Teslime Mecbur Olup Aman Dilemeleri
Muhasaranın on beşinci günüydü. Abdullah bin Übeyy ve diğerlerinin kendilerine
vaadettikleri yardımlarının gelmediğini gören Benî Nadir Yahudîleri teslim
olmayı kabul edip emân dilediler.
Peygamber Efendimiz kendilerine emân verdi ve hiçbirisinin canına dokunmadı.
Silahlarından başka olan mallarından develerine yükleyebildikleri kadar eşya
alarak çıkıp gitmelerine müsaade buyurdu.
Bu müsâade üzerine altı yüz deveye yükleyebildikleri kadar mal ve eşyâ
yüklediler. Medine'den ayrılacakları sırada sağlam kalmış olan evlerini
Müslümanlar oturmasın diye kendi elleriyle yıktılar. Başlarına gelen bu
hadiseden dolayı güyâ üzülmediklerini göstermek için, kadınlar en kıymetli
elbiselerini giyinmişler, ziynetlerini takınmışlardı. Defler, düdükler çalarâk
Medine'yi terk ettiler. Bir kısmı Şam, bir kısmı Hayber, diğer bir kısmı ise
Yemen tarafına gitti. Bunların sürgünü üzerine münafıklar gizlice matem
tuttular.
Benî Nadir Yahudîleri geride bir çok hurmalıklar, ekinler, akarlar, davar, sığır
ve at gibi bir çok hayvanlar bıraktılar. Ayrıca arkalarında 50 adet zırh, 50
adet miğfer, 340 kadar da kılıç kaldı.35
Bütün bu mallar, devlet malı olarak doğrudan doğruya Peygamber Efendimize
mahsustu. Çünkü, çarpışmasız, at ve deve koşturmaksızın elde edilmişlerdi. Bu
mallara fey', denilmiştir. Fey', Allah'ın, din düşmanlarından-galebe ile değil,
belki sürgün, yahut cizye üzerine sulh olmak suretiyle-Peygamber Efendimize
tahsis buyurduğu maldır. Peygamber Efendimiz bu malı dilediği yerlere sarfetmekte hürdü.
Kur'ân-ı Kerim'de bu husus şöyle açıklanır:
"Allah'ın o Yahudîlerden Resûlüne nasip ettiği mala gelince, siz o malları elde
etmek için ne at, ne de deve koşturup savaşmadınız. Lâkin Allah Resûlünü
dilediğine üstün kılar. Allah herşeye hakkıyla kâdirdir."36
Medine'nin yerlileri olan Ensar, Muhacirlerin geçimlerini üzerlerine almışlardı.
Onları kendi mallarına ortak etmişlerdi. Bu sebeple Muhacirlerin idareleri
onların omuzunda bir yük sayılıyordu.
Peygamberimiz, bu ganimet mallarını yalnız Muhacirler arasında bölüştürerek
Ensar-ı Kiramın bu yükünü hafifletmek istedi. Bunun için onları çağırdı ve,
"İsterseniz Benî Nadir Yahudîlerinin mallarından, Allah'ın bana verdiği malları,
sizlerle Muhacirler arasında bölüştüreyim. Eskiden olduğu gibi Muhacirler yine
evlerinizde otursunlar ve mallarınızdan faydalanmakta devam etsinler.
"Yok eğer isterseniz, bu malları sadece Muhacir kardeşleriniz arasında
bölüştüreyim. Onlar da evlerinizden çıksınlar, mallarınız da size kalsın"
diyerek teklifte bulundu.
Medineli Müslümanlar gönülden, "Yâ Resûlallah! Nadiroğulları mallarını Muhacir
kardeşlerimiz arasında taksim ediniz. Onlar şimdiye kadar olduğu gibi yine
evlerimizde otursunlar. Bizim mallarımızdan da istediğiniz kadarını alıp onlara
veriniz" dediler.37
O sırada Hz. Ebû Bekir ayağa kalktı. Ensar kardeşlerine teşekkür ettikten sonra
şöyle dedi: "Allah, sizi hayırla mükâfatlandırsın. Vallahi, bizimle sizin
benzeriniz yoktur."
Peygamber Efendimizde, "Allah'ım! Ensarı ve Ensarın evlâtlarını koru, onlara
merhamet et" diyerek duâ etti.38
Medineli Müslümanların bu asil ve civanmert davranışı üzerine, onların medh ve
senâsı hakkında şu meâldeki âyet-i kerime nâzil oldu:
"Daha önce Medine'yi yurt edinmiş ve îmânı kalblerinde yerleştirmiş olanlara
gelince: Onlar, kendi yurtlarına hicret eden din kardeşlerini severler, onlara
verilen şeyden dolayı gönüllerinde bir kıskançlık duymazlar ve kendileri ihtiyaç
içinde olsalar bile onları kendi nefislerine tercih ederler.* Kim nefsinin
ihtirasından korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerin tâ kendisidir."39
Medine-i Münevverenin yerlileri olan Ensar-ı Kiram bu davranışlarıyla hem
Resûlullah Efendimizin hoşnutluğunu, hem de Cenâb-ı Hakkın rızasını kazanmış
oldular.
Bunun üzerine, Peygamber Efendimiz de Nadiroğullarından kalan ganimet mallarını
Cenâb-ı Hakkın da âyet-i kerimesinde tavsiye buyurduğu gibi,3 yalnız Muhacirlere
taksim etti. Bu surette onları Ensarın yardımına ihtiyaç duymayacak hale
getirdi.
Peygamber Efendimiz, Muhacirlerin haricinde, Ensardan Ebû Dücâne ile Süheyl bin
Hüneyf'e de (r.a.) çok fazla fakir olduklarından dolayı bazı şeyler verdi.41
Zâtürrika Gazası
Hicretin 4. senesi, Cemâziyelevvel ayı. Milâdî, 625.Benî Nadir Yahudîlerinin
Medine'den sürgün edilmelerinden iki ay sonraydı. Enmar ve Salebeoğulları
kabilelerinin Müslümanlarla çarpışmak üzere toplanmış oldukları haberi Medine'ye
ulaştı.
Peygamber Efendimiz, derhal hazırlanarak, 400 (veya 700) mücahidle Medine'den
yola çıktı. Zatürrikâ mevkiine kadar ilerleyip orada karargâhını kurdu.
Müşrikler mücahidlerle çarpışmayı göze alamadıklarından dağ başlarına
çekilmişlerdi. Geride sadece bir kadın kalmıştı. O da esir edildi.
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, bir müddet burada bekledi. Öğle namazı girince de
müşriklerin saldırısından duydukları endişe sebebiyle salât-ı havf, yani korku
halinde namaz kıldılar. Bu namazın kılınış şekli Nisâ Sûresinin 101-102
âyetlerinde tarif edilmiştir.
En tehlikeli anlarda bile Resûl-i Kibriyâ Efendimizin cemaatla namazlarını edâ
edişi, bizi cemaatla namazın ne derece büyük bir ehemmiyete haiz olduğunu
gösterir. Kâinatın îmândan sonra en mühim hakikat olan namaz, muhârebe esnâsında
bile ihmal edilmemesi gerekirse, sâir zamanlarda elbette ki, hiç bir şekilde
ihmal edilmemelidir.
Bir mu'cize
Zâtürrika seferi sırasında idi. Ashabdan Ulbe bin Zeyd, üç adet devekuşu
yumurtası bulup getirdi.
Resûl-i Ekrem, "Ey Cabir! Bunları, al pişir" diye emretti. Hz. Cabir,
yumurtaları bir çanak içinde pişirip getirdi.
Peygamber Efendimizle mücahidler o üç yumurtadan doyuncaya kadar yedikleri
halde, yumurtaların çanakta olduğu gibi durduğunu gördüler. (İnsanü'l-Uyûn,
2:289)
Yine bu gazâ esnasında idi. Sahabînin biri, bir kuş yavrusu bulup getirdi. Anası
veya babası, yavruyu kurtarmak için canını feda edercesine onu elinde tutan
Sahabinin avuçlarının içine atılıveriyordu. Bu duruma Sahabîler hayretler içinde
bakarken, Resûl-i Ekrem ise şu ibret dersini verdi:
"Siz elinizde tuttuğunuz şu kuş yavrusu için, anne kuşun kendisini avucunuza
atmasına mı hayret ediyorsunuz?
"Vallahi Rabbinizin, size olan merhamet ve şefkati şu kuşun yavrusuna olan
şefkat ve merhametinden çok daha fazladır."(İbni Kesîr, Sîre, 3:165.)
Peygamber Efendimiz, mücahidlerle birlikte Zâtürrika'dan ayrılmış Medine'ye
doğru geliyordu. Harre mevkiine gelindiğinde, bir devenin koşarak Resûl-i Ekrem
Efendimizin yanına varıp tahiyye-i ikrâm nevinden çöktüğü ve boynunu öne doğru
uzatıp onunla konuştuğu görüldü. Mücahidler hayretler içinde bakınırken,
Peygamber Efendimiz, "Bu deve ne söylüyor biliyor musunuz?" dedikten sonra şöyle
buyurdu.
"Bu deve sahibinin zulmünden bana şikâyet ediyor: Kendisini senelerdir
çalıştırdığını, şimdi ise boğazlamak istediğini söylüyor." Arkasından Cabir bin
Abdullah'a devenin sahibini bulup kendisine getirmesini emretti.
Hz. Câbir, "Yâ Resûlallah! Devenin sahibini tanımıyorum" deyince aldığı cevap şu
oldu: "Deve seni sahibine götürür."Gerçekten de, deve, Peygamberimizden emir
almış gibi, Hz. Câbir'in önüne düştü ve onu sahibine götürdü.Hz. Câbir der ki:
"Ben de deve sahibini alıp Resûlullahın yanına getirdim. Resûlullah onunla deve
hakkında konuştu ve 'Devenin söyledikleri doğru mu?' diye sordu.
"Deve sahibi, 'Evet, yâ Resûlallah' dedi."(İnsanü'l-Uyûn, 2:289.)
Bu sefere iştirâk edenlerin hepsi piyade olup, çıplak ayakları taştan, dikenden
parçalanmış ve tırnakları dökülmüş olduğundan, ayaklarını bez parçalarıyla
bağlamış olmaları sebebiyle bu gazâya "Zâtürrikâ" adı verildiği de kaynaklarda
belirtilmiştir. Zira, Rika, ruka'nın çoğuludur. Ruka' ise elbise yırtığına
vurulan bez parçasıdır ki, yama demektir.
Ebû Musâ'l-Eş'arî bu hususta şöyle der:"Resûlullah (a.s.m.) ile bir gazâya
çıktık. Sadece bir devemiz vardı. Nöbetleşe biniyorduk. Artık ayaklarımız
delinmişti. Benim de iki ayağım delinmiş, tırnaklarım dökülmüştü. Bunun için
ayaklarımıza bez parçası sarıyorduk. Ayaklarımıza bu suretle bez parçası
sardığımız için bu sefere Zâtürrika' gazâsı denildi."(Buhari, 3:35.)
Resûl-i Ekremin Bereket Mu'cizesi
Ensardan Hz. Câbir'in babası Abdullah bin Amr bin Haram Uhud'da şehid düşmüştü.
Geride altı yetim kız çocuğunu ve bir hayli de borç bırakmıştı. Borç sahipleri
de, Yahudîler idi.
Abdullah bin Amr'ın, içinde çeşitli hurma ağaçları bulunan iki bahçesi vardı.
Fakat, bunların da mahsulü borçlarını karşılayacak miktarda değildi. Sadece bir
tek Yahudiye borcu, otuz deve yükü hurma idi.
Hurma mevsimi girince, Yahudîler alacaklarını ısrarla istemeye ve Hz. Câbir'i
sıkıştırmaya başladılar.Hz. Câbir, onlara hurma bahçesinin bütün mahsûlünü
vermeyi teklif ettiği halde kabul etmediler.
Bunun üzerine Hz. Câbir, Resûl-i Ekrem Efendimizin huzuruna vararak, "Yâ
Resûlallah! Biliyorsunuz ki, babam, Abdullah Uhud günü şehid düştü. Geride bir
çok borç bıraktı.
"Alacaklılara, hurma bahçesinin bütün mahsûlünü vermeyi teklif ettiğim halde,
kabul etmediler" dedi ve bu hususta kendisine şefaatçı ve yardımcı olmasını
diledi.
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz de, Abdullah bin Amr bin Haram'ın borcuna karşılık
hurma bahçesinin bütün mahsûlünü almalarını ve borcunu silmelerini alacaklılara
teklif ettiyse de, yanaşmadılar.
Alacaklılar, Resûl-i Ekrem Efendimizin, "Borcun bir kısmını bu yıl, kalanını da
gelecek yıl alınız" teklifini de kabul etmediler. Bunun üzerine Peygamber
Efendimiz, Hz. Câbir'e, "Sen git, ben yarın kuşluk vakti yanına gelirim" dedi.
Ertesi günü Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer'i yanına alarak Hz. Câbir'in hurma
bahçesine gitti. Ona, "Git hurmanı topla ve tasnif et! İyi cins olanı bir boy,
diğerlerini de bir boy yaptıktan sonra bana haber ver!" buyurdu.
Hz. Câbir, derhal emri yerine getirdi ve gelip durumu Server-i Kâinat Efendimize
arzetti. Hz. Câbir alacaklıları da çağırmıştı. Onlar, Peygamber Efendimizi
görünce, isteklerini tekrarlamaya başladılar.
Resûl-i Kibriyâ Hazretleri, hurma öbeklerinden en büyüğünün çevresini üç kere
dolaşıp duâ ettikten sonra, Hz. Câbir'e, "Şu alacaklıları yanıma çağır" dedi.
Alacaklılar geldi. Borçlarına karşılık kendilerine hurma yığınından ölçülüp
ölçülüp verilmeye başlandı. Borç tamamıyla ödendi. Hz. Câbir (r.a.) müşâhedesini
şöyle anlatır:
"Tek, Allah babamın borcunu ödesin de, vallahi ben, kızkardeşlerimin yanına bir
hurma tanesi ile dönüp gitmeye bile razı idim. "Halbuki Resûlullah, ondan bütün
alacaklılara hurma verdiği halde, bir hurma bile eksilmediğini gördüm."(Buharî,
3:84, 199; Müsned, 3:373; 393; Mektûbat, s. 120-121)
Borç sahipleri olan Yahudîler de, bu hâdiseden çok taâccüp edip hayrette
kaldılar.Bu, Resûl-i Kibriyâ Efendimizin apaçık bir mucîzesiydi!
Bedrü'l-Mev'id Gazâsı
Hicretin 4. senesi, Şaban ayı. (Mîlâdî 626.)Daha önce bahsi geçtiği gibi, Ebû
Süfyan Uhud'dan dönüp giderken Müslümanlara, "Sizinle gelecek sene Bedir'de
buluşalım" demiş, Hz. Ömer de Resûlullahın emriyle, "Olur! İnşaâllah orası
bizimle sizin çarpışma yeriniz olsun" cevabını vermişti.
Uhud Muhaberesinin üzerinden bir sene geçmişti. Resûl-i Ekrem, verdiği sözünü
yerine getirmek için harp hazırlıklarına başladı.Öte yandan Kureyş'in reisi Ebû
Süfyân da harp hazırlıklarını sürdürüyordu. Fakat, o sene Mekke'de büyük bir
kuraklık ve kıtlık hâkimdi. Bu sebeple Ebû Süfyan, halkı teşvik etmesine rağmen,
kendisi harbe pek niyetli değildi.
Bedir'e gitme kararından vazgeçmek arzusunda olan Ebû Süfyan, Peygamberimizin de
Müslümanlarla oraya gelmesine mani olmak istiyor, bunu nasıl başarabileceğinin
yollarını araştırıyordu.
O sırada henüz Müslüman olmamış Nuaym bin Mes'ud ile Mekke'de karşılaştı. Nuaym,
Mekke'ye umre yapmak maksadı ile gelmişti.
Ebû Süfyan, "Ey Nuaym!" dedi, "Ben Muhammed'le Ashabına Bedir'de buluşalım,
çarpışalım, diye söz vermiştim. Vakit gelip çattı."Halbuki bu yıl, bizde kıtlık
ve kuraklık hakimdir. Böyle bir yıl işimize gelmez.
"Onun için bu yıl Muhammed'le karşılaşmak istemiyoruz. Karşılaşmamız ise, onun
cesaretini arttıracaktır" deyip niyet ve endişesini dile getirdikten sonra,
Nuaym'e teklifini şöylece yaptı:
"Sen, hemen Medine'ye dön! Benim, karşı konulmayacak kadar kuvvet topladığımı
bildir ve onları Bedir'de bizimle çarpışmaktan vazgeçir. Bu işi becerirsen, sana
yetmiş yetişkin deve veririz."(İbni Sa'd, Tabakât 2:59; Taberî, 3:41)
Nuaym, derhal Medine'ye döndü. Va'dedilen mükâfata konmak için Mekkeli müşrikler
lehinde kesin bir propagandaya girişti. Kureyşlilerin karşısına çıkılmayacak
kadar güçlü bir ordu hazırlamış olduklarını söyleyip durdu. Münafıkların da bu
yolda olanca gayretlerini ortaya koymalarıyla Müslümanlarda müşriklere karşı
savaşma konusunda bir gevşeklik meydana geldi. Yahudîlerle münafıklar bu duruma
son derece sevindiler. "Muhammed, artık şu Müslüman topluluktan kimseyi bu
niyetinden vazgeçiremez" diyerek küstahça sevinçlerini izhâr ettiler.
Hz. Ebû Bekir ile Hz. Ömer, durumu derhal Peygamberimize bildirdiler.Resûl-i
Ekrem Efendimizin kararı kesindi:"Varlığım, kudret elinde olan
Allah'a yemin
ederim ki; va'dedilen yere Medine'den hiç kimse gitmek için çıkmazsa bile, ben
tek başıma oraya çıkar giderim" dedi.(İbni Sa'd, Tabakât, 2:59.)
Cesaret dolu bu kararlı sözler, Müslümanların kalbinde şimşekler gibi çaktı.
Allah'ın da yardımıyla, yüreklerine düşen korku ve tereddüdü bir çırpıda yok
etti.Resûl-i Ekrem, yerine Abdullah bin Revaha'yı vekil bırakarak 1500 mücahidle
Medine'den ayrıldı. Sancağı Hz. Ali taşıyordu. Orduda sadece on atlı vardı.(İbni
Sa'd, Tabakât, 2:59.)
Mücahidler, Ayrıca beraberindeki malları da götürüyorlardı. Çünkü gidecekleri
yerde, Araplar her sene bir ticaret pazarı, bir panayır kurarlardı. Sefere
çıkışları da zaman bakımından panayır mevsimine rastlıyordu. Eğer düşman gelirse
onunla çarpışacaklardı. Şayet gelmezse, ticaretlerini yapmış
olacaklardı.Peygamber Efendimiz, ordusuyla Bedir'e gelip beklemeye başladı.
Fakat, düşman kuvvetleri görünürde yoktu.
Zira, hazırlıklarını tamamlayıp Mekke'den çıkan Ebû Süfyan kumandasındaki 2000
kişilik müşrik ordusu, ancak Mecinne denilen nâhiyeye kadar gelebilmiş, oradan
ileriye tek adım atabilme cesaretini gösterememiş ve Müslümanlarla çarpışmayı,
sayıca fazla oldukları halde göze alamadıklarından Mekke'ye geri dönmüşlerdi.
Hz. Resûlullah, mücahidlerle Bedir'de sekiz gece bekledi. Ticaret pazarına gelen
Arap kabileleri, Müslümanların güç ve kuvvetlerini koruduklarını, cesaret ve
ümitlerini bir kere daha gördüler; nazarlarında Kureyş'in itibarı da böylece
kırıldı.
Mücahidler, düşmanın gelmediğini görünce, panayırda alış veriş yapıp kat kat kâr
ettiler. Sekiz gecelik bekleyişten sonra Peygamber Efendimiz, mücahidlerle
birlikte sevinç ve ferah içinde Medine'ye döndü.Bu gazânın diğer bir adı Küçük
Bedir'dir.
22. Sîre, 3:199.
23. A.g.e., 3:199; Tabakât, 2:57.
24. Sîre, 3:199; Tabakât, 2:57; İnsanü'l-Uyûn, 2:560.
25. Tabakât, 2:57.
26. Megazî, s. 284-285.
27. Tabakât, 2:57.
28. Tabakât, 2:57.
29. A.g.e., 2:57.
30. Taberî, 3:38.
31. Sîre, 3:200.
32. Haşr Sûresi, 5.
33. Bkz.: Tecrid Tercemesi, 12:167.
34. Haşr Sûresi, 11-12.
35. Tabakât, 2:58.
36. Haşr Sûresi, 6.
37. Uyunu'l-Eser, 2:50-51.
38. A.g.e., 2:50-51.
* Bu haslete 'îsâr' derler. Kişinin kendisi muhtaç iken, diğer kardeşinin
ihtiyacını önde görerek, yardımına koşması demektir. Diğer bir ifâde ile,
kişinin din kardeşini, kendi nefsine, şerefte, makamda, teveccühte, hatta maddî
menfaat gibi nefsin hoşuna giden şeylerde tercih etmesidir. İslâm tarihi, îsâr
hasletinin şaheser misalleriyle doludur.
39. Haşr Sûresi, 9.
40. Haşr Sûresi, 8.
41. Sîre, 3:201-202.