DÂVETİN İKİNCİ SAFHASI: MEKKELİLERE SAFÂ TEPESİNDEN İLK
HİTAP
Tebliğ dairesi tedricen genişliyordu. Açıktan îmân ve İslâma
davet, inanmış ruhları sevinci ile okşarken, şirkin kirinden kendini
kurtaramamış gönülleri ise telaşa sevkediyordu.
"Emrolunduğun şeyi, onları çatlatırcasına bildir." 212
İlâhî fermanı gelince Fahr-i Kâinat, âdeta yerinde duramaz hale gelmişti.
Hemşehrilerine maddî, manevî saâdetin yolunu bir an evvel göstermek istiyordu.
Bu sırada, tebliğ dairesini biraz daha genişletip, Safâ Tepesinde Mekkelilere
açıkça peygamberliğini ve İslâm dinini ilân etti.213
Safâ Tepesinde yüksekçe bir taş üstüne çıkan Allah Rasûlü, Mekkelilere yüksek ve
gür bir sadâ ile:
"Yâ Sabâhâh! [Ey Kureyş topluluğu, buraya geliniz, toplanınız, size mühim bir
haberim var!]" diye seslendi.
Mekkeliler birden şaşkına döndüler. Kimdi bu haykıran? Bir tehlike ile karşı
karşıya mı bulunuyorlardı? Düşmanın baskınına mı uğramışlardı? Yoksa kendilerine
iletilecek çok mühim bir haber mi vardı?
Bu seslenişe cevap vermede gecikmediler ve bir anda Safâ Tepesinin önüne
toplandılar. Fakat o da ne? Seslenen "Muhammedü'l-Emîn" dedikleri zâttı. Acaba
ne istiyordu? Nelerden haber verecekti? Neler söyleyecekti?
Merakla,
"Ey Muhammed! Bizi buraya niçin topladın? Neyi haber vereceksin?" diye sordular.
Resûl-i Ekrem, haberini vermekte gecikmedi. Zihinlerin kendisine bütün
dikkatiyle yöneldiği, gözlerin hayretli bakışlarıyla üzerine toplandığı, bütün
kulakların pür dikkat kesildiği ve herkesin merakla beklediği bir anda, mantıkî
delilerle dolu şu beliğ hitabeyi irad etti:
"Ey Kureyş topluluğu! Benimle sizin benzeriniz; düşmanı görünce âilesine haber
vermek için koşan ve düşmanın kendisinden önce varıp âilesine zarar vermesinden
korkarak, "Yâ sabahâh!" diye haykıran bir adamın benzeri gibidir.
Ey Kureyş topluluğu! Size bu dağın ardında veya şu vadide düşman atlıları var.
Sabaha veya akşama, üzerinize hücûm edeceklerini söyleyecek olursam, bana inanır
mısınız?"
O âna kadar "Muhammedü'l-Emîn" dedikleri, kendisinden yalan nâmına bir tek şey
işitmedikleri, hakikatın dışında hiç bir şey duymadıkları Resûl-i Ekreme hep bir
ağızdan,
"Evet," dediler, "biz senin doğruluğunu tasdik ederiz. Çünkü, şimdiye kadar
sende doğruluktan başka bir şey görmedik. Sen yanımızda yalan ile itham edilmiş
bir insan değilsin."
Bu umumî hitabından sonra Resûl-i Ekrem, Kureyş kabilelerinin her birini kendi
adlarıyla çağırdı ve konuşmasını şöyle sürdürdü:
"Öyle ise, ben size, önünüzde gelecek büyük bir azabın bildiricisiyim. Yüce
Allah, bana, 'En yakın akrabalarını âhiret azabıyla korkut' emrini verdi. Sizi
'Allah bir, Ondan başka İlâh yok' demeye davet ediyorum."Ben de Onun kulu ve
resûlüyüm. Eğer, dediklerimi kabul ederseniz, Cennete gideceğinizi taahhüd ve
tekeffül edebilirim. Şunu da bilin ki; siz 'Allah bir, Ondan başka ilâh yok'
demedikçe, size ben ne dünyada, ne de âhirette bir faide temin edemem."214
Resûl-i Kibriyâ Efendimizin akıl, kalb ve ruhlara hitap eden konuşması
karşısında Ebû Leheb şaşkına döndü. Eline bir taş aldı ve Kâinatın Efendisine
doğru fırlatarak,
"Helâk olasıca! Bizi bunun için mi çağırdın?" diye âdice bağırdı.
Bundan başka, o anda dinleyenlerden hiçbir muhalefet gelmedi. Sadece fısıltı
halindeki konuşmalarıyla dağıldılar.
Bu hareketleriye Ebû Leheb, artık İlâhî nefret ve azabı haketmiş oluyordu.
Resûlullaha olan şiddetli düşmanlığı, bitmez kin ve nefreti kendisine pahalıya
mal oldu. Çünkü, Cenâb-ı Hak, inzâl buyurduğu Tebbet Sûresiyle korkunç âkıbetini
şöyle haber veriyordu:
"Kahrolsun Ebû Leheb! Zâten kahrolup gitti. Ne malı, ne de kazandıkları ona
fayda vermedi. Yakında alevli bir ateşe girecek. Karısı da odun hamalı olarak
beraber girecek. Boynunda ise bükülmüş bir ip olacak." (Leheb: 111/1-5)
Muhalefet eden kim olursa olsun, Allah nûrunu tamamlayacaktı.
Bu sebeple de, Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, kendisine karşı yapılan çirkin
hareketlerden asla sarsılmıyor, yılmıyor ve yoluna son derece temkinli ve
vakarlı bir şekilde devam ediyordu.
Peygamber Efendimize Revâ Görülen Eziyet Ve Hakaretler
Resûl-i Ekrem Efendimiz, Safâ Tepesinde açıktan açığa peygamberliğini ilân
ettikten ve halkı İslâma davette bulunduktan sonra Kureyşli müşrikler eziyet ve
hakaretlerini su yüzüne çıkardılar ve kat kat artırdılar.
Peygamber Efendimiz, onları "Tevhid"e çağırıyordu. Onlarsa, "Atalarımızın dini"
dedikleri putperestlikte ve şirkte direniyorlardı.
Efendimiz, onları fazilete, dünya ve âhiret saâdetine dâvet ediyordu. Onlar ise,
yarasanın ışıktan kaçması gibi, faziletten ve saâdetten uzak durmaya
çalışıyorlardı.
Kâinatın Efendisi, onları insanca yaşamaya, insan haysiyet ve kudsiyetine
yakışır davranışlarda bulunmaya çağırıyordu. Onlar, insanın şeref ve haysiyetini
rencide edip ayaklar altına alıcı çirkin ve rezil hareketler içinde, günlerini
gün etmeye uğraşıyorlardı.
Resûl-i Ekrem, onlar için ebedî saâdet, bekâ, likâ, Cennet istiyor ve onları bu
eşsiz nimetleri kazanacak amellerde bulunmaya dâvet ediyordu. Onlar ise,
kendilerini ebedî şekâvete, Cehenneme götürecek davranışların içinde yuvarlanıp
gidiyorlardı.
Hazret-i Resûlullah, dâveti ile, onları esfel-i safilîne düşmekten,
kıymetsizlikten ve fâidesizlikten kurtarıp alâyı illiyyîne, kıymete, bekâya,
ulvi vazifeleri yapabilme makamına çıkarmak istiyordu. Onlarsa tam tersine,
kıymetsizlikler içinde yuvarlanmaya, esfel-i sâfilini netice verecek
hareketlerde bulunmaya devam edip duruyorlardı.
Elbette, bu istek ve yaşayışta olan müşrikler, Fahr-i Alem Efendimizin, dâvetine
karşı çıkacak ve onunla amansız mücadelede bulunacak, ellerindeki bütün
imkânlarla, onu tesirsiz hale getirmeye; sebat ve metanetini, cesaret ve
gayretini kırmaya çalışacaklardı. Bunun için de, türlü türlü işkencelere,
eziyetlere, hakaret ve su-i kastlara teşebbüs edeceklerdi.
Şüphesiz bu durum, sadece Peygamber Efendimize mahsus değildi. Her peygamber,
kendi zamanında, gönderildiği kavmi ve ümmeti tarafından nâhoş karşılanmış,
hakîr görülmüş, eziyet ve işkencelere tâbi tutulmuştur. Bu ortak özellikleri
yanında, bütün peygamberlerin diğer bir müşterek vasıfları da bütün bu eziyet,
hakaret, işkence ve sû-i kastlara rağmen, davalarını anlatmaktan geri
durmamaları, inançlarından asla taviz vermemeleri; aksine eziyet ve işkencelerin
artması nisbetinde me'mur bulundukları hakikatları duyurmaya daha fazla bir aşk,
şevk ve ciddiyetle çalışmış olmalarıdır.
Fahr-i Âlem Efendimize, hakaret ve eziyet edenlerin başında Ebû Leheb ve karısı
Ümmü Cemil geliyordu. Ebû Leheb, Efendimizi devamlı takip ediyor ve halkı onu
dinlemekten vazgeçirmeye, zihinlerde şüphe ve vesvese meydana getirmeye
çalışıyordu.
Birgün Hazret-i Resûlullah, Ukaz Panayırında halkı Allah'ın birliğine îmâna ve
peygamberliğini tasdike davet edip:
"Ey ahali, 'Lâilâhe illallah' deyin, kendinizi kurtarın" diyordu. Peşi sıra
gelen Ebû Leheb ise halka,
"Ey ahalî! Bu yeğenimdir, yalan söylüyor, ondan uzak durun"215 diye
sesleniyordu.
Bu, ibret dolu bir tablodur: Yeğen Allah'a îmâna ve saâdete davet ediyor; öz
amca ise, ona muhalefet edip, halkı onu dinlememeye çağırıyor!
Ebû Leheb, yalnız bununla da kalmıyordu. Birgün, komşusu olan Peygamber
Efendimizin kapısına pislik ve kokmuş şeyler atmıştı. O sırada Hazret-i Hamza,
henüz îmân etmemiş olmasına rağmen, yetişmiş ve o pisliklerin ve kokmuş
maddelerin hepsini Ebû Leheb'in başına dökmüştü.
Komşularının yaptığı bu gibi çirkin hareketlere karşı Efendimiz, sadece;
"Ey Abd-i Menâfoğulları! Bu nasıl komşuluk" diyerek sitem ediyor ve pislikleri
evinin önünden süpürüp atıyordu.
Kur'ân'ın, Cehennemde cayır cayır yanacağını haber verdiği bu adam, bâzan de,
Kâinatın Efendisinin evini, sırf onu rahatsız ve huzursuz etmek için taşa
tutuyordu.
Ebû Leheb, Resûl-i Kibriyâya eziyet ve hakaret etmekte yalnız kalmak
istemiyordu. Birgün, oğlu Uteybe'ye, ona işkence etsin diye emir verdi. Uteybe,
Peygamberimizin yanına vardı. O sırada Efendimiz Necm Sûresini okuyordu. Bunu
duyan Uteybe,
"Necmin Rabbına andolsun ki, ben senin peygamberliğini inkâr ediyorum" dedi ve
küstahça Kâinatın Efendisine doğru tükürdü.
Resûl-i Ekrem, bu çirkin harekete sadece şu bedduâ ile cevap verdi:
"Yâ Rab, ona bir itini musallat et."
Resûl-i Ekrem Efendimizin, ne duâsı ve ne de bedduâsı Allah tarafından
karşılıksız bırakılmıyordu. Uteybe'ye yaptığı bu bedduâ da bir müddet sonra
gerçekleşti. Yemen tarafında Havran denilen yerde arkadaşları arasında uyurken,
bir arslan gelip kendisini parçaladı!
Duâlarının makbuliyeti de, Peygamber Efendimizin mûcizelerinin bir bölümünü
teşkil eder.
Ümmü Cemil, İslâm dâvâsının en şiddetli muhalifi ve düşmanı Ebû Leheb'in karısı
idi. Kur'ân'ın tabiriyle "Cehennem oduncusu" bu kadın, İslâm daveti karşısında
öylesine azmış, öylesine çılgına dönmüştü ki, Nebiyy-i Muhterem Efendimizin
gidip geldiği yola, her gün bıkmadan usanmadan sert dikenli çalılar döküp
saçıyor ve âdetâ bu davranışından zevk alıyordu.
Resûl-i Ekrem (a.s.m.), Safâ Tepesinde ilk olarak, Kureyş'e açıktan İlâhî
davette bulunurken, kocası Ebû Leheb, Peygamberimize çıkışmış, hatta hakaret
etmiş, "Helâk olasıca, bizi bunun için mi buraya çağırdın" demek küstahlığında
bulunmuş ve Efendimize doğru, yerden kaldırdığı bir taşı savurmuştu. Bunun
üzerine Cenâb-ı Hak, Tebbet Sûresini inzal buyurmuştu. Sûre, Ebû Leheb ve
karısının çirkin davranışlarını ve âkibetlerini mevzu ediyordu.
Bunu duyan Ümmü Cemil, artık yerinde duramaz oldu. Eline bir taş alarak Mescid-i
Harama geldi. Peygamber Efendimiz, sadık dostu Hazret-i Ebû Bekir ile orada
oturuyorlardı. Ümmü Cemil, Hazreti-i Ebû Bekir'i gördü fakat yanında oturan
Kâinatın Efendisini fark edemedi, Hz. Ebû Bekir'e şöyle dedi:
"Ey Ebû Bekir! Arkadaşın nerede? Ben işittim ki, beni hicvetmiş. Ben görsem, bu
taşı onun ağzına vuracağım" dedi.
Ebû Bekir'i gören göz, Kâinatın Efendisini göremiyor ve neticesiz geri
dönüyordu.216
Elbette göremezdi! Allah'ın hıfz ve inâyeti altında bulunan Sultan-ı Levlaki
görmek, bir Cehennem oduncusunun haddine mi düşmüştü?
Buna benzer bir hâdise de Ebû Cehil'in başına geldi. Birgün kabilesine şöyle söz
verdi:
"Vallahi, secdede Muhammed'i görürsem, başını bu taşla ezeceğim!"
Ertesi gün, zor kaldırabileceği büyük bir taş alarak gitti. Resûl-i Ekrem
secdedeydi. Taşı kaldırıp tam vuracakken, elleri yukarıda kaskatı kesildi. Tâ
Kâinatın Efendisi namazını bitirip kalkıncaya kadar. Namaz bitince Ebû Cehil'in
eli çözüldü.217 Çünkü, artık ihtiyaç kalmamıştı.
Herşeye rağmen Peygamber Efendimizi rahatsız etmekten vazgeçmeyen Ebû Cehil,
yine bir gün,
"Vallahi, Muhammed'i secdede görürsem, boynuna basacak ve boynunu yerlere
sürteceğim" diye yemin etti.
Tam o sırada Resûl-i Kibriya Efendimiz çıka geldi. İbn-i Abbas, durumu
kendilerine arzedince, birden hiddetlendi ve kapıdan girmeyi dahi beklemeden,
aceleyle duvardan aşıp Mescid-i Haram'ın içine girdi. Alâk Sûresini sonuna kadar
okudu ve secdeye vardı.
Etrafta bulunanlar Ebû Cehil'e,
"Ey Ebû Cehil, işte Muhammed!" diye seslendiler.
Ebû Cehil'in Resûl-i Ekreme doğru ilerlemesiyle dönmesi bir oldu.
Seyredenler şaşkınlık içinde,
"Ne oldu, neden döndün?" diye sordular.
Ebû Cehil, onlardan daha şaşkın bir edâ içinde:
"Benim gördüğümü, siz görmüyor musunuz?" diye cevap verdi ve arkasından ilâve
etti:
"Vallahi, onunla benim arama ateşten bir uçurum açıldı."218
Müşrik ileri gelenlerinin en ağır işkence ve suikast teşebbüsleri karşısında,
Cenâb-ı Hak da, Sevgili Resûlünü işte böylesine koruyor ve himâye ediyordu!
Kureyş müşriklerinin, Peygamber Efendimize eziyet, hakaret ve sû-i kastları
çeşitli sûretlerde oluyordu.
Resûl-i Ekrem, birgün Kâbe'de huşû içinde namazını edâ etmekte idi. Müşriklerden
bir grub da Kâbe civarında toplanmış konuşuyorlardı. İçlerinde, Ebû Cehil de
vardı. Ortaya fırlayarak topluluğa,
"Hanginiz gidip filancalarda bugün boğazlanan devenin işkembesini ve döl eşini
olduğu gibi kanlı kanlı getirip, secdede iken onun üzerine koyar?" diye
seslendi.
Gözü dönmüşlerden biri olan Ukbe bin Ebî Muayt, ortaya atıldı.
"Ben yaparım" dedi ve oradan ayrıldı. Az sonra, ruhu kararmış bu adam, elinde
deve işkembesi ile Peygamber Efendimizin yanında göründü.
Resûl-i Ekrem, her şeyden habersiz, Cenâb-ı Hakkın huzurunda secdeye varmıştı.
Gözü dönmüş Ukbe, getirdiği deve işkembesini iki küreği arasına koydu. Ruh ve
vicdanları şirkin karanlıklarına gömülü müşrikler manzarayı kahkahalarla
seyrediyorlardı.
Muhterem babasının, müşriklerin bu âdice hareketine maruz kaldığını duyan
Hazret-i Fâtıma, koşa koşa geldi. İşkembeyi tuttuğu gibi suratlarına
çarparcasına müşrik gürûhuna doğru fırlattı.
Namazını bitiren Hazret-i Resûlullahın mübârek dudaklarından,
"Allah'ım, Kureyş'i sana havale ediyorum" cümlesi döküldü.
Bu cümlesini üç kere tekrarladı. Sonra da müşrik elebaşlarının isimlerini teker
teker zikrederek, onları da sonsuz kudret sahibi Cenâb-ı Hakka havale etti.219
Resûl-i Ekrem Efendimize, müşriklerin yaptığı bir başka eziyet ve hakaret
hâdisesini, Abdullah bin Amr Hazretleri şöyle anlatır:
"Birgün Kureyş'in ileri gelenleri, Hıcır denilen yerde toplanmışlardı. Ben de
orada bulunuyordum. Kureyşliler Allah Resûlü hakkında konuşarak şöyle
diyorlardı: 'Biz bu adamın işinde sabrettiğimiz kadar hiçbir şeye karşı sabır
göstermedik. Bu adam, bizi akılsızlıkla ittiham etti. Babalarımıza, dedelerimize
hakaret etti. Dinimizi ayıpladı, birliğimizi bozdu, putlarımıza dil uzattı. Onun
yaptığı bunca şeylere biz sabrettik.'"
Kureyş, bunu konuşup dururken, birdenbire Allah Resûlü görünüverdi. Yürüyerek
geldi. Hacerü'l-Esved'i öptü. Sonra Kâbe'yi tavaf etmek üzere yanlarından
yürüyüp geçti. Bu sırada Kureyşliler kendilerine laf attılar.
Allah Resûlü, son
derece üzüldü. Üzüntüsünü, birdenbire değişen yüzünün renginden fark ettim.
"Allah Resûlü, üçüncü defa, Kureyşlilerin yanından geçerken yine aynı şekilde
kendisine lafla sataştılar. Bunun üzerine Allah Resûlü, durdu ve onlara dönüp
şöyle konuştu:
"Ey Kureyşliler! Sözlerimi duyuyor musunuz? Varlığım kudret elinde olan
Allah'a
yemin ederim ki, başınıza felâket gelecektir."
Nebiyy-i Ekremin bu hitabı, topluluk üzerinde derin bir tesir meydana getirdi.
Hiçbiri yerinden kımıldamadı. Sonunda, daha önce onun hakkında en çok aleyhte
konuşup; arkadaşlarını kışkırtanlar (başta Ebû Cehil) bile, en iyi sözlerle
gönlünü almaya çalışarak şöyle dediler:
"'Yâ Ebe'l-Kâsım! Haydi selâmetle git. Vallahi, sen cahillerden, kendini
bilmezlerden değilsin.'"
Allah Resûlü de uzaklaşıp gitti.
Ertesi gün, Kureyşliler, yine Hıcır denilen yerde toplandılar. Ben yine
aralarında idim. Aynı şekilde Allah Resûlü hakkında ileri geri konuşuyorlar ve
şöyle diyorlardı:
"'Muhammed'in size yaptıklarını ve Onun hakkında size verilen haberleri söyleyip
duruyorsunuz. Fakat gelip karşınıza dikilerek, yüzünüze karşı kötü(!) şeyler
söylediği zaman ona dokunmuyor ve serbest bırakıyorsunuz.'"
Onlar, böyle konuşup dururlarken, yine Resûlullah çıkageldi. Kureyşliler hemen
oturdukları yerden fırlayarak etrafını sardılar. Onun, kendi taptıkları ve
dinleri hakkında söyledikleri sözleri zikrederek, 'Hakkımızda şu şu sözleri
söyleyen sen misin?' dediler."
Nebiyy-i Ekrem, cevaben,
'Evet, bunları söyleyen benim' dedi. Bunun üzerine hep birden Resûlullahın
üzerine atıldılar. Biri onun yakasına yapıştı.
"Bu sırada biri koşarak Hz. Ebû Bekir'e durumu haber verdi. Hz. Ebû Bekir hemen
Mescid-i Harama girdi. Gözyaşları arasında müşriklere,
'Allah belânızı versin "Rabbim
Allah'tır" diyen bir zâtı öldürmek mi
istiyorsunuz?' diye seslendi."
Bunu duyan Nebiyy-i Ekrem,
'Bırak onları ya Ebû Bekir! Varlığım kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki,
ben onların hepsinin hakkından geleceğim' dedi.
Bu sözü işiten Kureyşliler korktular ve Resûlullahı bırakarak dağıldılar."220
"Rabbim Allah'tır" dediği ve halkı bu ulvî hakikata çağırdığı için Resûl-i
Kibriyâ Efendimize revâ görülen çirkin hareketler bunlarla da kalmıyordu.Yine
birgün, Kâbe yanında namaz kılıyordu. Alnını yüce Yaratıcısının huzurunda yere
koyar koymaz, serseri Ukbe bin Ebî Muayt, ridasını topladı ve boynuna doladı.
Olanca gücüyle sıktı. Maksadı ona boğmaktı.
O arada Hazret-i Ebû Bekir yetişip Peygamber Efendimizi bu serserinin elinden
kurtardı. Sonra da âdeta kâinata işittirmek istiyormuşçasına şu âyet-i kerimeyi
okudu:
"Firavunun âilesinden, îmânını gizleyen mü'min bir kimse, 'Rabbim
Allah'tır'
dediği için mi bir adamı öldüreceksiniz?' dedi. 'Halbuki, o, Rabbinizden size
mûcizelerle gelmiştir. Eğer yalancıysa yalanı kendi aleyhinedir. Fakat doğru
söylüyorsa, size vaad ettiği azâbın bir kısmı olsun başınıza gelir. Muhakkak ki,
Allah haddini aşan ve yalancılık eden kimseyi muvaffak etmez."' 221
Resûlullahı Öldürmeye Teşebbüs
İçlerinde Ebû Cehil ve Velid bin Muğîre'nin de bulunduğu Mahzumoğullarından bir
topluluk, uzun uzun konuştuktan sonra Peygamber Efendimizin vücudunu ortadan
kaldırmaya karar verdiler. Vazifeyi Velid bin Muğire yerine getirecekti.
Resûl-i Ekrem, namazda Kur'ân okumaya başladığı bir sırada, Velid yanına kadar
sokuldu. Fakat, o da ne! Öldürmeye gittiği zâtın sesi var, okuduğu Kur'ân şirk
kiriyle paslanmış kulağına geliyor, fakat gözü onu bir türlü göremiyordu.
Velid şaşkınlaştı. Telaşla arkadaşlarının yanına döndü ve durumu anlattı. Bu
sefer hep beraber gittiler. Fakat, yine Efendimizi görmeye muvaffâk olamadılar.
Çünkü, ileri gittiklerinde ses arkadan, arkaya doğru gittiklerinde ise ses ön
taraftan geliyordu. Nihayet hayretler içinde kalıp dağıldılar.
Kâinata bir rahmet güneşi olarak doğan Peygamber Efendimiz, müşriklerin bu
küstahça hareketleri karşısında evine döndü. Birazcık olsun üzüntüsünü yok
etmek, sıkıntısını gidermek için örtüsüne büründü ve yattı.
213. Allah Resûlü, Mekkelilere toptan İslâmiyeti ve peygamberliğini nasıl
duyuracağını düşünmüş durmuştu. Sonunda Safâ Tepesine çıkmayı uygun buldu.
Buradan halka seslenecek, duyan yanına koşacaktı. Zira biri bir tehlike
hissettiğinde yahut aniden hücuma geçip gafil bulunan insanları ele geçirecek
bir düşman sezdiği, veya kimsenin haberi olmadan pusu kuran bir hasmını fark
ettiğinde, bir dağın tepesine veya yüksekçe bir yere çıkarak en üst perdeden "Ya
Sabâhâh!" diye haykırması, o zamanlar Araplar arasında yaygın bir âdet idi. Bu
sesleniş üzerine korkuya kapılan halk, süratle hazırlıklarda bulunur ve en kısa
zamanda düşmanı karşılamaya çıkardı. (Bkz.: Ebu'l-Hasan en Nedvî,
Es-Siyretü'n-Nebeviyye, s. 87; Tecrid Tercemesi, 9:246.) İşte Peygamber
Efendimiz de, Safâ Tepesine çıkmakla Araplar arasında câri olan bu âdeti göz
önünde bulundurmuştu.
214. İbni Sa'd, Tabakât: 1/199-200; Buharî, 3/171; Müslim, 1/133-135; Taberî,
Tarih: 2/216
215. İbni Hişâm, Sîre, 1/287
216. İbni Hişâm, Sîre: 1/381-382; Kâdı İyaz, Şifâ: 1/684
217. İbni Hişâm, Sîre: 1/319-320; Kâdı İyaz, Şifâ: 1/688; Bediüzzaman Said
Nursî, Mektûbat, s. 164
218. Kadı İyaz, Şifa: 1/690-691
219. Müslim, 5/180
220. İbni Hişâm, Sîre: 1/309-310; Taberî, Tarih: 2/223
221. Mü'min Sûresi, 28