BEDİR MUHAREBESİ
Hicretin 2. senesi, 17 Ramazan, Cuma (Mîlâdî: 13 Mart 624).
Kureyş'in Ticâret Kervanı
Hicretin ikinci senesinde Kureyş müşrikleri bir ticâret kervânı hazırlamışlardı.
Şam pazarına gönderilen kervâna Mekke'den kadın erkek hemen hemen herkes
hisselerine göre ortak idiler. Bin deveden meydana gelen ve sermayesi 50.000
dinar olan bu büyük ticâret kervanının satılan malları karşılığında harbe
hazırlık için silâh alınacaktı. Kervânın yola çıkarılmasındaki asıl maksat
buydu. Kureyşliler Ayrıca kervânla birlikte Ebû Süfyan başkanlığında 30-40 kişi
kadar muhafız da göndermişlerdi.462
Resûl-i Ekrem Efendimiz, bu durumu haber aldı. Ebû Süfyan başkanlığındaki bu
büyük ticâret kervanının Mekke'ye dönmesine mâni olmaya karar verdi. Teşkil
ettiği 300 kişiyi aşkın (305-315) Sahabî ile yola çıkmaya hazırlandı.
Sahabîler Bedir seferine katılmayı şiddetle arzu ediyorlardı. Hattâ bu hususta
kur'a çekenler bile vardı. Ensardan Sa'd, babası Hayseme'ye, "Eğer bu seferin
mükâfatı Cennetten başka birşey olmasaydı, senden geri kalırdım. Ben bu seferde
bana şehidlik nasip olmasını umuyorum" diyerek sefere katılma arzusunu izhar
etmişti. Babası ise ona, "Sen rahatsız olan hanımının yanında kal da ben
gideyim" diye cevap vermişti.
Ama Sa'd bunu kabul etmemiş ve aralarında Kur'a çekilmesine karar vermişlerdi.
Çekilen kur'a Sa'd'a çıkmış ve sefere o iştirak etmişti. Bedir'de şehid düşerek
bu yüksek arzusuna da nail olmuştu.463
Sefere çıkmak için yalnız erkeklerde değil, kadınlarda da büyük bir istek ve
arzu vardı. Sefer hazırlıkları yapılırken Ümmü Varaka bint-i Abdullah
Resûlullahın huzuruna gelerek şöyle dedi:
"Yâ Resûlallah! Bana müsâade et de sizinle birlikte ben de çıkayım. Yaralarınızı
tedâvi ederim."
Resûl-i Ekrem Efendimiz bu fedakâr kadına, "Sen evinde otur Kur'ân oku! Muhakkak
ki Allah, sana şehidlik nasib eder" buyurdu.Bu hâdiseden sonra Peygamber
Efendimiz onu hep "şehîde" diye anardı.
Nitekim, hafız olan Ümmü Varaka, Hz. Ömer devrinde biri erkek, diğeri kadın iki
uşağı tarafından geceleyin üzerine kadife örtü basılarak şehid edildi. Katiller
yakalanarak asılmak suretiyle cezalandırıldılar. Medine'de asılarak
cezalandırılanların ilki bunlar oldu.464
Medine'den Hareket
Peygamber Efendimiz, yerine namaz kıldırmakla Abdullah ibni Ümmi Mektûm'u
vazifelendirdi. Ensardan Ebû Lübâbe Hazretlerini ise, şehre nâib (vekil) tâyin
etti. Ramazan ayından on iki geceyi geride bıraktıkları oldukça sıcak bir
Cumartesi gününde, mücahidlerle Medine'den hareket etti.464
Resûl-i Ekrem Efendimizin beyaz sancağını Mus'ab bin Umeyr (r.a.) taşıyordu. İki
siyah bayraktan Ukab adındaki Hz. Ali'nin, diğeri ise Ensardan Sa'd bin Muaz
Hazretlerinin elinde idi.466
Kervân, Bedir* mevkiinde karşılanacaktı. Çünkü burası Mekke, Medine ve Suriye'ye
giden yolların birleştiği stratejik önemi olan bir noktaydı.
Mücâhidler, yazın en sıcak günlerinin birinde Medine'den yola çıkmışlardı.
Üstelik Ramazan ayı olduğu için oruçlu bulunuyorlardı. Kavurucu sıcaklar
altında, alev saçan çöl üstünde, oruçlu halde yol almak oldukça güçtü. Bu
sebeple Peygamberimiz orucunu açtı. Mücâhidlere de açmalarını emir buyurdu.467
Henüz Medine'den fazla uzaklaşılmamıştı. Resûl-i Ekrem, küçük yaşta olanları
ordudan ayırarak geri çevirdi. Sayılan sekiz olan bu küçük mücâhidler, ordudan
geri kalmaktan fazlasıyla üzüldüler. Bunun üzerine Peygamberimiz bir-ikisine
tekrar orduya katılma izni verdi. Hz. Sa'd bin Ebî Vakkas der ki:
"Resûlullahın küçüklerimizi geri çevirmesinden biraz önce, kardeşim Umeyr'in
göze görünmemeye çalıştığını gördüm.
"'Kardeşim sana ne oldu?' diye sordum.
"'Allah Resûlünün beni küçük görüp geri çevirmesinden korkuyorum. Halbuki, ben
sefere çıkmak istiyor, Allah'ın bana şehîdlik nasip etmesini umuyorum,' diye
cevap verdi.
"Kendisi Resûlullaha arzedilince küçük görüp ona, 'Sen geri dön' dedi.
"Umeyr ağlamaya başladı. Bunun üzerine Resûlullah da müsaade etti. Umeyr'in boyu
kısa olduğu için kılıcını bağlayamamış, ben yardım ederek bağlamıştım."468
Allah yolunda savaşıp şehidlik mertebesine ulaşmak isteyen Umeyr, harp esnasında
ınüşriklerin oklarına hedef olup bu yüksek gayesine ulaştı.
Müslümanlarla beraber iki at, yetmiş deve vardı. Develere nöbetleşe biniliyordu.
Peygamber Efendimiz de bu hususta, diğer Müslümanlardan kendisini farklı görmek
istemiyordu. Hz. Ali ve Mersed bin Ebû Mersed ile bir deveye nöbetleşe
biniyorlardı. Yürüme sırası Efendimize geldiğinde, diğer iki Sahabî, "Yâ
Resûlallah! Sen bin, biz senin yerine yürürüz" diyorlardı.
Ancak Peygamber Efendimiz, bunu kabul etmiyor ve "Siz yürümekte benden daha
kuvvetli olmadığınız gibi, sevap ve mükâfat hususunda da ben sizden daha
müstağnî ve ihtiyaçsız değilim"469 diye cevap veriyordu.
Bu hareketiyle Resûl-i Kibriyâ, İslâmın getirdiği adâlet ve müsavat düsturunu,
her şeyden önce bizzat şahsında tatbik etmiş oluyordu.
İslâm ordusu, kavurucu sıcaklar altında yoluna devam ediyordu. Henüz Bedir
mevkiine varmadan, Ebû Süfyan başından beri endişe duyduğu hususu haber aldı:
"Müslümanlar kervânı ele geçirmek için yola çıkmışlar!"
Mekke'ye derhal bir haberci gönderirken, kendisi de hiç konaklamadan kervânın
istikametini değiştirerek Kızıl Deniz sahilinden Bedir'e uğramadan Mekke'ye
doğru yol aldı.
Kureyş'in Harbe Hazırlanması
Ebû Süfyan'dan önce Mekke'ye varan haberci Zamzam, acaib "bir kılıkla devesinin
üzerinde bağıra bağıra haberi duyurdu:
"Ey Kureyş topluluğu! Ticâret kervanınıza, Ebû Süfyan'ın yanındaki mallarınıza
Muhammed ve Ashabı saldırdılar! Ona ulaşabileceğinizi sanmıyorum. İmdât! İmdât!"
Haliyle bu haber Kureyş'in infiâline sebep oldu. Zira kervânda hemen hemen her
âilenin malı vardı. Kureyşliler derhal toplandılar. Sürat'le hazırlığa
başladılar. Alelacele hazırlanan Müşrik ordusunun sayısı 950'yi buldu. Bunların
100'ü atlı 700'ü develi idi.
Bu rakam, kervânı takibe çıkan Müslümanların sayıca üç katı demekti. Aynı
zamanda Kureyş ordusu silâh bakımından da Müslümanlardan çok daha üstündü. Bu
arada müşrik ordusuna katılmak istemeyenler de çıktı. Fakat, Ebû Cehil ve diğer
ileri gelenlerin baskısı karşısında onlar da iştirâk etmek zorunda kaldılar.
Buna rağmen Ebû Leheb hasta olduğunu bahâne etti ve yerine bedelle birini
göndererek Mekke'de kaldı.
Hazırlanan müşrik ordusu, muganniyelerin söylediği şarkıların, kadınların
çaldığı deflerin coşkun havası içinde Mekke'den Bedir'e doğru hareket etti.
Yolda kervânını Bedir'den arızasız geçiren Ebû Süfyan'dan kendilerine şu haber
geldi:
"Siz kervânınızı, kervan üzerindeki adamlarınızı ve mallarınızı muhafaza etmek
için yola çıkmıştınız. Allah onları kurtarıp selâmete erdirdi. Artık dönünüz!"
Ancak, Ebû Cehil dönmek niyetinde değildi. Başkalarının da geri dönmesine rıza
göstermeyerek şöyle konuştu:
"Vallahi Bedir'e varmadıkça dönmeyiz. Orada üç gün kalırız. Develer boğazlayıp,
yemekler yeriz. Şaraplar içeriz! Câriyelere şarkılar söyleterek eğleniriz!
Başımıza toplanacak Araplar bizi dinler ve seyrederler. Bundan sonra hep bizden
korkar dururlar. Haydi ilerleyiniz!"470
Müşrik ordusu Bedir'e doğru ilerlemeye başlarken, haberci de Ebû Süfyan'ın
yanına dönüp durumu kendisine anlattı. Ebû Süfyan bu haberden memnun olmadı ve
"Yazık oldu kavmime! Bu Amr bin Hişâm'ın, Ebû Cehil'in işidir! Dönmek istemedi.
O, bunu halka baş olmak sevdasıyla yaptı. Azgınlık, eksiklik ve uğursuzluk
getirir" dedi.
Endişesini ise son cümlesiyle şöyle dile getirdi:
"Eğer, Muhammed'in Ashâbı, onlara rastlarsa, işleri tamamdır!"471
Ebû Cehil'in bütün şirretliği ve kışkırtıcılığına rağmen, ordudan ayrılanlar
oldu. Ahnes bin Şerik müttefiki bulunan Zühreoğullarını ikna ederek beraberce
Mekke'ye döndüler. Daha sonra bunları Hz. Ömer'in kabilesi Adiyy bin
Ka'boğulları takib etti.
Müşrik ordusuna Hâşimoğulları da katılmıştı. Kureyşten bazıları kendilerine,
"Vallahi, ey Haşimoğulları! İyi biliyoruz ki sizler, her ne kadar bizimle sefere
çıkmışsanız da, kalbiniz Muhammed'ledir" deyince, Ebû Tâlib'in oğlu Tâlib de bir
kısım kimselerle birlikte geri döndü.
Peygamber Efendimiz, mücâhidlerle Safra yakınındaki Zefiran mevkiine vardığında,
Kureyşin büyük bir ordu ile gelmekte olduğunu haber aldı. Böyle bir hareketle
karşılaşacaklarını tahmin etmediklerinden bir anda ne yapmaları gerektiği
hususunda karar veremediler. Zira, niyetleri harb etmek değildi. Bunun için bir
hazırlıkları da yoktu. Üstelik alınan isrihbarâta göre, müşrik ordusu hem sayıca
çok, hem silâhça onlardan üstün idi.
Mücâhirlerle İstişâre
Resûl-i Ekrem, Ashâbını topladı. Kervanın takib edilmesinin mi, yoksa müşrik
ordusuna karşı çıkmanın mı daha uygun olacağı hususunda onlarla istişarede
bulundu. Bir kısım mücahid, kervanın takib edilmesinin uygun olacağını ifade
etti. Peygamber Efendimiz, bundan hoşlanmadı. O sırada, Hz. Ebû Bekir ile Hz.
Ömer söz alıp müşriklerin üzerine yürümenin, onlarla harbe girmenin daha muvafık
olacağı hususunda konuşunca, Peygamber Efendimiz (a.s.m.) bundan memnun oldu.
Daha sonra Ensardan Mikdat bin Esved Hazretleri şöyle dedi:
"Yâ Resûlallah! Rabbim sana neyi emrettiyse onu yap! Vallahi biz
İsrailoğullarının Hz. Musâ'ya dediği gibi, 'Git Rabbinle beraber düşmanlara
karşı çık! Biz buradan kımıldamayız' tarzında bir söz söyleyecek değiliz. Biz
sana tâbiyiz."472
Feragat ve cesaret timsali bu Sahabînin sözlerinden memnun olan Resûl-i Ekrem
kendilerine hayır duâda bulundu.
Bu konuşmalardan sonra, kararın ne mahiyette verileceği artık anlaşılmıştı.
Fakat Ensarın da bu hususta görüşünü almak gerekiyordu. Çünkü, onlar Medine
dahilinde Peygamberimizi ve Müslümanları koruyacaklarına dair söz vermişlerdi.
Şimdi ise şehrin dışında bulunuyorlardı.
Resûl-i Ekrem onların bu konudaki görüşlerini sordu. Ensar namına Sa'd bin Muaz
Hazretleri söz aldı ve şöyle konuştu:
"Yâ Resûlallah! Biz sana îmân ve seni tasdik ettik. Bize getirdiğin şeyin de hak
olduğuna şehâdet ettik. Bu hususta dinlemek ve itâat etmek üzere sana kesin
sözler de verdik.
"Yâ Resûlallah! Nasıl bilirsen, öyle yap. Biz seninle beraberiz. Seni Hak dinle
gönderen Allah'a yemin olsun ki, sen bize şu denizi gösterip dalarsan, biz de
seninle birlikte dalarız. Bizden bir kişi dahi geri kalmaz. Biz düşmana karşı
varmaktan çekinmeyiz. Muharebe ânında geri dönmeyiz. Allah'ın bereketi ile yürüt
bizi."473
Karar artık kesinlik kazanmıştı: Bir avuç mücâhid herşeye rağmen, kendilerinden
gerek sayıca ve gerekse silahça kat kat fazla olan müşrik ordusuna karşı
koyacaklardı. Onların sayıca çokluğu, silahça üstünlüğü kahraman Sahabîlerin
gözünü korkutmadı. Kur'ân'ın ifadesiyle "Ölümün ağzına girmeyi"474 seve seve
göze alıyorlardı. Onlar, Allah'ın yardımına güveniyorlardı. Allah için mücadele
vereceklerinin idrâkinde olarak, din sahibinin yardımını esirgemeyeceğine
gönülden inanıyorlardı.
Mücâhidlerin sayısı az, amma îmân ve cesaretleri sıradağlar gibiydi. İstinad
noktaları Kâinatın Sahibi idi. Reisleri Kâinatın Efendisi Hz. Muhammed idi
(a.s.m.). Böyle bir ordu elbette her şeyi göze alarak müşrik ordusuna karşı
koymaktan çekinmeyecek ve korkmayacaktı!
Sa'd bin Muaz'ın (r.a.) konuşmasından fevkalâde memnun olan Resûl-i Ekrem
Efendimiz, sevinç içinde, ümit dolu bir sadâ ile mücâhidlere şu müjdeyi verdi:
"Yürüyün ve Allah'ın lütfu ile şâd olun. İşte Kureyşin tek tek düşüp uzayacağı
yerleri şimdiden görür gibiyim."475
Bu konuşma mücâhidler üzerinde derin bir tesir icra etti ve heyecanlarını kat
kat arttırdı. Bedir'e doğru şevkle yol almaya başladılar.
İslâm ordusu, Cuma gecesi yatsı vakti Bedir yakınına geldi.
Resûl-i Ekrem Efendimiz, "Şu küçük tepe yakınındaki kuyu başında bir takım
bilgiler elde edeceğimizi umarım" buyurduktan sonra, Hz. Ali, Zübeyr bin Avvam,
Sa'd bin Ebî Vakkas gibi bazı Sahabeleri oraya gönderdi.
O sırada müşriklerin sucuları, su taşıyan develeriyle birlikte kuyunun başında
bulunuyorlardı. Mücâhidler onlardan bazılarını ele geçirdiler.
Huzura getirildiklerinde Efendimiz kendilerine, "Bana, Kureyş hakkında mâlumat
veriniz" dedi.
Onlar, "Vallahi, şu gördüğün kum tepesinin en yüksek, en uzak tarafındadırlar"
dediler.Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, "O topluluk ne kadar vardır?" diye sordu.
"Pek çok" diye cevap verdiler. Efendimiz tekrar, "Onların sayıları ne olabilir?"
dedi.
"Bilmiyoruz" cevabını verdiler.
Bu sefer Peygamber Efendimiz, "Onlar her gün kaç deve kesiyorlar" diye sordu.
"Bir gün 9, bir gün 10" dediler.
Bunun üzerine Resûlullah, "Onlar, 950 ile 1000 kişi arasındadır" buyurdu.
Sonra, "İçlerinde Kureyş eşrafından kimler var?" diye sordu.
Müşrik sucuları Kureyş ileri gelenlerinden bir çoğunun ismini sıralayınca,
Resûl-i Ekrem Efendimiz Ashâbına dönerek şöyle buyurdu:
"İşte Mekke, ciğerpârelerini size fedâ etti!"
Sonra yine adamlara, "Gelirken, Kureyşten geri dönenler oldu mu?" diye sordu.
"Evet" dediler, "Beni Zühreler Ahnes bir Şerik'le geri döndüler.
O zaman Peygamber Efendimiz, "O, doğru yolda değilken, Âhiret, Allah ve Kitabı
bilmezken Zühreoğullarına doğru yolu göstermiştir" buyurdu.476
Bedir'e vardığı gece Peygamber Efendimiz, "İnşallah, yarın sabah filânın vurulup
düşeceği yer şurasıdır! İnşallah, yarın sabah filânın vurulup düşeceği yer
şurasıdır! İşte şurasıdır! Şurasıdır" buyurdu ve elini o yerlere koyarak müşrik
Kureyş reislerinden her birinin nerede katledileceğini birer birer gösterdi.
Hz. Ömer der ki:
"Onlardan hiç birisi de, Nebiyy-i Ekremin elini koyduğu yerlerin ne ilerisinde,
ne de gerisinde vurulup düşmediler."477
İslâm Ordusunun Bedir'e Önce Gelişi
Resûl-i Ekrem Efendimiz, mücâhidlerle, müşriklerden önce Bedir'e vardı ve Bedir
kuyusuna en yakın bir yere indi. Karargâhın nerede kurulmasının daha uygun
olacağını Ashabıyla görüştü.
O zaman, otuz üç yaşlarında bulunan Hubab bin Münzir ayağa kalktı ve, "Yâ
Resûlallah! Biz, harbci kimseleriz. Ben, bütün suları kapatıp, bir tek su menbâı
üzerine karargâh kurmayı uygun görürüm," diye konuştu.
Sonra da, "Yâ Resûlallah! Burası, sana Allah'ın emrettiği, bizim için ileri
gidilmesi veya geri çekilmesi câiz olmayan bir yer midir? Yoksa, şahsi bir görüş
neticesi, bir harp tedbiri olarak mı seçildi?" diye sordu.
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, "Hayır! Şahsî bir görüş neticesi, bir harp tedbiri
icabı olarak seçildi" buyurdu.
Bunun üzerine Hubab şöyle dedi:
"Yâ Resûlallah! Burada karargâh kurmak pek muvafık değildir. Siz, halkı hemen
buradan kaldırınız! Kureyş kavminin konacağı yerin yakınındaki su başına gidip
konalım. Ben orayı bilirim. Orada suyu bol ve tatlı bir kuyu vardır. Onun
gerisindeki bütün kuyuları kapatalım. Sonra bir havuz yapıp onu su ile
dolduralım. Sonra da müşriklerle çarpışalım. Biz, susadıkça havuzumuzdan içeriz.
Onlar su bulup içemezler. Zor duruma düşerler."
Peygamber Efendimiz (a.s.m.) "Ey Hubâb, doğru olan görüş senin işâret
ettiğindir" buyurarak hemen ayağa kalktı, bunu gören mücâhidler de derhal ayağa
kalktılar. Kureyş müşriklerinin konacakları yerin yakınındaki suyun altına kadar
gittiler.
Sonra Peygamber Efendimizin emriyle kuyular kapatıldı. Bir havuz yapılıp içerisi
kuyu suyu ile dolduruldu ve içine de bir kab konuldu.478
Bu arada, Sa'd bin Muaz Hazretlerinin teklifi ile Resûl-i Ekrem Efendimiz için
hurma dallarından bir gölgelik, yâni çadır yapıldı. Peygamber Efendimiz,
gölgeliğin altına Hz. Ebû Bekir'le birlikte girdi.
Sa'd bin Muaz Hazretleri de kılıcını takınıp Ashab-ı Kiramdan bir kaç zâtla
birlikte gölgeliğin kapısı önünde nöbet beklemeye başladı.479
Ordunun Harp Nizamına Sokulması
Peygamber Efendimiz, Bedir'e gelir gelmez ordusunu harp nizamına soktu. Ordu saf
ve hatlarını dikkatle kontrol etti. Sonra da her mevzideki grup için bir
kumandan tâyin etti. Müslüman kuvvetler; Muhacirler, Evsliler ve Hazreçliler
olmak üzere üç kısıma ayrılmışlardı. Her biri açtıkları kendi sancakları altında
toplanmışlardı. Muhacirlerin sancağını Mus'ab bin Umeyr, Evslilerinkini Sa'd bin
Muaz, Hazreçlilerinkini ise Hubab bin Münzir Hazretleri tutuyordu.480
Peygamber Efendimiz, bütün bunlardan sonra ordusuna şu talimatı verdi:
"Hatlarınızı bırakıp ayrılmayınız! Bir yere kımıldamadan yerlerinizde sebât
ediniz. Ben emir vermedikçe savaşa başlamayınız. Oklarınızı, düşman size
yaklaşmadan kullanıp israf etmeyiniz. Düşman kalkanını açtığı zaman okunuzu
atınız. Düşman iyice sokulunca elinizle taş atınız. Daha da yaklaşırsa mızrak ve
kargılarınızı kullanınız. Kılıç en sonunda, düşmanla göğüs göğüse gelindiği
vakit kullanılacaktır."481
Mücâhidlerin her biri, bulunduğu yere taş yığınakları yapmıştı. Müdafaâ harbinde
bulunacak Müslümanlar için bu, çok işe yarayacaktı. Düşman bundan mahrumdu.
Çünkü, taarruz taktiğini uyguluyordu. Dolayısıyla hücum esnasında çok çok bir
kaç taş taşıyıp atabilirlerdi...
Harpten bir önceki geceydi. Peygamber Efendimiz, kendisi için yapılan gölgelikte
idi. Bütün gecesini Kadir-i Zülcelâle ibadetle geçirmişti.
Arkasından Rabb-i Rahîmine ellerine açarak kâinatı ağlatacak kadar hazin, arz ve
semaya göz yaşı döktürecek kadar tesirli şu duâsını yaptı:
"Allah'ım! Bana yaptığın va'dini yerine getir!
"Allah'ım! Bu bir avuç Müslüman mücâhid helâk olursa, artık sana yeryüzünde
ibadet edecek kimse kalmaz."482
Resûl-i Kibriya Efendimiz vakit namazlarında da aynı duâyı tekrarlıyordu. Bu
duâyı duyan mücâhidler ise heyecanlarından yerlerinde duramaz hale gelmişlerdi.