Hz. Ömer'in İtiraf Ve Nedâmeti
Hz. Ömer, o günkü halet-i ruhiyesini ve sonradan duyduğu nedâmeti şöyle anlatır:
"Ben, hiç bir zaman o günkü gibi bir musibete uğramadım. Peygambere hiçbir zaman
başvurmadığım bir biçimde başvurmuştum. Eğer o gün, kendi görüşümde bir topluluk
bulsaydım, bu musalaha ve muâhede yüzünden hemen bunların içinden ayrılır,
onların yanına varırdım.
"Nihayet, Allahü Teâla, işin sonunu hayır ve rahmet kıldı. Resûlullah ise, işin
böyle olacağını çok iyi biliyormuş.
"O gün, Resûlullaha (a.s.m.) karşı sarfetmiş olduğum sözlerimden duyduğum
korkudan dolayı neticenin hayır olmasını ümit ederek oruçlar tutmaktan,
sadakalar vermekten, namazlar kılmaktan ve köleler azâd etmekten geri
durmadım."238
Resûl-i Ekrem Efendimiz, muâhede ve musalaha işini bitirdikten sonra,
Sahabîlere, "Artık kalkınız, kurbanlıklarımızı kesip sonra başlarınızı tıraş
ediniz" diye seslendi.239
Ne var ki, Hz. Resûlullaha sonsuz hürmet ve muhabbetlerine rağmen Sahabîlerin
hiçbirinde bu emir karşısında bir hareket görülmedi. Peygamber Efendimiz, emrini
ikinci bir kez tekrarlamak zorunda kaldı:
"Kalkınız, kurbanlıklarınızı kesip, sonra başlarınızı tıraş ediniz."
Fakat, Sahabîler aynı şekilde sanki bu emri duymamış gibi davranıyor, kurban
kesme ve tıraş olma işine başlamıyorlardı. Resûl-i Ekrem emrini üçüncü kere
tekrarladı:
"Kalkınız, kurbanlıklarınızı kesip, sonra başlarınızı tıraş ediniz"240 buyurdu.
Yine Sahabîlerden bu konuda bir hareket görülmedi. Emrini üç kere tekrarlamasına
rağmen, Ashabdan kimsenin kalkmadığını gören Hz.Fahr-i Âlem, dönüp hanımı Hz.
Ümmü Seleme'nin yanına gitti.
"Ey Ümmü Seleme! Nedir şu halkın tutumu? Onlara; kurbanlıklarınızı kesiniz,
başlarınızı tıraş ediniz diye tekrar tekrar söylüyorum. Fakat hiç biri emrime
icabet etmiyor" diyerek Sahabîlerin bu durumundan şikâyet etti.241
Müstesna zekâ ve fazilet sahibi olan Hz. Ümmü Seleme şöyle dedi:
"Yâ Nebiyyallah! Bu işi yapmak istiyor musunuz? O halde şimdi dışarı çıkınız,
sonra kurbanlık develerini kesinceye ve berberini çağırıp o seni tıraş edinceye
kadar Ashabdan hiçbirisine bir kelime bile söylemeyin. Çünkü, sen kurbanını
kesecek ve tıraş olacak olursan, halk da öyle yapar."242
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (a.s.m.), dışarı çıktı. Hiç kimseyle
görüşmeden ve hiç kimseye birşey söylemeden, ihramını sağ koltuğu altından
çıkarıp sol omuzuna attı. Kurbanlık develerini kesti. Ve berberi Huzaâlı Hıraş
bin Ümeyye'yi çağırıp tıraş oldu.243
Bunu gören Sahabîler de derhal kurbanlık develerini kesmeye ve başlarını tıraş
ettirmeye başladılar. Hz. Ümmü Seleme der ki: "Kurbanlıklara öylesine koştular,
öylesine yığıldılar ki, neredeyse birbirlerine ezeceklerdi."244
Sahabîlerin, Resûlullaha muhalefet etmek için tekrarlanan emrini yerine
getirmeyip bekledikleri elbette söylenemez. Belki onlar, çok ağır buldukları
muâhede ve musalaha hükümlerinin vahiy ile ortadan kaldırılacağını düşünüyor ve
bu vahiy ile Peygamber Efendimizin (a.s.m.), verdiği emirden vazgeçeceğini
umuyorlardı. En azından, umre amellerini tamamlayabilmek için Mekke'ye
girmelerinin temin edilebileceğini ümit ediyorlardı. Bunun gerçekleşmesi için de
bekliyorlardı. Nitekim, bu hususta herhangi bir vahyin inmediğini ve Hz.
Resûlullahın da kurbanlık develerini kesip, mübârek başlarını tıraş ettirdiğini
görünce, onların da Resûl-i Kibriyâya (a.s.m.), muhalefet etmiş duruma düşmemek
için süratle kurbanlık develerini kesmeye ve başlarını tıraş ettirmeye
başladıkları görülüyordu.
Bu hadiseden, Ayrıca Hz. Ümmü Seleme'nin de müstesna bir zekâ ve fazilete sahip
olduğunu anlıyoruz. Hattâ, "Ümmü Seleme'nin Hudeybiye'de gösterdiği dirâyet ve
fetâneti İslâm tarihinde hiç bir kadın göstermemiştir"245 denilmiştir.
Peygamberimizin Duâ Etmesi
Sahabîlerden bir kısmı başını kazıttırıyor, kimisi de kısaltıyordu. Bunu gören
Efendimiz, "Allah başlarını kazıttıranlara rahmet etsin"246 diye duâ etti.
Saçlarını kısalttıran Sahabîler bu duâ karşısında bir an tereddüt geçirdiler.
Aynı duâyı kendilerine de yapmalarını Efendimizden rica ettiler.
Peygamberimiz yine, "Allah başlarını kazıttıranlara rahmet etsin" diye duâ etti.
Sahabîler üçüncü kere, "Yâ Resûlallah! Kırptıran, kısalttıranlara da duâ et"
deyince, Resûl-i Ekrem, "Allah saçlarını kırptıran, kısalttıranlara da rahmet
etsin"247 diyerek onları da duâsının içine dahil etti.
Sahabîler, "Yâ Resûlallah! Neden saçlarını kırptıran, kısalttıranları hariç
tutup, saçlarını kazıttıranlara rahmet diledin?" diye sordular.
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, cevaben şöyle buyurdu:"Çünkü, saçlarını
kazıttıranlar, emre tam uyup diğerleri gibi şüpheye düşmediler."248
Sahabîler tıraş olduktan sonra, Allah tarafından estirilen bir rüzgâr, saçlarını
Harem-i Şerife doğru uçurup götürdü. Onlar bunu umrelerinin kabulüne bir işâret
sayarak birbirlerine müjdelediler.
Hudeybiye'den Ayrılış
Server-i Kâinat Efendimiz, Ashabıyla birlikte yirmi gün kadar kaldıktan sonra
Medine'ye dönmek üzere Hudeybiye'den ayrıldı.
Ashab-ı Kiram, Kâbe-i Muazzama'yı ziyâret edemeyip döndüklerinden dolayı çok
üzgün idiler.
Bu sırada Resûl-i Kibriyâ Efendimize, Mekke ile Medine arasında bulunan
Kürâü'l-Gamîm mevkiinde Müslümanların yakında büyük fetihlere kavuşacaklarını
müjdeleyen Fetih Sûresi nâzil oldu:
"Biz sana apaçık bir fetih yolu açtık."249
Cenâb-ı Hak, indirdiği aynı Sûrede, Ayrıca Server-i Kâinat Efendimizle
Müslümanların kısa zaman sonra gidip Kâbe'yi tavaf edeceklerini de haber veriyor
ve Resûlünün gördüğü rüyâyı tasdik ediyordu:
"And olsun ki Allah, Resûlünün gördüğü rüyanın hak olduğunu tasdik etti.
İnşaallah hepiniz emniyet içinde ve saçlarınızı tıraş etmiş veya kısaltmış
olarak Mescid-i Harâma gireceksiniz. Allah sizin bilmediğinizi bilir; onun için,
Mekke'nin fethinden önce size yakın bir fetih daha ihsân etti."250
Hz. Ömer, Medine'ye dönüşte, yol esnasındaki halet-i ruhiyesini ve Fetih
Sûresinin nazil oluşunu şöyle anlatmıştır:
"Hudeybiye'den dönerken, Resûlullahın (a.s.m.) yanında gidiyordum. Ona bir şey
sordum. Bana cevap vermedi. Tekrar sordum. Yine cevap vermedi. Üçüncü kere
sordum. Yine cevap vermedi.
"Kendi kendime: 'Ey Hattab'ın oğlu! Annen seni kaybetsin de, yok olasın! Bak.
Resûlullaha üç kerre sordun durdun da Resûlullah sorularına hiç bir cevap
vermedi. Sen aleyhinde Kur'an'dan âyet inmesini hakettin!' dedim.
"Aleyhimde âyet inmesinden korkarak devemi sürüp halkın tâ önüne geçtim. sanki
her şey beni tutup sıkıyordu. Aradan çok geçmeden bir münadinin, 'Ey Ömer bin
Hattab!' diyerek bana seslendiğini duydum. Kendi kendime, 'Ben, zaten aleyhimde
âyet inmiş olmasından korkmuştum!' dedim.
"Kalbime öylesine bir korku çökmüştü ki, onu ancak Allah bilir.
"Hemen döndüm. Resûlullahın huzuruna vardım. Selâm verdim. Selâmıma karşılık
verdi. Oldukça sevinçli idi:
"'Ey Hattabın oğlu! Bana bu gece bir Sûre indi ki o, bana üstünde güneş doğan
herşeyden daha sevgilidir' buyurduktan sonra, onu okudu:
"Biz, gerçekten, sana apaçık bir fetih ve zafer kapısı açtık..."251
Resûl-i Kibriyâ Efendimize Fetih Sûresinin nazil olması sırasında sâir
Müslümanlar da oldukça korkuya kapılmışlardı. İnen vahyin davranışlarıyla ilgili
olduğunu sanarak endişe etmişlerdi.
Mücemmi' bin Câriye, o ânı şöyle anlatır:
"Halk, korka korka develerinin yanına dağılmışlardı. Herkes birbirine soruyordu;
'Halka ne oluyor?' diye.
"'Resûlullaha vahiy gelmiş' dediler.
"Biz de, halkla birlikte korka korka Resûlullahın yanına doğru vardık.
Resûlullah ayakta duruyordu. Halk etrafında toplanınca onlara "İnna fetehna leke
fethan mübînâ..." diye Fetih Sûresinin âyetlerini okudu.
"O sırada, Sahabîlerden birisi, 'Yâ Resûlallah! Bu muâhede bir fetih midir?'
diye sordu.
Resûlullah Aleyhisselâm, 'Evet, hayatım kudret elinde olan Allah'a yemin ederim
ki bu muâhede, muhakkak bir fetihtir!' buyurdu."252
"Hudeybiye Büyük Bir Fetih'tir"
Resûl-i Ekrem Efendimiz, Medine'ye doğru Ashabıyla gelirken bir Sahabînin,
"Beytullahı tavaftan alıkonulmuşuz, kurbanlıklarımızın Haremde kurban
edilmelerine de mani olunmuştur. Müslüman olarak da bize gelip sığınanları
Resûlullah onlara geri çevirmiştir. Bu nasıl ve ne biçim fetihdir?" dediği
kendisine haber verildi.
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, "Bu, ne kötü bir sözdür" buyurduktan sonra,
Hudeybiye'nin büyük bir fetih olduğunu şöylece izah etti:
"Evet! Hudeybiye Sulhü en büyük fetihdir. Müşrikler, sizin kendi beldelerine
gidip gelmenize ve işinizi görmenize râzı olmuş, gidip gelirken de emniyet
içinde bulunmanızı istemişlerdir.
"Onlar şimdiye kadar hoşlanmadıkları İslâmiyeti de böylece sizlerden görecek,
öğreneceklerdir. Allah, sizi, onlara galip getirecek, gittiğiniz yerden sağ
salim ve kazançlı olarak geri döndürecektir! Bu ise, fetihlerin en
büyüğüdür."253
Hz. Resûlullahın böylesine kesin konuşmasından sonra Sahabîlerin de gönlüne bir
ferahlık geldi. Sulhün bir fetih olduğunu şöyle itiraf ettiler:
"Vallahi, yâ Resûlallah, bizler, bunu senin düşündüğün gibi düşünmemiştik!
Muhakkak ki sen, Allah'ın emirlerini bizden daha iyi bilirsin."254
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz Ashabıyla birlikte bir ay süren seferde sonra Zilhicce
ayı başında Medine'ye geldi.255
Hudeybiye Antlaşmasına Kısa Bir Bakış
Kendilerini Kâbe'yi ziyâret ve tavafa hazırlamış olan hakikat ve doğruluğa
müştak Sahabîler, maddelerin dış görünüşüne bakıp, Hudeybiye muâhede ve
musalasının aleyhlerinde olduğu kanaatına varmışlardı. Fakat zamanla sulhun
müsbet neticeleri görülmeye başlanınca, Resûl-i Ekrem Efendimizin (a.s.m.),
kararında ne kadar haklı olduğunu ve endişelerine de mahal bulunmadığını
anladılar.
Her şeyden evvel, İslâmın amânsız düşmanı olan Kureyş müşrikleri bu sulh ile
İslâm devletini resmen tanımış oluyorlardı.
Ayrıca bu sulh, diğer fetihlere de bir başlangıç olmuş, fetih kapılarının
açılması için bir anahtar teşkil etmiştir. Nitekim bu sulhu, daha doğrusu bu
mânevi fethi, kısa bir zaman sonra Hayber'in fethi ve ondan sonra da Mekke
Fethinin takip ettiğini görüyoruz.
Yine bu sulh sayesinde, Müslümanlar için mânevî tebliğlerini harp ve darptan
uzak, emniyet ve huzur içinde yerine getirebilecek bir zemin ve imkân doğmuştur.
Müslümanlarla müşrikler arasında birbirlerinin vücudunu ortadan kaldırmak için
cereyan eden harpler sebebiyle kimse kimseyle temas edip görüşme imkânı
bulamıyordu. Bu sulh devresiyle İslâmın ve Müslümanların işine yarayacak bu
geniş imkân meydana geldi.
Her ne kadar maddî kılıç bir müddet kınına sokulu durduysa da, Kur'anı Hakîmin
parlak mânevî kılıcı ortaya çıktı, kalb ve akılları fethe başladı. Anlaşma
sayesinde Müslümanlarla, müşrikler birbirleriyle serbestçe görüşme imkânı
buldular. Müslümanların yaşayışlarıyla gösterdikleri İslâmın güzellikleri onları
kendilerine cezbetti. Kur'an'ın sönmez nurları kavim ve kabilelerin inad ve
taassublarını kırıp, mânevî hükmünü icrâ etti. Meselâ, bir harp dâhisi olan
Halid bin Velid ve bir siyâset dâhisi bulunan Amr bin Âs gibi, maddî kılıçla
mağlubiyeti kabul etmek istemeyen zâtlar, bu sulh sayesinde Kur'an'ın mânevî
kılıcının cazibesinden kendilerini kurtaramayıp, Hz. Resûlullahın huzuruna
çıkarak teslimiyetlerini arz etmiş, Müslüman olmuşlardır.
Aynı şekilde sulhün tanıdığı imkân dolayısıyla Mekke'den Medine'ye, Medine'den
Mekke'ye ziyâretler, ticarî münasebetler başladı. Kureyş müşrikleri Müslümanları
yakından tanıma fırsatını buldular. Onların doğruluklarına, dürüstlüklerine
şahid oldular. Müslümanların nasıl bir hürriyet havası içinde yaşadıklarını
yakından takib ettiler. Bu arada Müslümanların telkin ve tavsiyesiyle birçok
müşrik îmân dairesine girdi. Kimisi de îmân ve İslâma karşı besledikleri
düşmanlıklarını yumuşatarak, imâna karşı meyil gösterdi.
Hudeybiye Sulhundan Mekke'nin fethine kadar geçen iki sene zarfında Müslüman
olanların sayısı, Resûl-i Ekrem Efendimizin peygamber olarak gönderilişinden
sulh gününe kadar geçen yaklaşık yirmi seneye yakın zaman içinde Müslüman
olanlardan çok daha fazla olmuştur. Umre maksadıyla yola çıkan Sahabîlerin
sayısı bin dört yüz iken, iki sene sonra Mekke'nin fethine gidildiğinde bu sayı
on bini buluyordu. Bu da, Hudeybiye Sulhunun ne kadar yerinde yapılmış bir
anlaşma olduğunu açıkça göstermektedir.
Kur'an'ın Hudeybiye Sulhunü "Feth-i Mübîn", yani apaçık bir fetih olarak tavsif
etmesi de, dikkat çekicidir. Halbuki Müslümanlar, daha evvel de küçümsenmeyecek
zaferler elde etmişlerdi. Fakat Kur'an'ın bunları değil de, Hudeybiye Sulhunu
"Feth-i Mübîn" olarak nitelendirmesi, İslâmiyet için asıl hakiki zaferin mânevî
sahada olduğu gerçeğine işaret içindi. Nitekim İmamı Zührî, buna işaretle,
"İslâmda Hudeybiye Musalahasından önce, ondan daha büyük bir fetih
olmamıştır"256 demiştir.
İbni Mes'ud'un (r.a.) rivâyeti de aynı meâldedir:
"Siz Fetih olarak Mekkenin fethini kabul ediyorsunuz. Halbuki biz, asıl fetih
olarak Hudeybiye Sulhünü sayıyoruz."257
Hudeybiye Sulhü aynı zamanda, siyasî büyük bir zaferdi. Çünkü, Hayber
Yahudilerini, kuvvetli dostları olan Kureyş müşriklerinden tecrid ediyordu.
Hayber Yahudileri için artık Kureyş müşrikleri yok demekti. Dolayısıyla buranın
fethi de, bu sayede daha da kolaylaşıyordu. Nitekim, Resûl-i Ekrem, Medine'ye
döndükten birkaç hafta sonra Hayber'in fethine muvaffak olmuştur.
Bütün bu neticeler görüldükten sonra Hudeybiye Sulhu için Kur'an'ın, "Biz sana
gerçekten açık bir zafer verdik" haber ve hükmünün ne kadar mu'cizâne ve veciz
olduğu açıkça anlaşılıyordu. Bu vesileyle şu âyet-i kerimeyi de hatırlatalım:
"Hoşunuza gitmese de, size zor da gelse, cihad üzerinize farz kılındı. Belki
sevmediğiniz şey hakkınızda hayırlıdır. Bazan da sevdiğiniz birşey sizin için
şer olur. Allah herşeyi bilir, siz bilmezsiniz."258
* İslâm ve Asr-ı Saadet tarihinin bir dönüm noktası olan bu musalahanın adını,
Lügat, hadis ve fıkıh âlimleri şeddeli olarak Hudebbiyye ve şeddesiz Hudeybiye
şeklinde iki türlü okumuşlardır.
Hudeybiye, küçük bir köyün adıdır. Köyün bu ismi alması da orada Şecere Mescidi
yanında bulunan bir kuyudan dolayıdır.
Hudeybiye köyü ile Medine arasında dokuz konak, Mekke arasında da bir günlük
mesafe vardır (Tecrid Tercemesi, 4:240).
222. Sîre, 3:331; Müsned, 4:325.
223. Sîre, 3:331.
** Rivayete göre, 'Bismike Allahümme' kelâmını ilk söyleyen Tâif halkının
reislerinden Arabın meşhur şâiri Ümeyye bin Ebî Salt idi. Sonra bu tâbir
Arapların da hoşuna gitmiş ve kitaplarının evveline yazmaya başlamışlardır.
224. Sîre, 3:332; Müsned, 4:325.
225. Müslim, 3:1410; Müsned, 1:342.
226. Müslim, 3:1410; Müsned, 4:291.
227. Müslim, 3:1411.
228. Sîre, 3:332; Tabakât, 2:97; Müsned, 4:325; Taberî, 3:79.
229. Tecrid-i Sarih, Tere: Kâmil Miras, 8:164.
230. Müslim, 3:1411; Müsned, 3:268.
231. Sîre, 3:332; Müsned, 4:325.
232. Sîre, 3:333; Taberî, 3:79.
233. Sîre, 3:333.
234. Ensab, 1:221.
235. Megazi, 2:609.
236. Sîre, 3:331; Müsned, 4:330; Müslim, 3:1412.
237. Sîre, 3:331; Müsned, 4:330; Müslim, 3:1412.
238. Ravdü'l-Ünf, 6:490; Uyunü'l-Eser, 2:119.
239. Müsned, 4:326; Buharî, 3:182.
240. Müsned, 4:326; Buharî, 3:182.
241. Megazî, 2:613.
242. Müsned, 4:326; Buharî, 3:182.
243. Sîre, 3:333.
244. Vakidî, 2:613.
245. Tecrid-i Sarih, Terc: Kâmil Miras, 8:171.
246. Sîre, 3:334.
247. A.g.e., 3:334.
248. A.g.e., 3:334; Taberî, 3:81.
249. Fetih Sûresi, 1.
250. Fetih Sûresi, 27.
251. Müsned, 1:31; Tirmizî, 5:385.
252. Tabakât, 2:105.
253. İnsanü'l-Uyûn, 2:715.
254. A.g.e., 2:715.
255. Sîre, 3:337; Tabakât, 1:258.
256. Sîre, 3:336; Taberî, 3:81.
257. İbn-i Kesîf, Tefsir, 4:182.
258. Bakara Sûresi, 216.