HERAKLİUS'UN İSLÂMA DÂVET EDİLMESİ
Hicretin 7. senesi, Muharrem ayı. Resûl-i Kibriyâ Efendimiz,
Ashabdan Dihye bin Hâlife el-Kelbî'ye de bir mektup vererek ona da Rum Kayseri
Heraklius'u İslâma dâvet etmek üzere, göndermişti Mektup şu meâldeydi:
"Bismillahirrahmanirrahim. Resûlullah Muhammed'den Rûm'un büyüğü Hirakl'e!
"Hidâyet yoluna tâbi olanlara selâm olsun! Bundan sonra, (Ey Rûm milletinin
büyüğü) seni, İslâma dâvet ediyorum.
"Müslüman ol ki, selâmette bulunasın. Müslüman ol ki, Allah senin ecrini iki kat
versin. Eğer bu dâvetimi kabul etmezsen, yoksul çiftçilerin, bütün tebaânın
günâhı senin boynunadır.
"De ki, 'Ey kitap ehli olan Hıristiyanlar ve Yahudiler! Sizinle bizim aramızda
müşterek bir söze gelin. Allah'tan başkasına ibâdet etmeyelim, Ona hiçbir şeyi
ortak koşmayalım. Allah'ı bırakıp da birbirimizi rab edinmeyelim.' Eğer onlar
yüz çevirirlerse, siz deyin ki, 'Şâhid olun, biz Müslümanlarız.'" (Âli İmrân
Sûresi, 64. )275
Dihye (r.a.), Rum hükümdarı Heraklius'a Resûlullahın mübârek mektubunu kısa
zamanda ulaştırdı.
Mektup okunurken, Hükümdarın alnında ter damlaları boncuk boncuktu.
"Süleyman Peygamberden sonra, ben böyle 'Bismillahirrahmanirrahim' diye başlayan
bir mektup görmedim" dedikten sonra, mektubu öpüp başına koydu. O anda hiçbir
şey izhar etmedi. Araştırıp soruşturmayı daha uygun buldu.
Ebû Süfyan İle Heraklius Karşı Karşıya
Araştırıp soruşturma kararı veren Heraklius, etrafına, "Peygamber olduğunu
söyleyen şu kişinin kavminden buralarda kimse yok mudur?" diye sordu.
O sırada ticâret münasebetleriyle Ebû Süfyan Kureyş'ten bazı adamlarla Şam'da
bulunuyordu. Onu arkadaşlarıyla alıp yine o sırada Şam'da bulunan Kayserin
huzuruna getirdiler. Hâdisenin geri kalan kısmını Ebû Süfyan şöyle anlatmıştır:
"Hirakl'in huzuruna girdik. Bizleri önüne oturttu ve tercüman vasıtasıyla,
'Peygamber olduğunu söyleyen bu zâta neseben en yakın hanginizdir?' diye sordu.
"'Neseben en yakınları benim' dedim.
"Beni önüne oturttular. Arkadaşlarımı da arkama. Sonra Hirakl, tercümanını
çağırdı ve dedi ki:
"'Bunlara söyle, ben peygamber olduğunu söyleyen o zât hakkında bu adamdan bazı
şeyler soracağım. Bu bana yalan söylerse siz onu tekzib ediniz.'
"Vallahi, arkadaşlarım tarafından yalanımın öteye beriye yayılmasından
korkmasaydım, Peygamber hakkında o zaman muhakkak yalan uydururdum.
"Sonra da hükümdarla, Ebû Süfyan arasında sorulu cevaplı şu konuşma geçti:
"Sizin içinizde, onun nesebi nasıldır?"
"İçimizde onun nesebi pek büyüktür."
"Ecdadı içinde bir melik var mıdır?"
"Hayır."
"Peygamberlikten evvel, onu hiçbir yalan ile ittiham ettiniz mi?"
"Hayır."
"Ona kimler tâbi oluyor? Halkın ileri gelenleri mi, yoksa fakir kimseler mi?"
"Daha çok halkın zaif ve fakirleri tâbi oluyor."
"Ona uyanlar artıyor mu, yoksa eksiliyor mu?"
"Eksilmiyor, bilâkis artıyorlar."
"Onlardan, onun dinine girdikten sonra, beğenmeyip dininden dönen var mı?"
"Hayır, yoktur."
"Kendisinin hiç sözünde durmadığı, ahdini bozduğu vâki midir?"
"Hayır, vâki değildir. Fakat biz şimdi onunla bir müddet için çarpışmayı
bırakarak muâhede yapmış bulunuyoruz. Bu müddet içinde ne yapacağını bilmiyoruz.
Bu yoldaki ahdini bozmasından korkuyoruz.
"Ebû Süfyan sonraları, "Vallahi, verdiğim cevaplara bu sözden başka birşey ilâve
etmek imkânını bulamadım" diyecektir.
"Onunla hiç harp ettiniz mi?"
"Evet, ettik."
"Yaptığınız savaşlar nasıl neticelendi?"
"Harp hali aramızda nöbet nöbet olur. Bazen o bize zarar verir, bazen biz ona."
"Sizden, ondan önce peygamberlik iddiâsında bulunmuş bir kimse var mıdır?"
"Hayır, yoktur."
"O, size neler emrediyor?"
"Yalnız bir Allah'a ibâdet etmeyi ve Ona hiç bir şeyi ortak koşmamayı emrediyor.
Atalarımızın tapmış bulundukları şeylerden de bizi nehyediyor. Namaz kılmayı,
doğru olmayı, kimsesiz ve fakirlere sadaka vermeyi, haram olan şeylerden
sakınmayı, ahdinde durmayı, emâneti sahibine vermeyi, akrabalarla ilgilenmeyi ve
onları görüp gözetmeyi emrediyor."
Bütün bunlardan sonra, Heraklius, tercümanı vasıtasıyla Ebû Süfyan'a şöyle dedi:
"Nesebini sordum, içinizde yüksek neseb sahibi olduğunu beyân ettin.
Peygamberler de zaten böyle kavimlerinin en soyluları içinden seçilip
gönderilirler.
"Ben babaları ve dedeleri içinde bir melik gelip gelmediğini sordum. Sen, 'Hayır
yok' dedin. Eğer babalarından, dedelerinden bir melik olsaydı, 'Bu da
babalarının mülkünü geri isteyen bir kimsedir' diye hükmederdim.
"Ben peygamberlik iddiâsında, ondan önce içinizde bulunanın olup olmadığını
sordum. 'Hayır, yoktur' diye cevap verdin. Eğer, ondan önce bu sözü söyleyen
biri olsaydı, 'Bu da belki kendisinden önce söylenmiş bulunan bir söze ittibâ
etmek istemiş bir kimsedir' diye düşünürdüm.
"Ben, ona kimlerin tâbi olduklarını sordum. Sen, 'Ona tâbi olanlar halkın
zaifleridir' dedin. Peygamberlere tâbi olanlar da hep zaten öyle olurlar.
"Ben peygamberlik davasında bulunmadan evvel, onun bir yalan söylemiş olup
olmadığını sordum. Sen, 'Hayır' dedin. Ben ise, kat'i olarak bilmekteyim ki,
insanlara karşı yalan söylemeyi irtikâb etmemiş bir kimse, Allah'a karşı da
yalan söylemez.
"Ben, 'Onun dinine girdikten sonra, beğenmeyip dininden geri dönenler var
mıdır?' diye sordum. Buna da, 'Hayır' cevabını verdin. Îmân da böyledir. Îmânın
icabı olan iç ferahlık ve neşe kalbe karışıp kökleşince böyle olur.
"Benim, 'Onlar artıyor mu, yoksa eksiliyor mu?' soruma sen; 'Artıyorlar'
cevabını verdin. İmân keyfiyeti tamamlanıncaya kadar hep bu minval üzere gider.
"Ben, 'Onunla hiç savaştınız mı?' diye sordum. Sen, savaştığınızı, savaş
neticesinin nöbet nöbet değiştiğini, bazen onun size, bazen sizin ona zarar
verdiğinizi söyledin. Zaten diğer peygamberler de hep böyledir. Onlar belâlara
uğratılırlar. Ama, sonra da güzel ve makbul âkıbet onların olur.
"Ben, 'O zât ahdini bozar mı?' diye sordum. Sen, 'Sözünde durmamazlık etmez'
dedin. Peygamberlerin hâli budur. Hiç bir zaman verdikleri sözde durmamazlık
etmezler.
"Ben, 'O size neler emrediyor?' diye sordum."Sen, 'Onun Allahü Teâlâya ibadet
etmeyi, Ona hiç bir şeyi eş ve ortak koşmamayı size emrettiğini' söyledin. Bütün
bu anlattıkların peygamberlerin vasıflarıdır.
"Eğer o zat hakkında bu söylediklerinin hepsi doğru ise, şüphesiz o bir
peygamberdir. Zaten ben, bir peygamberin çıkacağını biliyordum. Fakat sizden
çıkacağını tahmin etmezdim.276
Bu karşılıklı konuşmadan sonra da, Heraklius açıkça şöyle dedi:
"Eğer, onun yanına gidebileceğim mümkün olsaydı, kendisiyle buluşmak üzere her
türlü zahmete katlanırdım. Yanında olsaydım, hizmet ederek, ayaklarını yıkardım.
Yemin ederek söylüyorum ki, onun mülkü, iktidarı şu ayaklarımın altında bulunan
yerlere muhakkak gelip ulaşacaktır."277
Bu sözlere muhatap olan Ebû Süfyan'ı bir korku ve telaş sardı. Dışarı çıkıp
arkadaşlarına, "İbni Ebî Kebşe'nin* işi gerçekten gittikçe büyüyor. Şu muhakkak
ki, Benû Asfar Hükümdarı bile ondan korkmaktadır"278 dedi.
Heraklius'un Îmânı
Rum hükümdarı Heraklius artık beklenen peygamberin, Efendimiz Hz. Muhammed
(a.s.m.) olduğu kesin kanatına varmıştı. Kavmine, "Geliniz ona tâbi olalım.
Dünya ve âhirette selâmete erelim" dedi. Ancak, Heraklius'un bu dâveti netice
vermedi. Hattâ Rumların hiddetine sebep oldu.
Bunun üzerine Heraklius, îmân ettiği halde dünya saltanatı için îmânını gizli
tutma yolunu tercih etti.279
Hz. Dıhye'nin Dağatır'a Gitmesi
Hayatına son verilmekten ve saltanatının elinden alınmasından korkup imanını
izhar edemeyen Heraklius, Hz. Resûlullahın elçisi Dihye'ye (r.a.) Hıristiyan
âlimlerinin büyüklerinden biri olan Uskuf Dağatır'a gitmesini tavsiye etti.
Ayrıca ona vermek üzere bir de mektup yazdı.
Dihye (r.a.), mektubu alıp Heraklius'un yanından ayrıldı.
Zaten Peygamber Efendimiz de Dağatır'a bir mektup yazıp Hz.Dihye'ye vermişti. Bu
mektubunda Uskuf Dağatır'a şöyle hitap ediyordu:
"Îmân edenlere selâm olsun!
"Hiç şüphesiz, Meryem oğlu İsâ, Allah'ın pâk ve nezih Meryem'e ilka ettiği Rûh'u
ve Kelimesi'dir.
"Ben, Allah'a ve Allah tarafından bize indirilenlere, İbrahim'e İsmail'e,
İshak'a, Yakub ve torunlarına indirilenlere, Musa'ya ve İsâ'ya verilmiş olanlara
ve bütün peygamberlere Rableri tarafından verilenlere inanırım.
"Biz, onlardan hiç birini diğerinden ayırt etmeyiz, hepsinin peygamberliğine
inanırız. Biz Allah'a itâat eden Müslümanlarız.
"Hidayete tâbi olanlara selâm olsun."280
Hz. Dıhye, Dağatır'ın yanına gitti ve kendisini İslâmiyete dâvet etti.
Büyük Hıristiyan âlimi Dağatır şöyle dedi:
"Vallahi, senin sahibin Allah tarafından gönderilmiş hak bir peygamberdir. Biz
onun vasıflarını biliyoruz. İsmini de kitaplarımızda yazılı bulmuşuz."281
Sonra îman ederek Müslüman oldu ve durumunun Resûl-ü Ekrem Efendimize
bildirilmesini Hz. Dıhye'ye tembihledi.
Uskuf Dağatır, her Pazar günü toplanan Hıristiyanlara kıssalar anlatıp
nasihatlarda bulunduktan sonra, bir sonraki Pazara kadar evine kapandı.
Hz. Dıhye ile görüştükten sonraki Pazarda Hıristiyanlar toplanıp onun çıkmasını
beklediler. Ancak, Dağatır, hastalığını bahâne ederek çıkmak istemedi.
Hıristiyanlar, "Ya o çıkar, ya da biz onun yanına gireriz. Şu Arap geleliden
beri, biz vaziyetinden hoşlanmıyoruz" diye haber gönderdiler
Bunun üzerine Dağatır odasına girdi. Üzerindeki siyah elbiseyi çıkarıp, bembeyaz
bir elbise giydi. Sonra asâsını eline alıp kilisede toplanmış bulunan hıristiyan
halkın yanına vardı. Çekinmeden ve cesurca, "Ey Rum topluluğu! Bize, Ahmed
Peygamberden bir mektup geldi. Bizi Yüce Allah'a dâvet ediyor" dedikten sonra,
ilâve etti: "Ben, şehâdet ederim ki, Allah'tan başka ilâh yoktur. Ahmed de
Allah'ın kulu ve Resûlüdür."
Dağatır'ın Hz. Resûlullahın peygamberliğini böylesine pervasızca haykırışına
Rumlar öldürücü darbelerle karşılık verdiler ve onu orada şehid ettiler.282
Hz. Dıhye'nin Medine'ye Dönmesi
Bütün bu olup bitenlerden sonra Hz. Dıhye, Heraklius'un Peygamberimize yazdığı
bir mektup ve birçok hediyelerle Medine'ye doğru hareket etti. Yolda eşkıyalar
tarafından yakalanıp kıymetli hediyeler elinden alındı.
Medine'ye varan Hz. Dıhye, Resûl-i Ekrem Efendimizin huzuruna çıktı. Olup
bitenleri ve yolda başından geçenleri anlattıktan sonra Heraklius'un mektubunu
verdi. Mektupta şunlar yazılı idi:
"İsâ'nın müjdelemiş olduğu Allah'ın Resûlü Muhammed'e, Rum hükümdarı Kayser
tarafındandır.
"Elçin mektubunla bana geldi. Şehâdet ederim ki, sen Allah'ın Resûlüsün. Biz,
seni zaten yanımızdaki İncil'de yazılı bulmuştuk. İsâ bin Meryem, seni
müjdelemişti. Rumları, sana imana dâvet ettimse de yanaşmadılar, kaçındılar.
Onlar, beni dinleselerdi, kendileri için şüphesiz hayırlı olurdu.
"Ben, senin yanında bulunup, sana hizmet etmeyi, senin ayaklarını yıkamayı, ne
kadar arzu ederdim."283
Mektup okunup bitince Resûl-i Kibriyâ Efendimiz şöyle buyurdu:
"Mektubum yanlarında bulundukça, onların saltanatı devam edecektir!"284
Heraklius'un, Mektubu Saklaması
Resûl-i Ekremin elçisi ve dâvetini son derece güzel karşılayan Rum hükümdarı
Heraklius, kendisine gelen İslâma dâvet mektubunu da atlas bir ipeğe sararak,
derin saygısının bir tezahürü olarak altın bir borunun içine koyup sakladı.
Rum hükümdarları katında nesilden nesile intikal edegelen bu mübârek mektubu
Alfons bin Ferdinand'ın Tuleytula üzerine yürüyüp Endülüs beldelerinden bir çok
yerleri eline geçirdiği tarihe kadar (H. 464) onun yanında bulunuyordu. Ondan da
torununa intikal etti.
Aynı mektubu Avrupa Kralı yanında gördüğünü Seyfüddin Kılıç da ifade etmektedir.
Avrupa Kralının kendisine şöyle dediğinden de bahseder:
"Bu, Peygamberinizin atam Kayser'e göndermiş olduğu mektubudur. Biz, onu bugüne
kadar elden ele tevârüs etmekten geri kalmadık. Bize atalarımızdan ve
babalarımızdan tavsiye edilmişti ki, bu mektup yanımızda bulunduğu müddetçe,
saltanat bizde kalacaktır. Bu sebeple ona son derece hürmet göstermekte ve
muhafazasına dikkat etmekteyiz.
"Saltanatımızın devam edip gitmesi için de, onun yanımızda bulunduğunu
Hıristiyanlardan saklı tutmaktayız."285
275. Müsned, 1:263; Taberî, 3:87; Zâdü'l-Meâd, 3:71; İnsanü'l-Uyûn, 3:287.
276. Müsned, 1:262-263; Buharî, 4:3-4; Müslim, 3:1395.
277. Müsned, 1:263; Buharî, 4:4; Müslim, 3:1395.
* Ebû Kebşe, putlara tapmaktan yüz çevirip Şi'ra'l-Ubur adındaki yıldıza tapan
Huzaâ Kabilesinden bir adamdı. Peygamberimiz de putlardan yüz çevirdiği için bu
adama benzetilerek ve ona nisbet ederek İbn-i Ebî Kebşe' adını vermişlerdi. Bir
başka rivayete .göre ise, Ebî Kebşe annesi tarafından Peygamberimizin
dedelerinden birinin adıydı. Müşrikler 'İbn-i Ebî Kebşe' demekle güya
Peygamberimizin bu dedesine çektiğini ifâde etmek istiyorlardı.
278. Müsned, 1:263.
279. İbn-i Kesîr, Sîre, 3:504; Mektûbat, s. 150.
280. Tabakât, 1:276.
281. İbn-i Kesîr, Sîre, 3:504.
282. A.g.e., 3:504.
283. Yakubî, Tarih, 2:77-78.
284. İnsanü'l-Uyûn, 3:289.
285. A.g.e., 3:289.