Allah Azze ve CELLE

“Artık ‘kötülüğü örgütleyip düzenleyenler’, Allah’ın, kendilerini yerin dibine geçirmeyeceğinden veya şuuruna varamayacakları yerden azabın gelmeyeceğinden emin midirler? (Nahl Suresi, 45)

 

Allah NEDEN İNSANLARIN HEPSİNİ EŞİT YARATMADI? KİMİSİ ZENGİN, KİMİSİ FAKİR, KİMİSİ HASTA, KİMİSİ SAKAT...
 

Değerlerin altüst olduğu son devir çalkantılarından “adalet” ve “eşitlik” kavramları da payına düşeni almış; bu arada kimi sevindirici gelişmeler olduysa da, İlahi sistem de bazı noktalarda tenkide uğramıştır. Halbuki münekkidler samimi de olsalar bir reaksiyon üzerine yapılandırdıkları, değişken olan çağın mülahazalarından sıyrılamamışlardır. Bazen de meseleler bir tek zaviyeden değerlendirilmiştir. İnsanın şartların ve görünenlerin arka planına eğilip, iç tefekkürüne ve tekemmülüne(olgunlaşma) malzeme yapabileceği kırıntılar araması, “ne var ne yok” diye göz atması da alkışlanacak bir faaliyettir. Sorumuzda bunlardan herhangi biri mevzubahis olabilir.

Sorunun cevabını üç başlık altında toplamak uygun göründü.. Aslında yaklaşık her alt bölüm bir başka başlığın altına girebilir; ama inşAllah böylece değişik zaviyelerden sistemli bir şekilde mesele mercek altına alınabilir

1-TASAVVURLARDAKİ ADALET KAVRAMI NİÇİN UYGULANAMAZ YA DA UYGULANMAMALI?

a)Herkesin eşit koşullarda yaratılması istenilen adalete göre şu demektir: Tamamen her canlının aynı özelliklere sahip olması, aynı şartlarda yetişmesi, aynı çevreyle(aynı taş, aynı dağ) kuşatılması demektir. Bu en geniş manasıyla aynı karakter, aynı hissiyat demektir, saniyesi saniyesine bir sürü varlığın aynı anda yaşadığı aynı hayat demektir. Görülen şeyler, bulunulan yerlerin de aynı olması demektir. Çünkü mesela sadece zevkler bile farklı olsa bunun getireceği avantaj veya dezavantajlar olabilir, bu durumda denge zincirleme hareketlerle yine bozulur. En ufak farklı bir tercih en sonunda farklı tabakaları doğurabilir. Bu varlıklar aynı ortamda da bulunamazlar; çünkü birbirlerinin aynısıdırlar. Mesela aynı şeyi söyleceklerdir ya da aynı anda noktası noktasına aynı yerde olmak isteyeceklerdir; ama olamayacaklardır. Bu durum da bir kaosa sebebiyet verecektir. Ya da bu türden aynı varlıklar için aynısından farklı yerde saha yaratılmalıdır, o zaman da aynı senaryo farklı yerde aynı şekilde oynanacaktır. Bunun hiçbir manası yoktur. Hatta mesele daha da ileri götürülerek bu mantığa göre varlığın canlı olsun cansız olsun her şekilde aynı durumda olmasının gerektiği savunulabilir. O zaman da mesele daha da giriftleşir ve farklı varlık mülahazası ortadan kalkar: Hayvan insan olur ya da insan hayvan, cansız varlık da ya da canlı varlık da kalamaz; çünkü hayat da ekstra bir özelliktir. Bir varlığın farklı organları bile olamaz; görevleri, bulundukları konumlar farklıdır zira. İşte mahlukat o halde vücuda gelemez. Allah'ın sonsuz ilim, irade ve esması ise çok farklı şekilde farklı sanat eserlerini gerektirir, zaten bu yüzden kainat da vücuda gelmiştir.

b)Gözümüzle ancak neticelerini görebildiğimiz kainatta her alanda cârî olan birtakım kanunlar vardır. Bu kanunlar her alanda etkisini gösterir. Makro alemde, mikro alemde, canlı varlıklar arasında, şuurlu varlıklar arasında, hissiyatta, içtimai platformda... İnsan da olması gerektiği kainata uygun şekilde yaratıldı. İşte zıtlık kanunu da bunlardan biridir, olması gerekir. “Biz, partiküllerden galaksilere kadar her şeyde artı ve eksi kutub zıdlığını görmekteyiz. Zaten, kâinattaki mükemmel vahdet ve şaşmaz nizam da bu zıdlıktan doğmaktadır. Bu fıtrat kanununa insan da uymalıdır ki, cemiyette vahdet korunmuş olsun. O halde insanlar birbirine zıd durumları paylaşmalıdır.” (1) “Nasıl kâinatı tamamen aynı kutublarda toplamak mümkün değilse, aynı şekilde insanları da aynı durum ve seviyede tutmak mümkün değildir. Dıştan yapılacak her müdahele, bu hâkim dengeyi ve vahdetin sağladığı âhengi bozar. Yılanları ve fareleri bile ortadan kaldırmak, tabiat kitabında çıkarılan bir cümleyle değişiklik yapıp ma'nâyı bozmak olacağından, nizama menfi tesir yapar. Herkesi zengin veya fakir yapmaya kalkışmakla, herkesi erkek veya kadın yapmaya çalışmak arasında neticeye tesir yönüyle pek fark yoktur.” (2)

c)Herkes aynı hayata aynı mal varlığına sahip olarak başlasa bir süre sonra tekrar bazıları zenginleşir bazıları fakirleşir. Fakir olanların çocuğu da sebepler dairesinde ister istemez fakir olarak hayata başlar. Ama ona da tekrar birden aynı mal varlığı verilse bu sefer de Allah'ın varlığı çok açık olarak belli olur ve imtihan sırrı ortadan kalkar. Ya da herkes hayatı boyunca aynı mal varlığı seviyesinde kalsın. Bu sefer de kimsenin çalışmasına gerek kalmaz ve bambaşka bir dünya kurgulamak gerekir. Ya da yine maldan hiç eksilme olmayacağından imtihan sırrı ortadan kalkar.

2-GERÇEKTEN ADALETSİZLİK Mİ?

Peki mevcut durumun hemen adaletsizlik olarak nitelendirmek yerine bir de farklı zaviyeden ele alıp bunun adaletsizlik olup olmadığını inceleyelim:

a) Mahlukat Allah'ındır. Onun üstünde istediği gibi hükmünü irca eder. Bir terzi nasıl insan üstünde istediği gibi elbiseyi kesip biçiyor, kısaltıp uzatıyor; aynı şekilde Allah da asla zulmetmeden insan üstünde istediği gibi hüküm verir. Kaldı ki Allah'ın verdikleri hadsizdir. İhtiyacı zaten vermiştir, ihtiyacın üstünde ise daha birçok şey vermiştir. Eğer sadece ihtiyacımız kadar verseydi asıl o zaman durumumuz çok daha vahim olurdu. “İnsan biraz daha düşününce, Cenâb- Hakk'tan değil şikayet etmek, Ondan herhangi bir şey talep etmekten dahi hicabetmesi gerekir. Zirâ mâzide verdiklerinin şükürünü eda edememiştir ki, istikbali adına O'ndan bir talep ve istekte bulunsun. İstiyorsak, bu sadece O'nun lütûf ve ihsanına olan inancımızdan ve istemeyi de bize Kendisi vermiş bulunmasındandır.”(3) Sağlam bir şekilde muhasebesini yapabilen insan bunun zulüm olmadığını görecektir.

b)Zengin bir kimse iki fakiri görse ve bunlara karşı vicdani rahatsızlık duyup -ki duymalıdır- birisine bir ev bir araba verse, diğerine de sadece ev verse... Ev verdiği kişi “Bana da niye araba vermedi, bana neden zulmediyor?” diye sorup hak iddia etse saçmalık yapmış olmaz mı? “İşte, Cenab-ı Hakk'ın lütuf ve ihsanlarını da aynı ölçü içinde değerlendirmek mümkündür. O, insanı yokluktan alıp varlık basamağına, oradan da insanlık seviyesine çıkarırken, bunu sadece lűtuf ve ihsanıyla yapmıştır.(*) İnsana düşen de, ihsanın her mertebesinde ona karşı teşekkürde bulunmak ve her nimete mukabil sadece şükran hissiyle coşmaktır.”(4) “İnsan dikkat etse, kendinden aşağı mertebede birçok mahlukat var ki, pekâlâ onlara bakıp nelere mazhar olduğunu düşünebilir”(5)

c)İslam akidesine göre bu dünyadan ibaret değildir hayat. Hayat ahirette devam eder ve dünya hayatı ahiret hayatına göre çok küçük bir yer tutar. Sadece bir gölgeliktir... O halde hayatı sadece burdan ibaret gibi görüp ona göre hüküm vermek yanlıştır. Çünkü herkes ahirette kendi durumuna göre değerlendirmeye tâbi tutulacaktır ve burdaki bazı şeyler orda çözüme kavuşacaktır. Belki insan fakirliğine karşı sabır gösterdğinden dolayı ahirette daha çok nimete kavuşacak ve dünyada yaşadığı 70 yıllık bir fakirlik hayatın ona güya vermiş olduğu eksikliği ahirette yaşadığı mesut hayattaki bir saniyede kapatacaktır. Velhasıl sırf bu madde bile soruyu cevaplandırmaya yeter.


3-ADALETSİZLİK OLARAK ALGILANAN DURUMLARIN AVANTAJ OLARAK TAHAKKUK ETMESİ VE ÇEŞİTLİ YARARLAR TEMİN ETMESİ

a)Malın, sıhhatin, güzelliğin mutlak bir fayda ve hayır olarak olarak ele alınması yanlıştır. Önemli olan insanın kendi içinde sağladığı huzurdur. Batı toplumlarında refah seviyesinin iyi olmasına mukabil manevi arayışlar da doğru orantılı olarak çoğalmıştır. Fert planında da bu böyledir. “Nice zenginler vardır ki, bir fakirin geçirdiği mutlu bir gün karşılığında bütün servetini vermeyi canına minnet bilir. Duyduğu huzursuzluk sebebiyle canına kıyan çok zengin vardır. Ancak bu, fakirlik her zaman huzur getirir ma'nâsına anlaşılmamalıdır. Öyle fakirler de vardır ki, her günü diken yutar gibi geçirirler. Bundan da anlaşılıyor ki, ne zenginlik, saadetin biricik sebebidir, ne de fakirlik..”(6)

Herhalde asıl mesele insanın kendi hissettiğidir. Çok bir şey görmemiş bir insanın karşılaştığı bir nimet karşısında duyduğu sevinç ve huzur, bir zenginin yeni bir ev aldığındaki duyduklarından çok farklı ve üstün olabilir. Şöyle de yaklaşabiliriz: “Belâ ve musîbetler, insanlara nimetlerin kadrini öğretir ve şükür yolunu açar. Açlık, ekmeği katmer eder; iftar vakti bir bardak su ne kadar tatlıdır. Hasta, sıhhatin kıymetini daha iyi idrak edip şükrettiği gibi, uzuvlarından biri eksik olan da, diğer uzuvlarının değerini anlamada başkalarından daha fazla mesafe kat'eder.” (7)Bu bana susadıkça bal yiyen filozofu hatırlattı.

b)Bir anne çocuklarına yaşları ve ihtiyaçları doğrultusunda farklı muamelelerde bulunup, onlara farklı harçlıklar verirse buna kimse itiraz etmez. Küçük çocuğa büyük şeyler vermek belki onun zararına olacaktır. İşte bunun gibi mal, sıhhat, afiyet gibi nimetler de istikamet üzere kullanıldığı zaman hayra dönüşür. Yoksa insan zenginliği görüp zıvanadan çıkabilir ve ahireti adına çok büyük şeyler kaybedebilir. “Başkasının tarlasına girmeye yeltenen koyuna şefkatli çobanın attığı ikaz taşları neyse, mü'min için belâ ve musîbetler de odur. Cebi dolu ve sıhhatli insanın günaha girmesi daha kolaydır. Halbuki mahrumiyet ve hastalıklar, onu böyle bir düşüşe karşı muhafaza eder. Ayrıca, hasta bir müsibetzedenin, aczini anlayıp gurur ve kibir hastalığından kurtulmasına sebep olabilen hastalık ve musîbetlerde, onun için tiryak ve ilaç hükmündedir. Hattâ öyle günahlar vardır ki, onlara ancak musibetler keffaret olabilir.Evet, nice belâ ve musîbetler vardır ki, rüzgârın ağaç yapraklarını döktüğü gibi günahları döker ve insanı tertemiz hale getirir.”(8) İşte bu yüzden bazı şeylere sahip olmamak da bazen bir nimettir. Allah bunu da rahmetiyle bir hayra çevirmiştir: “Hastalıklara, belâ ve musîbetlere sabır ve tahammül, ibadetin menfî kısmından sayılır. Evet, bunlarla da insan sevap kazanır; sonra bunlarda riyâ korkusu da olmaz. Çünkü hiç kimse, gösteriş için hasta olmaz.”(9)

“Bazan yağmur, elektrik ve ateşten zarar görenler olabilir; fakat umûmî menfaatin hatırına kimse çıkıp da ateşe, yağmura veya elektriğe lânet okumaz. Oruçda ilk bakışta beden için bir zahmet var olduğu kabûl edilebilir. Ancak o, vücuda direnç ve zindelik kazandırır. Asker için de ta'lim ve eğitimi aynı şekilde değerlendirmek mümkündür. Ya ruhumuz; o da hastalık ve musîbetlerle saflaşıp berraklaşarak, neticede Cennet'e ehil hale gelmesin mi? Böyle bir netice, hiç de küçümsenecek bir netice değildir.

Az alıp çok vermek, Allah'ın şanındandır. O, icabında gözümüzü, ayağımızı alır ama, karşılığında şehidlik verir.. malımızı alır, ahirette çok nimetlerle mükâfatlandırır; sabrettirir, karşılığında hadsiz sevaplar bahşeder.” (10)

c)Mahlukat Allah'ın isimlerinin tecellilerine ayinedarlık yapıyor. “Her isim, kendi tecellisine ma'kes olacak âyinelerin vücudunu gerektirir. Meselâ, Rezzâk ismi, rızka muhtaç olanların varlığını iktiza ettiği gibi, Şâfî ismi de hastalıkların ve o hastalıklara giriftar olanların mevcudiyetlerini ve var olmalarını ister. Bu tecelli keyfiyetini biz, bize bakan yönüyle te'vil ederken, buna 'isimlerin imdada koşması' deriz. Allah (cc), Mucîb ismiyle darda kalanların, Kâbız ismiyle gaflete dalanların, Basit ismiyle de sıkıntıda boğulanların imdadına koşar. Eğer bütün isimler teker teker ele alınıp, tecelli keyfiyetlerinin gerektirdiği âyinedarlık ve âyınedarlıkla alâkalı hâl, durum ve zemin tetkik edilebilse, işte o zaman içtimâî hayatta farklılık gibi sanılan manzaraların hikmet yüzü görülmüş olacaktır.

Demek oluyor ki Cenâb-ı Hakk, Kendini bize bu sonsuz isimleriyle tanıtmakta ve bizlere Celâlî ve Cemâlî tecellilerini, göstermektedir. Bir gülün dikeninen Celâlî isimleriyle tecelli edip bize Celâlini tattırdığı gibi, gülün nazik yapraklarına da Cemâlî isimleriyle tecelli eder ve bize Cemâlini tanıttırır. Nasıl ki bir ressam, tablosunda en az bahar mevsimi kadar kışa da yer verir ve bir güzellik buudu olarak kışın o beyaz örtüsü üzerinde de durur; aynı şekilde, bir orman manzarasında renkli çiçeklerin yanısıra ağaçlardan birine de bir yılan konduruverir ve ırmakların, yeşilliklerin yanında kayalıkları da ihmal etmez.. öyle de, Cenâb-ı Hakk, içtimâî tabloyu çeşitli isimlerinin tecelli kalemiyle çizmekte ve ona ayrı bir buud ve ayrı bir derinlik kazandırmaktadır. Zaten, bunu O'ndan güzel kim yapabilir ki..?”(11)

d)Bu dünya inancımıza göre bir imtihan salonudur ve bu salonda herkes kendi durumuna göre imtihana sokulmaktadır. En ağır imtihanı en yüce insanlar çeker; ama imtihan herkesedir ve herkesin kendi şartları içinde, kendisine göre vuku bulur. Sıkıntılara tahammül edebilen, imtihan neticesinde Cenneti kazanır. Dolayısıyla burdaki olumsuzluk gibi görünen şeyler çok hayırlı neticelerin husülüne sebep olur.

“Yakın mesafeden bakıldığında bir tabloda göze çarpan ma'nâsız ve çirkin denebilecek gölgeler ve karanlık renkler, o tablodaki güzelliklerle birlikte ve bir bütün olarak değerlendirildiğinde, onların fuzulî bir ayıp ve kusur değil, tam aksine ma'nâlı bir âhenk ve güzellik içinde vazife yapmakta oldukları takdir edilecektir.”(12) Kaldı ki bütün hayata bakıldığında o olumsuzluk kılığına bürünmüş olan şeylerin olumlu şeyler yanında çok az yer tuttuğu müşahede edilebilir.

EK: MESELENİN iSLAM'A VE İNSANLIĞA BAKAN YÖNÜ

Haddizatında burda insanlığa büyük görev düşmektedir. İnsalık kendi sebep olduğu birtakım şeylerin çözümünü yine kendinde aramalıdır.

Eşitlik Anlayışı (13)

Zenginden alıp fakire vermek, esasen eşitlik getirmez; aksine kabiliyetlerin körelmesine, çalışma arzusunun sönmesine, üretimin düşmesine ve sevgi, saygı, itaat ve şefkat gibi güzel duyguların ölmesine yol açar. Neticede şahsın eline bir şey geçmeyecek veya geçen miktar da elinden alınacaksa, o zaman sermaye için kim çalışır ve kim ter döker? Bunun içindir ki, komünist blok, ferdî mülkiyeti tanımaya mecbur kalmış ve sistemlerinin temel taşını kendi elleriyle parçalamıştır. O halde, zenginin malını zorla elinden almak çare değildir. Belki çare, onun kalbini kazanıp vermeye hazırlamak ve böylece ona insanî bir duygu kazandırmaktır.

Ticaret ahlâkına riâyet edip çalışan ve böylece meşrû yoldan servet sahibi olan bir insanın malını elinden alıp, kahve köşelerinde çene çalmakla vakit öldüren bir tembele vermek acaba adalet midir? Böyle bir davranış, cemiyetin bir kısmını mağdur ederken, diğer kısmını da sadece başkasının sırtından geçinen asalak bir zümre haline getirmez mi? Böyle bir adalet teklif edenler, elinden malı zorla alınıp fakire verilen insanlarla, asalak haline getirilmiş fakirler arasında meydana gelmesi muhakkak kin ve düşmanlığı acaba ne ile izale edecekler? Bütün bu cevapsız kalan soruların verasında beşerî sistemlerin iflas haberi vardır. Belli ki insanlık, ancak İlâhî sistemle kurtulacaktır!...

Ve işte İslâm, Allah korkusunun nezaretinde hem sermayeye, hem de emeğe gereken önemi vermiş ve serveti zenginlerin elinde dönüp dolaşan bir “devlet” olmaktan çıkarıp, sadaka, zekât ve karz-ı hasen köprüsüyle fakir tabakayı besleyici musluklar ve oluklar tesis ederek, servetin akışını sağlamıştır. Ayrıca İslâm, bir yandan faiz, karaborsa ve spekülatif kazanç gibi meşrű olmayan yollarla fakirin ezilmesinin önüne geçerken, diğer yandan “Çalıştırdığınız kişinin ücretini daha alnının teri kurumadan verin” diye fermanda bulunmuştur. Evet, İslâm bir taraftan bu tedbirleri alırken, diğer taraftan da hasır üzerinde yaşayarak hayatını sürdüren Nebî'sinin bu örnek davranışıyla fakirliğin ahiret için ne demek olduğu dersini vermiştir. Bu sayede yukarıdan şefkat ve merhamet, aşağıdan ise hürmet ve itaatın söz konusu olduğu bir cemiyet teşekkül etmiş ve bütün bir toplum huzura kavuşmuştur. İslâm tarihi, bu türlü duygu ve düşüncelerin ve akılları ve kalpleri teshir eden İlâhî kâidelerin pratiğe dökülüşünün en güzel endam aynasıdır. İnanıyorum ki, onu bu perspektiften okuyup değerlendirme, günümüz insanına pek çok şey kazandıracak ve ictimâî tıkanmaları bertaraf etmenin en müessir yolunu bulmada onun elinden tutacaktır.

Zenginlik veya fakirlikten birini tercih, tamamen ferdin gönül dünyasıyla alâkalıdır. Gözünü yüce ufuklara ve yüce ideallere dikmiş, insanlığı insanlık semasına çıkarmak için çırpınan bir ferdi, ne kadar zorlasanız da ona göre zindan sayılan zenginliğin mahbesine sokamazsınız. Ferdî plânda bu böyle olmakla beraber, cemiyet planında devletin güçlü olabilmesi için gerekli bütün şartların hazırlanması da, vazgeçilmez bir ehemmiyeti haizdir. İşte İslâm, bu muvazene ile insanlığı kucaklamış.. ve tabiî, getirdiği prensiplere riâyet edildiği müddetçe de bu muvazene muhafaza edilmiştir.

Gönüller Sultanı'nın ölçüleri içinde, dünya ahiretin yanında bir gölge, bir ağaç-altı konaklaması, bir eğlence, bir oyun ve ebedî âleme kıyasla, Allah katında sinek kanadı kadar kıymet ve değeri olmayan köhne bir menzildir. Fakat aynı dünya, diğer bir değerlendirme ile, Cenâb-ı Hakk'ın adının bayraklaştırılacağı yüksek ufuklara yükselebilmenin en mühim vasıtasıdır. Bu vasıta iyi kullanılarak mü'minler, dünya devletleri arasında bir muvazene unsuru olacak ve her türlü diplomatik münasebetlerde parmağının işareti takip edilen bir millet haline gelecektir. Nihayet her sahaya olduğu gibi, çarşı ve pazara da mü'minler hâkim olacaktır ki, bunun en güzel örneğini yine Efendimiz'de görüyoruz. Çünkü O’nun Medine'ye teşriflerinden kısa bir müddet sonra Medine pazarına mü'minler hâkim olmuş ve hiçbir zorlama söz konusu olmadığı halde Yahudi, çarşı ve pazarı terk etmek mecburuyetinde kalmıştır.

Hz. Ömer, harbe iştirak edenlerin dışında, değişik yerlerde binlerce at besliyordu. Hz. Osman binlerce deveyi yüküyle beraber bağışlayacak kadar zengin ve cömertti. Zira her ikisini de birleştiren bir nokta vardı ki, o da şuydu: İkisi de sade bir hayat sürüyor, bir parça kuru ekmek yiyor, kum üzerinde yatıyor ve halkla oturup kalkıyorlardı. Zorlama ile elde edilecek neticeler değildi bunlar; bilakis İslâm'ın kazandırdığı ruhtu ki, onları ve onlar gibileri yetiştiriyor ve topluma hâdim kılıyordu.

Eğer insan unsuru, gerçekten en başta gelen bir mesele ise ve bunu bayraklaştırıp köhne fikirlerine payanda yapmak isteyenler de dedikleri ve söylediklerinde yalancı değillerse, o zaman gelin bu meseleye bir çare bulalım. Yani, ondört asır evvel bulunmuş çareyi yeniden gündeme getirelim. Zira insanı bir fazilet âbidesi haline getirecek tek çare, o İlâhî Reçete’yi aynen tatbik edip pratiğe dökmektir... Aksine başka çare aramak, sadece hastalığı müzminleştirecektir.

(*)Kainatın yaratılış amacına,niçin var olması gerektiğine ve bundaki güzelliklere dair tereddütü olanların “Allah Kainatı ve İnsanları Niçin Yarattı?” başlıklı bir önceki yazıyı ya da bununla ilgili başka bir yazıyı okumaları ve yukarıdaki yazıyla beraber değerlendirmeleri faydalı olabilir.

DİPNOTLAR:
1-İnancın Gölgesinde 1 (M. Fethullah Gülen-Nil Yayınevi- Nisan 2001) s.43
2-a.g.e s.44
3-a.g.e s.48
4-a.g.e s.48
5-Deprem Nasıl Önlenir?(Zafer Araştırma Grubu- Zafer Yayınları; Kasım 1999) s.181
6-İnancın Gölgesinde 1 (M. Fethullah Gülen-Nil Yayınevi- Nisan 2001) s.48,49
7-a.g.e s.53
8-a.g.e s.53,54
9-a.g.e s.53
10-a.g.e s.52,53
11-a.g.e 42,43
12-a.g.e s.46
13-İnancın Gölgesinde serisinin internette yayınlanmış kısmından alınmıştır: http://www.m-fgulen.org (Http://www.m-fgulen.org/eser/article.php?id=1635&pageno=3 #)
Bu bölüm yukarıdaki ismi geçen baskıda 49-52 sayfaları arasında geçiyor.

GENEL BİBLİYOGRAFYA:
1-Asrın Getirdiği Tereddütler 1 (M. Fethullah Gülen- T.Ö.V. Yayınları, 13. baskı) s.162-167
2-Deprem Nasıl Önlenir?(Zafer Araştırma Grubu- Zefer Yayınları; Kasım 1999) s.180-183
3-İnancın Gölgesinde 1 (M. Fethullah Gülen-Nil Yayınevi- Nisan 2001) s.41-54
4-Turan Dursun ve Din- Din Bu 1, 2 ve 3'e cevap (Bahaettin Sağlam, İsmail Acarkan-Kavram Yayıncılık; İstanbul 1991, İlaveli 3.Baskı) s.176-182

NOT: Sözcüklerin parantez içindeki anlamları Küçük Lugat'tan(Ömer Sevinçgül- Zafer Yayınları) alınmıştır.




 

 

Yazarın Adı Soy Adı: Habib Erdemli

Bu yazı Cevaplar.org Web sitesinden alınmıştır. Not; Başlık ve Yazıda değişkenlik yoktur. Renklendirmeler bana aittir. [Editör]

22.04.2008