/260.
295. Tevbe Sûresi, 113
296. Bediüzzaman Said Nursî, Mektûbat s. 398-399
297. Buhari: 2/315; Müslim: 7/138; Ahmed b. Hanbel, Müsned: 2/58
298. Müslim, Fezâilü's-Sahabe, 74; Tirmizi, 62
299. Müslim, Fezâilü's-Sahabe, 71
300. Müslim, 69; Tirmizi, 62
301. Taberî, Tarih: 2/229